MONARŞİ’DEN CUMHURİYET’E

Türkiye Cumhuriyeti’nin Demokratik Niteliği

Demokrasi toplum içinde farklı düşüncelerin temsil edilebildiği, yöneticilerin bu farklı düşünce akımları arasında özgürce seçilebildiği ve seçilenlerin de yine belli koşullarda özgürce denetlenebildiği bir rejimdir.

Demokraside yönetilenlerin temel hak ve özgürlükleri geniş ölçüde tanınır ve garanti altına alınır. Yönetenlerin ayrıcalıkları sınırlandırılır, eylem ve işlemleri denetime tabii kılınır.Demokratik rejimlerde devlet ve bütün kurumlar birlikte demokratik nitelikler taşırlar.

Meclis’in açılması ile birlikte yeni bir kavram olarak ortaya çıkan egemenliğin kayıtsız şartsız ulusta olduğu ilkesi doğrultusunda Atatürk, devletin merkezindeki otoriteyi anayasal kurumlarla paylaşarak ülkeyi demokratik cumhuriyet rejimine kavuşturmak için çaba sarf etmiştir.

Ulusal Bağımsızlık Savaşı’nın başarı ile sona ermesi, ulusal egemenlik ve ulusal bağımsızlık ilkelerinin gerçekleşmesine imkan vermiş ve böylece Cumhuriyet yeni Türk Devletinin siyasal rejimi olarak hukuki değerinin ifadesi olmuştur. Modern Türkiye, demokrasi esasına dayanan, demokratik rejimin belirli niteliklerini taşıyan Cumhuriyetçi bir devlettir.

Çağdaşlaşmayı amaç edinen Atatürk, bu amacına ulaşabilmek için demokrasi kavramından ve prensiplerinden hareket ederek, çağdaş bir yönetim sistemi olan demokrasiyi getirmek için devrimler gerçekleştirmiştir.

23 Nisan 1920’de TBMM’nin açılması, Saltanatın kaldırılması, Cumhuriyetin ilanı, kadınlara seçme seçilme hakkının verilmesi, çok partili rejim denemeleri, eşitliği sağlamaya yönelik toplumsal devrimlerin gerçekleştirilmesi, asker-sivil otorite ayrılığı ve sivil otoritenin üstünlüğü demokratik rejimin temel kurumlarının kurulduğunu, geliştiğini göstermektedir. Tüm bunlarla Türkiye Cumhuriyeti batılı anlamda bir sosyal hukuk devletine, demokratik cumhuriyet rejimine yönelmiştir.

Atatürk, batılı ve çağdaş bir demokrasi oluşturabilmek için büyük atılımları başarıyla gerçekleştirmiştir. Bu demokrasinin gerçek anlamda başarıya ulaşabilmesi ülkeye ve topluma nüfuz edebilmesi için ulusçuluk, ulusal egemenlik, ulusal bağımsızlık, batılılaşma ve laiklik kavramlarından yararlanmıştır.

Yazının devamını oku…

Ağu 3rd, 2007 | Kategori Türk Devrimi
Etiketler:

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın Kurulması ve Şeyh Sait İsyanı

Mustafa Kemal ve arkadaşlarının, Türk toplumunu çağdaşlaştırma yönünde sürekli bir devrim hareketi başlatmaları ve bunda da başarı kazanmaları, bazı çevrelerde panik yaratmıştır. Baştan beri varolan düşünce ayrılıkları iyice belirginleşmeye başlamıştır. Bilindiği gibi ulusal bağımsızlık savaşı sırasında hem Mustafa Kemal ile birlikte savaşan komutanlar arasında hem de milletvekilleri arasında hala saltanat ve İstanbul hükümetinin savunucuları bulunmaktaydı.

Siyasal devrimlere karşı Mustafa Kemal’in yakın arkadaşlarının bakışı olumsuzdu. Mustafa Kemal Nutuk’ta bu muhalefeti şöyle değerlendiriyordu:

“Burada, zihinlerde yer etmiş olması ihtimali bulunan bazı kararsızlık düğümlerinin çözülmesini kolaylaştırmak için, bir gerçeği hep birlikte gözden geçirmeliyiz. Yapılan Millî Mücadele dıştan gelen saldırıya karşı vatanın kurtuluşunu tek hedef olarak kabul ettiğine göre, bu Millî Mücadele’nin, başarıya yaklaştıkça, safha safha bugünkü döneme kadar millî irade rejiminin bütün ilke ve gereklerini yerine getirmesi tabiî ve kaçınılmaz bir tarihî akış idi. Bu kaçınılmaz tarihî akışı gelenekten gelen alışkanlığı ile hemen sezmiş olan hükümdar ailesi, ilk andan başlayarak Milli Mücadele’nin amansız düşmanı kesildi. Bu kaçınılmaz tarihî akışı daha başlangıçta ben de görmüş ve sezmiştim. Ancak, sonuna kadar devam etmiş olan bu sezgimizi başlangıçta bütün yönleri ile açığa vurup ifade etmedik. Gelecekteki ihtimaller üzerinde fazla konuşmak, giriştiğimiz gerçek ve maddî mücadeleye hayalî bir macera niteliği verdirebilirdi. Dış tehlikenin yakın etkilerini derinden duyanlar arasında, geleneklerine, düşünce kabiliyetlerine ve ruh yapılarına aykırı olan muhtemel değişmelerden ürkeceklerin ilk anda direnme güçlerini harekete geçirebilirdi. Başarı için pratik ve güvenilir yol, her safhayı vakti geldikçe uygulamaktı. Milletin gelişmesini ve yükselmesini sağlayacak doğru yol buydu. Ben de bu yolda yürüdüm.

Ancak, bu pratik ve güvenilir başarı yolu, yakın çalışma arkadaşlarım olarak tanınmış kimselerden bazıları ile aramızda zaman zaman görüşler, davranışlar veya yapılan çalışmalardaki uygulamalar bakımından temel veya ikinci derecede birtakım anlaşmazlıkların, kırgınlıkların ve hattâ ayrılmaların da sebebi ve açıklayıcısı olmuştur. Millî Mücadele’ye beraber başlayan yolculardan bazıları, millî hayatın bugünkü cumhuriyete ve cumhuriyet kanunlarına kadar uzanan gelişmelerinde, kendi fikir ve ruh kabiliyetlerinin kavrayış sınırı bittikçe bana karşı direnişe ve muhalefete geçmişlerdir…”.

Yine Halifeliğin kaldırılmasına, Mustafa Kemal Paşa’nın yakın arkadaşlarından Rauf Bey, Adnan Bey (Adıvar), Refet Bey, Ali Fuat Paşa, Kazım Karabekir ve Cafer Tayyar Paşa’lar olumsuz tepki göstermişlerdi. Özellikle 1924 Anayasası’nın görüşüldüğü günlerde Meclis içindeki kaynaşmalar ve muhalefet, kendini iyice hissettirmişti. Buradaki tartışmaların odak noktasını da Cumhurbaşkanının yetkileri konusu oluşturmuştur.

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kurulmasına yol açan son olay, 20 Ekim 1924 tarihinde Menteşe milletvekili Esat Efendi’nin Mübadele İmar ve İskan Vekili Refet Bey’e yönelttiği soru önergesi ve beraberindeki gelişmeler olmuştur. 26 Ekim 1924’de de Kâzım Karabekir Paşa, “ordunun geliştirilmesi için verdiği raporların göz önüne alınmadığını” ileri sürerek milletvekilliği görevine döneceğini bildirerek ordu müfettişliğinden istifa etmiştir. Onu 30 Ekim 1924 tarihli istifasıyla Ali Fuat Paşa izlemiştir. 8 kasım 1924’de hükümet için yapılan güven oylamasında, Hükümet 19 güvensizlik oyuna karşılık 148 oyla güvenoyu almış ve 41 milletvekili de oylamaya katılmamıştır. Bu olaylar üzerine Hükümete güvensizlik oyu verenlerin Halk Fırkasında kalamayacağı söyleniliyor ve yeni bir partinin kurulmasına kesin gözüyle bakılıyordu. Bu gelişmeler sonunda Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası 17 Kasım 1924 günü resmen kurulmuştur.

Yeni parti, Meclisin ikinci döneminde Cumhuriyet Halk Fırkası’ndan ayrılan milletvekillerinin katılması ile Meclis içinde kuruldu. Fırka’nın başkanı General Kazım Karabekir, İkinci Başkanı H.Rauf Orbay ve genel sekreteri de Ali Fuat Cebesoy’du.
Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın programı şu temel ilkeler bulunuyordu: Partinin sistemi liberalizm ve halkın hakimiyetidir. Genel olarak hürriyetlere taraftardır, dinsel düşünce ve inançlara saygılıdır. Yönetim sistemi  açısından yerinden yönetimin gerçekleşmesine çalışacaktır. Cumhurbaşkanının, seçiminden sonra milletvekilliği ile ilgisi kesilecektir.

Mustafa Kemal Paşa, demokratik düzenin kurulmasını, istediğinden, yeni Partinin kuruluşundan memnun olmuştur. Yeni parti için; “Bırakınız, karşımıza çıksınlar, memleket işlerini münakaşa edelim ve bizim Meclisimizde de iki parti olmalı, hükümeti denetleme sistemi kurulmalı ve medeni ülkelerin parlamentolarına benzemeliyiz” diyordu.

Fakat Şevket Süreyya Aydemir’in deyimiyle bu parti erken doğmuştu. Parti, Mecliste hayli gergin bir  ortam içinde doğmuş, görüşmelere katılmış, hükümetten çeşitli sorunlar hakkında bilgi istemiştir. Bu sert çekişmeler, özellikle bütçe görüşmeleri sırasında doruğa çıkmıştır.

Doğu Anadolu’da patlak veren Şeyh Sait İsyanı, 4 Mart 1925 yılında hükümete olağanüstü yetkiler veren Takrir-i Sükun Kanunu’nun çıkarılmasına ve İstiklal Mahkemeleri’nin geniş yetkilerle yeniden kurulmasına yol açmıştır.

İstiklal Mahkemeleri, Terakkiperver Fırka üyelerinin  gerici etkinlikleri hükümeti uyarmışlardır.Önce Diyarbakır İstiklal Mahkemesi kendi yetki alanında bulunan

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası şubelerinin kapatılmasına karar vermiştir. Hükümet ise, Takrir-i Sükun Kanunu’na dayanarak, 3 Haziran 1925 tarihinde bütün memlekette gericiliği kışkırtma nedeniyle Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılmasını kararlaştırmıştır.

Ağu 3rd, 2007 | Kategori Türk Devrimi
Etiketler:

Hilafetin Kısa Tarihi ve Osmanlı Sultanlarının Halifeliği

Halifelik, Müslümanlarda baş imamlık, göreviydi. Peygamber sağlığında imamlara kendi adına namaz kıldırmak yetkisini vererek kendisi baş imam olmuştu. Peygamber, Müslümanların din ve dünya işlerinin başkanı idi. Peygamber ölünce, İslamlar kendilerine halife adı verilen ve Peygamberin vekili sayılan bir başkan seçtiler. Böylece halife kelimesi Arap Devletlerinde devlet başkanına verilen bir san oldu. Emeviler devrinde halifelik babadan oğula geçen bir saltanat haline geldi. 1258′de Hulagu’nun Bağdat’ı zaptı üzerine Abbasi sülalesinden birinin Mısır Kölemenleri’ne sığınmasıyla halifelik Kölemenlerin himayesinde 1517′ye kadar devam etti.
Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı almasından sonra Abbasi hanedanının son üyesi İstanbul’a getirildi. Bu halifenin, halifelik unvan ve yetkilerini Yavuz Sultan Selim’e devrettiğine dair bir takım söylenceler varsa da bunlar dönemin kaynaklarında kayıtlı değildir ve olduğu söylenen bu olaydan iki yüz elli yıl sonraki kitaplarda yazılıdır. Osmanlı sultanları için halifelik ancak XIX. yüzyılda kullandıkları bir san olmuştur.
Abdülhamit II devrinde ve sonra, bütün İslâmları bir idare altında toplamak gayesiyle "Panislâmizm" siyaseti güdüldü. Bu çerçevede halifelik de birden bire önemli hale geldi. Halifelik sanı özellikle bu sultan tarafından kullanılmıştır. Halide Edip Adıvar “Halifenin Kureyş’ten olacağına” ilişkin hadis varlığını ileri süren Mavardi’nin “El Ahkamü’s-Sultaniyye” adlı eserinin bu yüzden Abdülhamit tarafından yakıldığını yazmaktadır.  Bu siyaset, halkı Müslüman olan sömürgeye sahip Avrupa devletlerini aleyhimize çevirmekten başka bir şeye yaramadı. Bu devletler Osmanlı İmparatorluğunu bir an önce parçalamak, aralarında bölüşmek için faaliyete geçtiler. XIX. yüzyılda gelişmeye başlayan mi1liyetçi1ik akımının, Türk o1mayan İslâm toplulukları arasında yayılması, halifeliğin Müslümanlar üzerindeki nüfuzunu azalttı. Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılma devrinde ise halifeliğin, İslâmlar üzerindeki otoritesi tamamen sarsılmıştı.

1 Kasım 1922’de saltanatın kaldırılması ile, Sultan-Halife gibi, çifte görevi olan Osmanlı hükümdarının elinden egemenlik hakları, devlet yetkileri alınmıştı. Eski Osmanlı hükümdarına sadece, dini başkanlık yetkiler tanınmıştı. Hükümet, TBMM’nin seçtiği Halife Abdülmecid Efendi’den, sadece Müslümanların Halifesi ünvanını kullanmasını, gösterişli hareketlerde bulunmamasını istemişti. Bazı politikacılar ise; “Hilafet aynı hükümettir, hilafetin hukuk ve görevini iptal etmek hiç kimsenin hiç bir meclisin elinde değildir” diyerek, Halife’yi, Padişah gibi yaşatmak istiyorlardı. Bu durum halifelik kurumu hakkında bir an önce önlem alınmasını gerektiriyordu. Fakat Gazi Mustafa Kemal Paşa’yı halifeliğin kaldırılması için zorlayan önemli neden, Halife var oldukça  Türkiye’de yapılması zorunlu olan çağdaşlaştırıcı devrimlerin yapılamayacağı idi.

Mustafa Kemal, Cumhuriyetin ilânından sonra artık, halifeliği rejim için zararlı görmekteydi, Buna rağmen halifeliğin kaldırılması için uygun koşulları bekledi. Bu fırsatı da Halife ve taraftarları yarattılar. Abdülmecit Efendi Halife seçildikten sonra kendisine verilen yönergeye Halife-i Müslîmin deyiminden başka unvan kullanmayacak, İslâm dünyasına bir bildiri yayınlayarak kendisini Büyük Millet Meclisi’nin seçtiğini bildirecek ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti’nin yaptığı hizmetlerden beğeniyle söz edecek ve Vahdettin’in tutumunu ve kaçışını eleştirecekti.
Abdülmecit Efendi, imzasının üstünde Halife-i Müslimin ve Hadimülharemeyn sanının bulunmasını, Vahdettin hakkında bir şey yazmamayı, beyannamenin Türkçe’siyle birlikte Arapça’sının da olmasını istedi. Halife Cuma namazına giderken beyaz bir ata biniyor, Fatih Sultan Mehmet gibi giyinip, başına aynı biçimde sarık sarıyordu. İmzasını da Halife Abdülmecit Bin Abdülaziz Han diye atıyordu.
Halifeyi âlet olarak kullananların ve inananların tutumları da kaygı verici nitelikte idi. Bazı muha1if milletvekilleri İstanbul’a gittiklerinde halifeyi ziyaret ediyorlardı: Yabancı elçiler de ilk önce halifeye gidiyorlardı. Bu gibi hareketler normal zamanlarda belki tehlike oluşturmazdı. Fakat henüz halifeliğe bağlılığın devam ettiği bir devirde anlam taşıyordu.

Bir milletvekili yayınladığı bir broşürde Halife Meclisin, Meclis Halifenindir fikrini ileri sürmekte idi. Bazı İstanbul gazetelerinde halifeliğin öneminden bahseden yazılar çıkıyordu. Bunların savundukları nokta şu idi: Türkiye fakirdir ve küçük bir devlettir. Onun bu küçüklüğünü örten hilâfettir. O halde bu tarihi makamın devam etmesi gereklidir. Bu kimseler hâlâ Müslüman dünyasının manevî şefi kalmamızdan büyük faydalar bekliyorlardı.

Mecliste de halife yandaşları ile devrimciler arasında tartışmalar oluyordu. Bütün bu olaylar;halife hakkında bir an önce karar almayı gerektiriyordu. Fakat Mustafa Kemal’i halifeliğin kaldırılmasına yönelten en kuvvetli sebep, halife kaldığı sürece devrim yapılamayacağı düşüncesiydi. O sırada savaş oyunları sebebiyle İzmir’e giden Mustafa Kemal, beraberinde bulunan İsmet Paşa, Fevzi Paşa ve Kâzım Paşa ile halifeliğin kaldırılmasını kararlaştırdı. Mustafa Kemal, Ankara’ya döndüğü zaman Mecliste bütçe görüşmeleri yapılıyordu. Abdülmecit Efendi hanedana verilen tahsisatın az olduğunu Meclise bildirmişti. Bu vesile ile halife hakkında yana ve karşı birçok konuşmalar oldu. Sonunda Büyük Millet Meclisi 3 Mart 1924 günü “Hilafetin ilgasına ve Hanedan-ı Osmaniye’nin Türkiye Cumhuriyeti memalik-i hariciyesine çıkarılmasına dair kanun  ile halifeliğin kaldırılmasına ve Osmanlı hanedanının memleket dışına çıkarılmasına karar verdi. 5 Mart 1924 sabahı Abdülmecit Efendi ailesiyle birlikte Türk topraklarından ayrıldı.

Böylece, yeni Türkiye önemli bir adım daha atmıştır. Hilafetin kaldırılmasının Türkiye’de ve dünyada geniş yankıları olmuştur. Hilafetin kaldırıldığı 3 Mart 1924 günü, bir diğer kanunla da Şer’iye ve Evkaf Vekaleti (Bakanlığı) kaldırılmıştır. Şer’iye ve Evkaf Vekaleti’nin kaldırılması sonucu, bu vekalet tarafından yönetilen okullar ve medreseler de kaldırılmıştır. Ayrıca aynı gün, Erkan-ı Harbiye-i Umumiye vekaleti de kaldırıldı. Böylece ordu siyaset çatışmasının da önüne geçilmiş oldu. Tevhid-i Tedrisat kanunu da o gün kabul edilmişti

Halifeliğin kaldırılması ile Türkiye, siyasal iktidarda, dinsel, nitelik taşıyan yarı teokratik özelliğinden biraz daha sıyrıldı. Tam anlamıyla laik bir devlet olabilmesi için aşılacak bazı engeller vardı. İlk Anayasanın laik olmayan hükümlerinin de kalkması gerekiyordu. Dini siyasetten ayıran, devlet idaresinde dinsel ilke ve kuruluşları, devlet dışı tutan laik bir devlete doğru yöneldi. Mustafa Kemal in tasarladığı devrim hareketlerine engel olacak bir kuvvet yıkılmış oldu. Cumhuriyet Hükümeti için uygarlık yolunda ilerleme ufuklarının açılmış olması bakımından da Halifeliğin kaldırılması önemli bir olaydır.

Ağu 3rd, 2007 | Kategori Türk Devrimi
Etiketler:

Yeni Rejimin Adı: Cumhuriyet

23 Nisan 1920’den beri Türkiye Devleti’nin yazgısına el koyan Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetinin dayandığı temel ilkeler kuşkusuz . Yalnız adı (Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti) idi. Bu şekil demokratik yönetim şekillerinden hiç  birine benzemiyordu. Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’na göre, Bakanlar Kurulu’nu Meclis seçiyor, bu kurula Meclis Başkanı başkanlık ediyordu. Böylece kanunu yapan Meclis, aynı zamanda kanunları uygulayacak makamı da seçiyordu. Henüz devlet başkanı yoktu. Büyük Millet Meclisi Başkanı, yani devletin başkanı sıfatıyla devlet başkanlığı vazifelerini görüyordu. Buna neden, saltanat meselesinin henüz çözülmemiş olması idi. Mustafa Kemal, Misakı Milli’nin gerçekleşmesi için çalışıldığı sırada rejim meselesini ortaya atarak, ulusal güçleri bölmek istememişti.

Fakat Osmanlı saltanatı kaldırılınca ortaya atılan sorun devlet başkanlığının nasıl olacağı idi. Ortada bir Türk devleti vardı. Fakat ismi yoktu. Çok kere elçilerimize devletin ismi sorulmakta idi. Devletin isim almamış olması ve devlet başkanlığı makamının boş durması halife taraftarlarını umuda düşürüyordu.

O sırada Mustafa Kemal, bir yabancı gazete muhabiri ile yaptığı konuşmada, “Yeni Türkiye’nin yenileşmesi işi daha sona varmamıştı. Türkiye Teşkilatı Esasiyesinde değişiklik yapmak ve daha mükemmel bir hale getirmek elzemdir” demişti. Bu sözleriyle ilk fırsatta Cumhuriyeti ilan etmek fikrinde olduğunu fakat henüz zamanı gelmediğini ifade etmek istemişti.

Diğer taraftan İkinci Büyük Millet Meclisinde kurulan Bakanlar Kuruluna karşı Mecliste bir muhalefet başlamıştı. Bunlar bakanlardan bazılarını beğenmiyorlardı. Meclisteki bu muhalefet grubunun gizli çalışmaları yüzünden Bakanlar Kurulu iş göremez hale gelmişti. Bazı gazeteler de Meclisteki bu kaynaşmayı hararetli yazılarla destekliyorlardı. Mustafa Kemal, muhaliflerin kuvvetini ölçmek için onlara bir fırsat vermeğe düşündü. Bunun için bakanları Çankaya’daki köşküne toplayarak istifa etmelerini ve yeniden bakan seçilecek olurlarsa kabul etmemelerini tavsiye etti. 27 Ekim’de Bakanlar Kurulu istifa etti. Aralarında fikir birliği ve bir gayesi olmayan muhalifler bütün uğraşmalarına rağmen kendi yandaşlarından oluşan bir Bakanlar Kurulu listesi çıkaramadılar. Bu nedenle Cumhuriyetin ilanından önce memleket için zararlı olan bir hükümet buhranı baş gösterdi.

28 Ekim akşamı Mustafa Kemal birkaç arkadaşını yemeğe davet etti. Yemek sırasında, “Arkadaşlar yarın cumhuriyeti ilan edeceğiz!” dedi. Sofrada bulunanlar Mustafa Kemal’in bu kararına katıldılar. O gece İsmet Paşa ile birlikte Anayasanın değiştirilmesi için bir kanun tasarısı hazırlayarak ilk Anayasanın birinci maddesinin sonuna “Türkiye Devletinin şekli Cumhuriyettir”  cümlesini eklediler.

29 Ekim günü, Halk Partisi Meclis Grubu Bakanlar Kurulu listesi üzerinde anlaşamayınca, bazı milletvekilleri Mustafa Kemal’den görüş alınmasına karar verdiler. Mustafa Kemal, Gruptan bir saat süre istedi. Bu süre içinde birçok milletvekilini odasına çağırarak gece hazırladıkları kanun tasarısı hakkındaki düşüncelerini öğrendi. Sonra grup toplantısında söz alarak Anayasanın bazı maddelerinin değiştirilmesi gereğini açıkladı ve okumak üzere tasarıyı katiplerden birine verdi. Tasarıda: “Hakimiyet kayıtsız ve şartsız milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına dayanır. Türkiye Devletinin hükümet şekli Cumhuriyettir” gibi esaslar vardı. Uzun görüşmelerden sonra Cumhuriyetin ilanı parti grubunda kabul edildi. Sonra derhal Büyük Millet Meclisi toplandı. Öncelikle Anayasa Komisyonu’nun tutanağı okundu. Milletvekillerinden Yunus Nadi, Vasıf Çınar, Eyüp Sabri, Rasih Hoca kürsüye çıkarak cumhuriyetten yana ateşli nutuklar söylediler. 29/30 Ekim 1923 Pazartesi saat 20.30’da kanun kabul edildi. Artık Türk Devletinin adı konmuştu: Türkiye Cumhuriyeti.

Aynı toplantıda Büyük Millet Meclisi oy birliği ile Cumhurbaşkanlığına Ankara Milletvekili Gazi Mustafa Kemal’i seçti. Türkiye’nin ilk Cumhurbaşkanı olarak alkışlarla kürsüye çıkan Mustafa Kemal, “Türkiye Cumhuriyeti mesut, muvaffak ve muzaffer olacaktır” cümlesiyle konuşmasına son vermiştir.

Ağu 3rd, 2007 | Kategori Türk Devrimi
Etiketler:

Gazi Meclis’in Sonu ve Halk Fırkası’nın Kurulması

23 Nisan 1920’de toplanan Birinci Büyük Millet Meclisi, zafer kazanılıncaya kadar dağılmamak kararını vermişti. Bu Mecliste bulunan milletvekilleri arasında tam bir görüş birliği yoktu. Özellikle Mustafa Kemal’i çekemeyenler ve Padişah bağlı kalan bazı milletvekilleri fırsat buldukça Mustafa Kemal ve arkadaşlarını tenkid ediyorlardı. Ayrıca, bunlar bir muhalefet grubu kurmuşlardı. Lozan barış müzakerelerinin başladığı sırada muhalifler, Meclisin çalışmalarını güçleştirmek için engeller yaratıyorlardı. Öyle ki Meclisteki bu muhalif cereyan, Müttefiklere cesaret vermiş ve barış görüşmelerini etkilemiş ve kesilmesi nedenlerinden biri olmuştur.

İkinci Lozan Konferansı’nda, düşmanlarımız karşısında daha güçlü bir birlik olarak çıkmamız için, Meclisin yenilenmesi gerekliydi. Aslında Anayasaya göre seçimin yenilenme zamanı gelmişti.

Mustafa Kemal’i bir seçim yasası yoluyla vatandaşlık haklarından yoksun bırakmak girişimi de meclisin dağılmasını hızlandırdı.. Büyük Millet Meclisi 1 Nisan 1923’te seçimin yenilenmesine karar vererek dağıldı. Yeni Meclis 11 Ağustos 1923’te toplanacaktı.

Yeni bir rejimin kurulduğuna ve kurulacağına ilişkin en önemli göstergelerden biri de İstanbul’un işgalden kurtulmuş olmasına karşın başkentin  Ankara yapılmasıydı.
Lozan Barış Antlaşmasına göre, İstanbul ve Çanakkale bölgesindeki İtilaf kuvvetleri barışın Büyük Millet Meclisi tarafından onayından sonra altı hafta içinde bu bölgeleri boşaltacaklardı. İtilaf kuvvetleri 24 Ağustos’tan itibaren boşaltma işine başladılar. 2 Ekim 1923 günü son kafile de Dolmabahçe önünde Türk bayrağının ve Türk askerini selamlayarak, çekilip gittiler.

İstanbul’un boşaltılmasından sonra başkentin neresi olacağı hakkında kesin bir karar almak gerekiyordu. Çünkü, o sırada gerek Mecliste, gerek basında devlet başkentinin İstanbul’a taşınması fikri tartışma konusu olmağa başlamıştı. Muhalifler İstanbul’un başkent olmasını istiyorlardı. Bazı yabancı devletler de bu fikre katılıyorlardı. Halbuki idari, askeri, siyasi bakımdan Ankara’nın başkent olması zorunlu idi. Aslında 1920’den beri Ankara, yeni Türkiye Devletinin başkenti olmuş, İstiklal Savaşı buradan yönetilmişti.

Mustafa Kemal, bu sorunun Büyük Millet Meclisinde görüşülmesini istedi. İsmet Paşa, bir maddelik bir kanun tasarısı hazırlayarak Büyük Millet Meclisi Başkanlığına verdi. Büyük Millet Meclisi bir milletvekilinin itirazına karşılık İsmet Paşa’nın “Türkiye Devletinin Makarr-ı İdaresi Ankara şehridir” teklifini çoğunlukla kabul etti (13 Ekim 1923).
Bu sıralarda Mustafa Kemal yeni bir partinin kuruluşu için çalışmalarına da sürdürmektedir.

Bilindiği gibi siyasal partiler:belli siyasal görüşleri ve programları olan, bu siyasal görüşlerini ve programlarını devlet yönetimine uygulayabilmek için seçim yoluyla siyasal iktidarı ele geçirmeye ve elde tutmaya çalışan ve süreklilik gösteren örgütlerdir.

Siyasal partilerörgütlenme biçimleri,ideolojileri, çalışma yöntemleri bakımından birbirinden farklı özellikler taşıyabilirler.Siyasal partiler, temsili demokratik rejimlerin ve genel oy ilkesinin ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Diğer ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de,  siyasal partilerin ortaya çıkışında temsili demokrasinin ve oy hakkının genişletilmesinin önemli bir rol oynadığı yadsınamaz.

Türkiye’de ilk siyasal örgütlenmeler, I. Meşrutiyet döneminin sonlarında, gizli olarak kurulan derneklerle başlamıştır. 1908 yılında II. Meşrutiyet’in ilânından sonra, dernek kurma özgürlüğü tanınmış ve siyasal partiler de, dernek statüsüne sokulmuştur.
Yazının devamını oku…

Ağu 3rd, 2007 | Kategori Türk Devrimi
Etiketler: