<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İnkılap Tarihi &#187; Temel İlkeler</title>
	<atom:link href="http://www.inkilap.info/category/ataturkculuk/temel-ilkeler/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.inkilap.info</link>
	<description>İnkılap Tarihi</description>
	<lastBuildDate>Tue, 11 Aug 2009 11:55:50 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0</generator>
		<item>
		<title>Atatürkçü Düşüncenin Evrensel Değeri</title>
		<link>http://www.inkilap.info/ataturkculuk/temel-ilkeler/ataturkcu-dusuncenin-evrensel-degeri.html</link>
		<comments>http://www.inkilap.info/ataturkculuk/temel-ilkeler/ataturkcu-dusuncenin-evrensel-degeri.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 10 Aug 2007 05:49:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Temel İlkeler]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürkçü Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürkçülük]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.inkilap.info/?p=184</guid>
		<description><![CDATA[Atatürkçülük, gerçek içeriğiyle anlaşıldığı zaman, bu izmin, Mustafa Kemal Atatürk zamanındaki yol gösterici, bütünleştirici ve toplumu yeni hedeflere doğru seferber edici niteliklerinin, 2000’ler Türkiyesi ile birlikte tüm ezilen uluslar açısından da sürdüğü açıkça görülür. Atatürk’ün büyüklüğü tarihi yapan insanlardır anlamında değil, yüzyılımızın üçte birinde dünyanın tarihsel gelişiminin gereklerini Asya ve Afrika’nın burjuva-ulusal kurtuluş hareketinin öteki [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Atatürkçülük, gerçek içeriğiyle anlaşıldığı zaman, bu izmin, Mustafa Kemal Atatürk zamanındaki yol gösterici, bütünleştirici ve toplumu yeni hedeflere doğru seferber edici niteliklerinin, 2000’ler Türkiyesi ile birlikte tüm ezilen uluslar açısından da sürdüğü açıkça görülür. Atatürk’ün büyüklüğü tarihi yapan insanlardır anlamında değil, yüzyılımızın üçte birinde dünyanın tarihsel gelişiminin gereklerini Asya ve Afrika’nın burjuva-ulusal kurtuluş hareketinin öteki bütün önderlerinden daha iyi kavramış ve buna göre davranmış olmasındadır.</p>
<p><span id="more-185"></span>Tam bu noktada, Kemalist ideolojinin evrenselliği de ortaya çıkmaktadır.Sorun yalnız mazlum milletler sorunu değildir. Aynı zamanda tüm Batı dünyasını da ilgilendiren bir sorundur: Acaba, Mustafa Kemal Atatürk’ün Atatürkçülüğü, Batı’nın uzun yıllarda geçirdiği aşamaları Türkiye’nin kısayoldan atlamasını sağlayacak mıdır?</p>
<p>Bu sorun siyasal bilimler açısından da yaşamsal bir öneme sahiptir. Ülkemizde, Isparta dağlarındaki çobana cumhurbaşkanlığı yolunu açan; köy çocuklarından dünya çapında yazarlar, sanatçılar çıkmasını sağlayan eğitim sisteminin temelinde Atatürkçülük vardır.</p>
<p>Bugün tekrar hortladığına tanık olduğumuz bazı hastalıkları, çok daha sınırlı bütçe olanaklarına sahip bulunduğumuz Cumhuriyetin ilk yıllarında tamamen ortadan kaldırmayı mümkün kılmış olan sağlık politikaları Atatürkçülüğün eseridir. Kısacası, endüstrileşmenin ilk basamaklarında bulunan ülkemize özgü bir sosyal devlet anlayışı doğrultusundaki ilk ve önemli adımlar, Atatürkçülük sayesinde atılabilmiştir.</p>
<p>Kendisini hiç bir felsefe doktrini ile sınırlamayan Atatürk’ün idealist, yani ülkücü; ülkücü olduğu kadar yararcı olduğu söylenebilir. Bu neden ile, Atatürkçülüğü felsefî yönden ifade edecek en uygun terim özgürlükçü demokrasinin de temeli olan çoğulculuk olabilir.</p>
<p>Demokrasi, itiraz temellidir. Eleştirel akılcılığa yaslanır. Hiçbir görüş, inanç ve tutum tartışma dışı sayılamaz. Kimsenin eleştiriden ve tartışmadan vazgeçme lüksü yoktur. Çünkü eleştiri, tartışma kamu ahlakına girer, toplum yararınadır, ödevdir. Bireysel ahlakın alanına giren bir hak değildir. Haktan vazgeçilebilir, ama ödevden vazgeçilemez.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.inkilap.info/ataturkculuk/temel-ilkeler/ataturkcu-dusuncenin-evrensel-degeri.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Devrimcilik İlkesi</title>
		<link>http://www.inkilap.info/ataturkculuk/temel-ilkeler/devrimcilik-ilkesi.html</link>
		<comments>http://www.inkilap.info/ataturkculuk/temel-ilkeler/devrimcilik-ilkesi.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 10 Aug 2007 05:48:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Temel İlkeler]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk İlkeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Devrimcilik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.inkilap.info/?p=183</guid>
		<description><![CDATA[Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyetinde, meydana getirilen siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel değişimlerin tümünü kapsayan devrimcilik, 5 Şubat 1937 de anayasamıza girmiş ve Cumhuriyetimizin temel niteliklerinden biri olmuştur. Türk devriminin amacı, öncelikle Türk devletini,Türk toplumunu çağdaş hale getirmektir. Bu çağdaşlaştırma hareketi evrensel değerlerin alınmasıyla birlikte ulusal değerlere de sahip çıkma anlamındadır. Atatürk’ün devrimcilik anlayışı durağan olmayıp, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyetinde, meydana getirilen siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel değişimlerin tümünü kapsayan devrimcilik, 5 Şubat 1937 de anayasamıza girmiş ve Cumhuriyetimizin temel niteliklerinden biri olmuştur.</p>
<p>Türk devriminin amacı, öncelikle Türk devletini,Türk toplumunu çağdaş hale getirmektir. Bu çağdaşlaştırma hareketi evrensel değerlerin alınmasıyla birlikte ulusal değerlere de sahip çıkma anlamındadır.<br />
Atatürk’ün devrimcilik anlayışı durağan olmayıp, sürekli ileriye gitmeyi hedef almaktadır ve dünyadaki bilimsel, düşünsel ve siyasal gelişmelere karşı her türlü dogmatizmden uzak kalmak anlamını taşır. Atatürk bu konu hakkında Afet İnan’a şunları yazdırmıştır.<br />
“Bu koyduğumuz prensipler, bugünün icaplarına göre milletimizin medeniyet yolunda gelişmesi için faydalı bulduklarımızdır. Ancak sosyal bünye daima gelişen ve tekamül’e yönelmesi zaruri olan bir durumdadır. ilim ve teknik ise her an yeniliklere, icatlara açıktır. İşte bu durum karşısında insanların istek ve ihtiyaçları hem maddî hem manevî sahada daima çoğalan bir şekilde gelişir.”<br />
Birbirini bütünleyen ve tamamlayan altı ok içinde, devrimcilik ilkesi en farklı ilkedir. Bunun iki nedeni vardır: Birinci neden, devrimcilik teriminin ilk önce inkılâpçılık biçiminde iken sonradan dilde özleşme ile birlikte devrimcilik olmasıdır. Biraz aşağıda belirtildiği gibi, aslında bu Atatürk’ün anlayış ve isteğine uygun bir değişiklik olmakla beraber, birçok sorunlar da yarattı. İkinci neden ise, devrimcilik ilkesinin bütün öteki ilkeler gibi mevcut durumu belirleyen saptayıcı bir özelliğinin yanında, değişmeyi ve geleceği de kapsayıcı ikinci bir dinamik anlamının bulunmasıdır.<br />
Önce çok kısaca, devrimcilik ilkesinin son özelliğinin ikili anlamına işaret etmek doğru olur. Birinci anlamda devrimcilik, mevcut yapının, yani gerçekleştirilmiş bulunan, Laik, Devletçi, Milliyetçi, Halkçı, Devrimci Türkiye Cumhuriyeti’nin korunması amacını taşıyordu. Bu anlamı ile, Türk Devrimi’nin geriye dönüşünü engelleyici bir koruma işlevi yapıyordu. İkinci anlamda devrimcilik ise, Türk Devrimi’ni, temel ilkeleri yönünde ileri götürme görevini içeriyordu. Bir başka deyişle, yalnız elde bulunanın ve gerçekleştirilenin korunmasıyla yerinilmeyecek, Türk Devrimi, zamanın gereklerine ve çağdaş gelişmelere göre, temelinde yatan ilkeler doğrultusunda daha da ileriye götürülecekti.</p>
<p><span id="more-184"></span><br />
1935 yılında gözden geçirilerek yeniden kabul edilen programdaki devrimcilik ilkesi ilginçtir. Olumlu tanımdan önce olumsuz tanımla işe başlar:<br />
“Parti, Devlet yönetiminde önlemler  bulmak için aşamalı ve zamanla olgunlaşmacığı bekleyen ilkelere kendini bağlı tutmaz. Parti, ulusumuzun birçok fedakarlıklarla yaptığı devrimlerden doğan ve gelişen eden ilkelere bağlı kalmayı ve onları savunmayı esas tutar”. (CHP, 1935-a: 59).<br />
Program önce, devrimcilik ilkesinin, yavaş yavaş ve evrimci bir biçimde davranış için gerekçe yapılamayacağını vurgulayarak işe başlıyor. Ardından da, devrimlerden doğan ve değişen ilkelerden söz ederek, günün koşullarına göre gelişen bir devrimcilik anlayışını vurguluyor.<br />
Sonuç olarak Atatürk’ün devrimcilik ilkesi çağımızdaki gelişmenin gereği olan aydınlanma ve endüstrileşmeyi bunalıma yol açmaksızın hızlandırırken, bu devrimin de ötesindeki ve çağdaş uygarlık düzeyinin üstündeki üretim biçimine ve ilişkilerine toplumu önceden hazırlamaya, zorunlu olmayan evreleri bilimsel, teknolojik ve siyasal atılımlarla aşarak, o yöndeki toplumsal dönüşüm sürecini kısaltmaya çalışır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.inkilap.info/ataturkculuk/temel-ilkeler/devrimcilik-ilkesi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Devletçilik İlkesi</title>
		<link>http://www.inkilap.info/ataturkculuk/temel-ilkeler/devletcilik-ilkesi.html</link>
		<comments>http://www.inkilap.info/ataturkculuk/temel-ilkeler/devletcilik-ilkesi.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 10 Aug 2007 05:47:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Temel İlkeler]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk İlkeleri]]></category>
		<category><![CDATA[devletçilik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.inkilap.info/?p=182</guid>
		<description><![CDATA[Ekonomik etkinliklere devletin karışması, Türkler için hiçbir şekilde yeni bir deneyim değildi. Birinci Dünya Savaşı,sırasında, milli iktisat adı altında denenmişti; 1930’larda bu terime çekidüzen verilmiş ve devletçilik adını almıştı. Ancak temel özellikler uygulamada aynı kalmıştır: Yol göstererek ve zayıflığı nedeniyle kendisinin alayacağı ekonomik önlemleri gerçekleştirerek, özel sektörün büyümesine ve olgunlaşmasına yardım etmek. Devletçilik, Cumhuriyet Halk [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Ekonomik etkinliklere devletin karışması, Türkler için hiçbir şekilde yeni bir deneyim değildi. Birinci Dünya Savaşı,sırasında, milli iktisat adı altında denenmişti; 1930’larda bu terime çekidüzen verilmiş ve devletçilik adını almıştı. Ancak temel özellikler uygulamada aynı kalmıştır: Yol göstererek ve zayıflığı nedeniyle kendisinin alayacağı ekonomik önlemleri gerçekleştirerek, özel sektörün büyümesine ve olgunlaşmasına yardım etmek.<br />
Devletçilik, Cumhuriyet Halk Fırkası’nın 1931 yılında kabul ettiği altı temel ve değişmez ilkeden biri oldu ve 1937’de Anayasa’ya da girdi. Bu altı ilke içinde, Atatürkçülük ideolojisini ve dolayısıyla onun ekonomik siyasetini tanımladığı için Devletçilik üzerinde biraz durmakta yarar vardır. 1935 Kongresi tutanakları şöyle demektedir:<br />
“Temel ilkelerimizden biri, Türkiye Cumhuriyeti halkını çeşitli sınıflardan oluşan bir topluluk olarak değil, Türk halkının bireysel ve toplumsal hayatı için gerekli olan işbölümü uyarınca çeşitli meslekler ayrılmış bir topluluk olarak kabul etmektir. “<br />
“Çiftçiler, zenaatkarlar, emekçiler ve işçiler, serbest meslek sahipleri, sanayiciler, tüccarlar ve memurlar Türk toplumunu oluşturan esas çalışma gruplardır. Bu gruplardan her birinin yaptığı iş, diğerlerinin ve toplumun hayatı ve saadeti için vazgeçilmezdir.”<br />
“Bu ilke doğrultusunda Fırkamızın hedefleri, sınıf çatışması yerine toplumsal düzeni ve dayanışmayı gerçekleştirmek, menfaatler arasında uyum sağlamaktır. Kazançlar, yetenek ve yapılan işin miktarıyla orantılı olmalıdır.”<br />
“Özel teşebbüs ve faaliyeti temel bir fikir olarak kabul etmekle birlikte, esas ilkelerimizden biri, milleti ve ülkeyi en kısa zamanda refaha kavuşturmak amacıyla Devletin, özellikle ekonomi alanında, milletin genel ve hayati çıkarlarının söz konusu olduğu konularla ilgilenmesini sağlamaktır.”<br />
“Devletin ekonomik işlerdeki rolü, özel teşebbüsleri teşvik etmenin yanı sıra bunları bizzat gerçekleştirmek ve aynı zamanda yapılan çalışmaları düzenlemek ve denetlemek şeklinde olacaktır. “<br />
“Devletin ekonomik işleri üstlenme kararlılığı, milletin en büyük umumi menfaatine dayanmaktadır. Eğer zorunluluk yüzünden Devletin aktif olarak<br />
işletme kararı verdiği bir teşebbüs özel müteşebbislerin elinde bulunursa, bu teşebbüse el konması, her seferinde, çıkarılacak bir yasa uyarınca yapılacak ve burada özel teşebbüsün uğradığı kaybı devletin ne şekilde tanzim edeceği belirtilecektir. Uğranılan kayıp tespit edilirken, gelecekteki muhtemel kazançlar dikkate alınmayacaktır”<br />
Türkiye’de ekonominin bugünkü yapısını belirleyen başlıca gelişmelerden biri, kuşkusuz 1930’larda uygulanmaya başlayan devletçi ekonomi politikasıdır. Devletçilik, 1930’lu yılların kendine özgü toplumsal ve ekonomik koşullarında Türkiye’nin toplumsal ihtiyaçlarına cevap veren, ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmasına ve gelişmesine olanak veren bir politik uygulamadır.<br />
Aslında devletçilik, devlet yetkilerinin artması, genişlemesi, kamu hizmet ve etkinliklerinin yayılması demektir. Devletçilik, bir tür devlet müdahalesi, daha önce devlet faaliyet alanına girmeyen konularda, kamu yararı nedeni ile devletin bu alana karışması, katılması, müdahalesi demektir.<br />
Devletçilik dar ve geniş olmak üzere iki anlamda kullanılır.<br />
Dar anlamda devletçilik, devletin ekonomik alanda doğrudan doğruya müdahalesini öngören sistemi anlatmaktadır.<br />
Türkiye’de devletçilik geniş anlamda kullanılmıştır. Bu anlamda devletçilik, ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmanın temel etkeni, ivme kazandırıcı gücü olarak ele alınmış ve özellikle bu ilkenin memleketteki uygulaması için ne gibi yollar tutulacağı üzerinde durulmuştur. Bu açıdan devletçilik şöyle tanımlanmıştır:<br />
“Kişinin çalışması esas olmakla beraber, mümkün olduğu kadar az zaman içinde milleti refaha kavuşturmak ve memleketi geliştirmek için, milletin genel ve yüksek menfaatlerinin icap ettirdiği işlerde, özellikle ekonomik alanda devleti fiilen alakadar etmek mühim esaslarımızdandır.”<br />
Böylece devletin ekonomik işleri, planlı bir şekilde yürütmesi ilkesi de bu tanıma uygun olarak ele alınmıştır. Günümüzde bu tür uygulamalar için daha çok karma ekonomi deyimi kullanılıyorsa da, Atatürk’ün koyduğu temel ilke, devletin ekonomi alanında programlı, planlı hareket etmesinin zorunlu olduğunu belirlemektir. Bu yüzden Atatürk, Türkiye’de uygulanan devletçilik sistemi için “Türkiye’nin gereksinimlerinden doğmuş ve Türkiye’ye özgü bir sistemdir” diyerek Türkiye’de uygulanacak ekonomik sistem için karma ekonominin yanı sıra liberalizm ve sosyalizm benzetmelerinin yapılmasına engel olmak istemiştir.<br />
Devletçiliğin bizdeki uygulaması ekonomik alanda ulusal gelirin artması, halkın refahının yükselmesi gibi başarılı sonuçlara ulaşılmasına olanak vermiştir. Bunları şu şekilde özetlemek mümkündür:<br />
1-    Uzun süreden beri devam eden savaş, ayaklanma ve iç siyasal çekişmelerden dolayı geri kalmış bir sosyal ve iktisadî ülke konumuna gelmiş olan Türkiye, devletçilik uygulaması ile yeniden sosyal devlet olmayı başarmış ve sanayileşmeye yönelmiştir.<br />
2-    Eğitici ve öğretici bir niteliği de bulunan devletçiliğimiz, teknik eleman açığının kapatılmasında önemli bir rol oynamıştır.<br />
3-    Devletçilik, aynı zamanda çeşitli yönleri ile sosyal kalkınma imkanlarını da sağlamıştır.<br />
4-    Devletçilik çeşitli yönleri ile sosyal refaha yönelik olmuştur. Özellikle geri kalmış bölgelerin kalkınmasına yardımcı olmuştur. Bu yönü ile bölgeler arası adaleti de sağlamaya çalışmıştır.<br />
5-    Devlet işletmeleri, Türk çiftçisinin ürünlerini değerlendirmiş, destekleme alım fiyatları ile çiftçiye destek olmuştur. Sıkıntılı savaş yıllarında da tüketiciyi rahatlatmak için düzenleyici fiyatlarla mal satımını sağlamıştır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.inkilap.info/ataturkculuk/temel-ilkeler/devletcilik-ilkesi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Halkçılık İlkesi</title>
		<link>http://www.inkilap.info/ataturkculuk/temel-ilkeler/halkcilik-ilkesi.html</link>
		<comments>http://www.inkilap.info/ataturkculuk/temel-ilkeler/halkcilik-ilkesi.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 10 Aug 2007 05:46:39 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Temel İlkeler]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk İlkeleri]]></category>
		<category><![CDATA[halkçılık]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.inkilap.info/?p=181</guid>
		<description><![CDATA[Milliyetçiliğin tabii sonucu olan halkçılık, çağdaş demokrasi prensibinin temelini teşkil eder. Halkçılığın tarifini yapmadan önce halk sözcüğü üzerinde durmak gerekir. Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre, halk sözcüksinin farklı tanımlarını yapmak mümkündür. Aynı ülkede yaşayan, aynı uyruktan olan insanlara halk denildiği gibi, ayrı ülkelerde yaşayan, aynı soydan gelenlere (Yahudi Halkı) ve aynı ülkede yaşayan farklı soylara [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Milliyetçiliğin tabii sonucu olan halkçılık, çağdaş demokrasi prensibinin temelini teşkil eder. Halkçılığın tarifini yapmadan önce halk sözcüğü üzerinde durmak gerekir. Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre, halk sözcüksinin farklı tanımlarını yapmak mümkündür.</p>
<p>Aynı ülkede yaşayan, aynı uyruktan olan insanlara halk denildiği gibi, ayrı ülkelerde yaşayan, aynı soydan gelenlere (Yahudi Halkı) ve aynı ülkede yaşayan farklı soylara da (Sovyetler Birliği) halk denmektedir. Bütün bunların yanında kabul gören bir başka tanımda; muayyen bir zaman ve yerde yaşayan insan topluluklarına halk denmektedir. Cumhuriyet dönemine kadar bizde halk yerine, ahali sözcüksi kullanılmaktaydı..<br />
Ahali anlayışını yıkan Atatürk, Türkiye halkını şöyle tarif etmektedir. “Türkiye halkı, ırken, dinen ve kültürel olarak birleşmiş, birbirlerine karşılıklı hürmet ve fedakârlık hisleriyle doldurulmuş, gelecekleri ve menfaatleri ortak olan sosyal bir topluluktur”. Görüldüğü gibi Atatürk, herhangi bir ayırımcılığı kabul etmeyip, Türkiye’de yaşayan tüm insanları bir halk olarak kabul etmektedir.<br />
Gerek modern, gerek eski devlet kuruluşlarında halk kütlelerinin varlığı esasına bakarak her toplulukta halkçılık rensibinin mevcut olduğunu sanmak yanlıştır. Tarihte devlet idaresindeki fonksiyonu şuurundan habersiz bir çok topluluklar bulunduğu gibi, zamanımızda bile halkçılığı, başka deyimle demokrasiyi boyuna tekrarladıkları halde icraatlarında bu ilkenin açığına düştüklerini ispatlayan devletler vardır.<br />
Halk demokrasisi adı altında bireylerin her türlü özgürlüğünü elinden alan bu devletlerin sistemleri yakın zamanda birer birer çökmüştür. O halde halkçılığı iyi anlamak gerekmektedir.<br />
Halkçılık “bireyler arasında hiç bir fark ayrılığı görmemek, topluluk içinde ayrıcalık kabul etmemek, halk adı verilen tek ve eşit bir varlık tanımak görüş ve tutumu” olarak tanımlanmaktadır. Halkçılık, halk devleti halk yönetimi, halkın kendi geleceğine hakim olması, yani siyasal demokrasi olarak kabul edilir. Türkiye’de halkçılığın ilk fikri tohumları Jön-Türkler döneminde ortaya atılmıştır. özellikle Celal Sahir’in yönetiminde Türk Ocağının bir organıolarak yayımlanan “Halka Doğru” dergisi bu konuda öncülük etmiştir. Solidarist bir programa sahip olan bu dergide Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura en önemli yazarlardı. “Bir manifesto niteliği taşıyan ve “Halka Doğru” başlıklı 5 sayı süren yazıyı Akçura yazmıştır. Buradaki Halkçılık, siyasal bir anlam taşımaz; daha çok halkın dertlerine eğilmek ve onları çözümlemek amacını güden romantik niteliği vardır.<br />
Ziya Gökalp’in özellikle Osmanlıca’ya karşı halk lisanını savunması semeresini 1877 Meclisinde vermiştir. “Meclis-i Mebusan’da milletvekilleri kaba Türkçe denilen Öz Türkçe ile konuşmakta ve halk ile bütünleşmeyi ön planda tutmaktaydılar. 19. yüzyılın başlarında ise Türkçülük akımı ile Anadolu halkı ile aydınlar arasında yaygınlaşmaya başlamıştı. Birinci Dünya savaşı sırasında aydınlar arasında doğan halkçılık-köycülük düşüncesinden halkın mesut bir netice beklediği, halka doğru akımın bütün canlılığı ve hızıyla sürdüğü görülmekteydi.” Jön Türkler dönemindeki bu halkçılık hareketi, Tanzimat batıcılığına tepki, halkın idare edenler tarafından geri plana itilişine tepki ve Balkanlarda görülen “populüst” ve köycü akımlarının etkisi olarak değerlendirilebilir ama siyasal bir mahiyet taşıdığı söylenemez.<br />
İşte Türkiye’de siyasal anlamda halkçılığı uygulamaya koyan Atatürk olmuştur. Atatürk Türk halkını Derne’de, Tobruk’ta, Çanakkale’de tanımıştı. Samsun’a çıktığında, Amasya’da, Erzurum’da, Sivas’ta fakir ve fedakar halk daima Atatürk’ün yanında olmuştur.<br />
Atatürk, Halkçılığı, ilk defa T.B.M.M’ne verdiği tartışma neden olan önergesinde gündeme getirmiştir. Bir tür ihtilal bildirisi olan bu önergede, “Efendiler, bu esaslara müstenit olan bir hükümetin mahiyeti suhuletle anlaşılabilir. Böyle bir hükümet, hakimiyet-i milliye esasına müstenit halk hükümetidir” diyerek, siyasal anlamda halkçılığı açıkça bildirmiştir.<br />
0 Ocak 1921’de kabul edilen ilk Anayasamızın 1.maddesinde “Hakimiyet bila kayd-ü şart milletindir. idare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir’denerek milli hakimiyet ilkesini Anayasa hükmü haline getirilmişti.<br />
Yine Atatürk, 9 Ağustos 1923’de kurduğu siyasal partiye Halk Fırkası adını vererek, halkın aktif olarak siyasal hayata katılmasını arzulamıştır.</p>
<p><span id="more-182"></span><br />
Ekim 1927’de toplanan, Cumhuriyet Halk Fırkası ikinci büyük kongresinde Halkçılık programına yer verilmişti. Bu programda; “irade ve hakimiyet kaynağı millettir. Bu irade ve hakimiyet’in, devletin vatandaşa ve vatandaşın devlete karşı vazifeleri tamamiyle yerine getirmek için kullanılması, partinin başlıca prensipleridir. Kanunlar önünde mutlak bir eşitlik kabul eden, hiç bir ferde, aileye, hiçbir sınıfa hiçbir cemaate imtiyaz tanımayan, yurttaşları halktan ve halkçı olarak kabul ederiz” denmiştir. Böylece halkçılığın, eşitlikçi niteliği de vurgulanmıştır.<br />
Halkçılık daha sonra Türkiye Cumhuriyetinin temel niteliklerinden biri olarak Anayasalarımızda yer almıştır.<br />
Atatürk’e göre Halkçılık siyasal bir içerik taşımaktadır. Bu siyasal içerik egemenliğin kaynağı ile ilgilidir. Atatürk bu konuda; “Bizim görüşümüz -ki halkçılıktır- kuvvetin kudretin, egemenliğin, idarenin doğrudan doğruya halka verilmesidir, halkın elinde bulundurulmasıdır. Yine şüphe yok ki, bu dünyanın en kuvvetli bir esası, bir ilkesidir” demektedir. Bizim şekli hükümetimiz tam bir demokrat hükümettir diyen Atatürk, halkçılığı çağdaş demokrasi anlayışının uygulanması olarak kabul etmektedir.<br />
Atatürk’ün Halkçılık anlayışı sınıf kavgasına karşıdır. Bu anlayış özellikle komünist rejimlerdeki gibi halkın proleterya-burjuva gibi sınıflara bölünmesini reddeder. Atatürk bu konudaki görüşlerini şöyle belirtmektedir.<br />
“Bizim nokta-i nazarlarımız, bizim prensiplerimiz cümlece malumdur ki, bolşevik prensipleri değildir ve bolşevik prensiplerini milletimize kabul ettirmek için de şimdiye kadar hiç düşünmedik ve teşebbüste bulunmadık. Bizim itikadımıza göre milletimizin temin-i hayat ve tealisi kendi kabileyet-i hazmiyesiyle mütenasip olan nokta-i nazarlardır. Fakat esas itibariyle tedkik olunursa bizim nokta-i nazarlarımız- ki halkçılıktır, kuvvetin, kudretin, hakimiyetin, idarenin, doğrudan doğruya halka verilmesidir”.<br />
Halkçılık ilkesi, sadece komünizmin değil, halkı sürü gibi gören diktatörcü<a href="http://www.inkilap.info">,</a> şefçi, faşist kısacası tüm antidemokratik anlayış ve oluşumlara karşıdır.</p>
<p>Atatürk’ün halkçılık anlayışı ayırıcı değil, bütünleştirici bir niteliğe sahiptir. Bu anlayış sadece sınıf ve mesleki farklılıkları değil, bölgesel ve inanç farklılıklarını da aynı amaçlar etrafında birleştirmeyi amaç edinmiştir. Atatürk bu konudaki; “Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakya ve Makedonyalı, hep bir ırkın evlatları, hep aynı cevherin damarlarıdır” diyerek, ifade etmiştir. Böylece Türkiye içinde yaşayan halk, ümmetçilik aşamasından millet aşamasına eriştirilmiştir.<br />
Halkçılık ilkesi, bütün toplum katmanlarını, birbirine eşit olarak kabul eder. Bu eşitlik, sadece ekonomik eşitlik anlamında değildir. Atatürk’ün halkçılık görüşlerinde girişim özgürlüğü  olacaktır, ve çalışan daha çok  kazanacaktır. Ama yasa önünde herkes eşit olacaktır. Atatürk bu konudaki görüşlerini şöyle belirtmiştir.<br />
“Ne olduğumuzu bilelim. Kurtulmak yaşamak için çalışan ve çalışmaya mecbur olan bir halkız. Bundan dolayı her birimizin hakkı vardır, yetkisi vardır. Fakat çalışmak sayesinde bir hakkı kazanırız. Yoksa arka üstü yatmak ve hayatını çalışmaktan uzak geçirmek isteyen insanların bizim toplumumuzda yeri yoktur. O halde Halkçılık toplum düzenini çalışmaya, hukuka dayandırmak isteyen bir toplum sistemidir”.<br />
Atatürk’ün Halkçılık ilkesi toplumun ekonomik, sosyal ve kültürel yönden geliştirilmesini amaç edinmiştir.<br />
Osmanlı döneminde uzun süren savaşların da etkisiyle son derece yoksul düşen Türk halkı ilkel yöntemlerle sürdürdüğü tarım dışında, diğer sektörlerde faaliyet gösterememekteydi. 17 Şubat 1923 tarihinde İzmir-İktisat Kongresi’nin toplanması iktisadi bağımsızlığın, siyasal bağımsızlık kadar önemli olduğu anlamına gelmekteydi. Kongre’de; “Bu dakikada sami’lerim çiftçilerdir, sanatkârlardır, tüccarlardır ve amelelerdir. Bunların hangisi, yekdiğerinin muarızı olabilir. çiftçinin sanatkâra, sanatkârın çiftçiye ve çiftçinin tüccara ve bunların hepsine, yekdiğerine ve ameleye muhtaç olduğunu kim inkâr edebilir” diyen Atatürk açılan iktisadi savaşa tüm toplum katmanlarını çağırmıştır. Halkın ekonomik durumunu iyileştirmek için özellikle köylü üzerinde bir yük olan Aşar Vergisi 17 Şubat  1925 tarihinde kaldırılmış, 1927 ve 1929’da çıkarılan kanunlarla 711.000 hektar toprak dağıtımı yapılmıştır.<br />
Cumhuriyet’ten önce, Türk halkı ekonomik açıdan olduğu gibi, sosyal, kültürel ve eğitim açısından da çok geri durumda bulunmaktaydı. “1920’lerin başında ancak y10’u okuma yazma bilen Türkiye’de toplam olarak 5.000 okul, 12.400 öğretmen ve 359.000 öğrenci vardı. öğrencilerin sadece 3.000’i yüksek eğitim kurumlarındaydı. Gene 1924 yılında yaklaşık 13 milyonluk nüfusa karşılık sadece 1.000 kadar doktor vardı. Sağlık hizmetlerinin geriliği ve yetersizliği, yaygın cahillik ve fakirlik nedeniyle sıtma, trahom, frengi, tifüs, tüberküloz gibi salgın hastalıklar büyük ölçüde işgücü ve refah kaybına yol açmaktaydı.<br />
Yazı devriminin gerçekleştirilmesi, halkı bilgisizlikten kurtarmak amacını gütmekteydi. Yine açılan Millet Mektepleri aracılığı ile okul çağında olmayan büyüklere de okuma, yazma seferberliği başlatılmıştı. Bu okullarda 1.000.000’a yakın vatandaşa okuma-yazma öğretildi. Halkın kültürel düzeyini geliştirmek için Halkevleri ve köylerde Halk Odaları kuruldu.<br />
Buralarda edebiyat, tiyatro, folklor, müzik, şiir, san’at olmak üzere çok önemli kültürel faaliyetler gerçekleştirildi. Yukarıdaki açıklamalardan da anlaşılacağı gibi, Atatürk’ün halkçılık anlayışı ulus egemenliği ve demokrasi ile sıkı sıkıya bağlı olmakla birlikte, halkın ekonomik, toplumsal ve  kültürel yönlerden çağdaşlaştırılması ülküsünü gütmektedir.<br />
Sonuç olarak Atatürk’ün halkçılık anlayışı; devletin emrinde tebaa olan halkın yerine, halkın emrinde olan devlet anlayışını yerleştirme hedefidir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.inkilap.info/ataturkculuk/temel-ilkeler/halkcilik-ilkesi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>12</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Laiklik İlkesi</title>
		<link>http://www.inkilap.info/ataturkculuk/temel-ilkeler/laiklik-ilkesi.html</link>
		<comments>http://www.inkilap.info/ataturkculuk/temel-ilkeler/laiklik-ilkesi.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 10 Aug 2007 05:44:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Temel İlkeler]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk İlkeleri]]></category>
		<category><![CDATA[laiklik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.inkilap.info/?p=180</guid>
		<description><![CDATA[Laiklik akılcılık ilkesinin yaşama uygulanmasının zorunlu bir sonucu olarak ortaya çıkmış evrensel bir ilkedir. Laiklik, bilginin dogmalardan ve inanç kategorilerinden bağımsızlaşması demektir. Bilginin deney ve gözlemlerden kaynaklanmasını öngörür. Laiklik kelimesi değişik ve çelişkili anlamlarda kullanılan bir kelimedir. Dilimize Fransızca’dan “laic, laiquee” sözcüklerinden geçmiştir. Kökü ise Latince’den “laicus” ve Yunanca “laikos” dan gelmektedir. Laikos din adamı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Laiklik akılcılık ilkesinin yaşama uygulanmasının zorunlu bir sonucu olarak ortaya çıkmış evrensel bir ilkedir. Laiklik, bilginin dogmalardan ve inanç kategorilerinden bağımsızlaşması demektir. Bilginin deney ve gözlemlerden kaynaklanmasını öngörür.</p>
<p>Laiklik kelimesi değişik ve çelişkili anlamlarda kullanılan bir kelimedir. Dilimize Fransızca’dan “laic, laiquee” sözcüklerinden geçmiştir. Kökü ise Latince’den “laicus” ve Yunanca “laikos” dan gelmektedir. Laikos din adamı niteliği ve yetkisini taşımayan kişi anlamı taşımaktadır. Laikos, halk anlamına gelen “laos” kelimesinden türetilmiştir. Türkçe’ye ‘‘halk’’ olarak çevrilmişse de gerçekte ‘‘avam’’ ya da ‘‘ahali’’ hatta ‘‘reaya’’ kavramlarına daha yakındır. Anlam itibariyle, dinsel olmayan; dine ait olmayan, din dışı unsurlara ait olandır. Osmanlılarda “La-dini’’ (dinsiz) kavramıyla da karşılanmıştır. Fakat, Tanrı tanınamazlık değildir.</p>
<p><span id="more-181"></span><strong>Laik Hukuk, dini olmayan, dini ilkelerden kaynaklanmayan hukuk demektir.</strong></p>
<p>Laik devlet ise, dini kurallara, dini ilkelere dayanmayan devlet anlamına gelir. Laik sözcüğü hukuk terimleri arasına Fransız Devrimi ile girmiştir. Laiklik, devletin din işlerine, dinin de devlet işlerine karışmamasıdır. Yani dini ve siyasal otoritelerin tamamen birbirinden ayrılmasıdır. Ülkede var olan din ve mezhepler karşısında, devletin tarafsız davranması, bunların hiçbirine, diğerinin aleyhtarı olacak şekilde özel ayrıcalıklar tanımaması, buna karşılık, dinin de nisbi de olsa, özerklik içinde ahlaki ve manevi hayatın düzenini sağlayıcı olarak varlığını sürdürmesidir.</p>
<p>Laik bir devlette, hükümet ve idare işleri ve bunları düzenleyen yasa ve kuralların dayanakları, ilkelerin kaynağı dini düşünceler değildir. Hükümet idaresinin işleri, yasalar, kurallar, toplum hayatının gerçekleri ve ihtiyaçları göz önünde tutularak düzenlenir. Laiklik, devlet hayatında ve kamu ilişkilerinde dini kural ve ilkeleri kişilere ve kişilerin vicdanlarına bırakarak, hayatı akışına ve ilişkilerin mantığına uymaktır. Devlet dinlere karşı tarafsızdır. Ancak bu tarafsızlığın anlamını ve sınırlarını belirler. Devlet taassub (hoşgörüsüzlük) ve irtica karşısında tarafsız kalamaz.<br />
Taassub; bir kimsenin kendi inancından ve kendince gerçek kabul ettiği görüş ve inançtan (dini, siyasal, felsefi vb.) başka inanç, görüş ve bunları taşıyanlara karşı düşmanlık beslemesi ve onları susturmaya kalkışmasıdır. İrtica ise; yasa koyucu tarafından, devletin laikleşmesini gerçekleştirmeye yönelik hukuki kurumlara aykırı hareket olarak tanımlanabilir.</p>
<p>Din ise tamamen insanın kişisel ruhsal yapısına görece bir sistemdir. Dindeki varsayımlar bugün bilimsel ilkelerle sınanamazlar. Dinsel emirler ve yaptırımlar, başka dünyadan geldiğine inanılan vahylere dayanır ki, vahy ile akılcılığın ve bilimin bugün için bağdaşması mümkün değildir.</p>
<p>Demokrasilerde, başka insanların inançlarına karışmadan, herkes istediği gibi ibadet etme, istediğine inanma özgürlüğüne sahiptir. Ama bu özgürlük başkalarının inanma veya inanmama özgürlüklerini kısıtlamaya, engellemeye başladığında laiklik ilkesi ve demokrasi çiğnenmiş olur; eğer bu konuda önlem alınmazsa o sosyal yapının gideceği nokta teokrasi, faşizm gibi totaliter sistemlerdir. Örneğin, kimse kimseye neden oruç tutmuyor veya neden namaz kılmıyor, ya da kiliseye gitmiyor diye karışamaz; eğer bir ülkede oruç tutmadığı için insanlar öldürülüyorsa, inançlarından veya inançsızlıklarından dolayı insanlar katlediliyorsa; yakılabiliyorsa o ülkede çok ciddi demokrasi ve laiklik sorunları var demektir.</p>
<p>Demokraside ve laiklikte bir sosyal gurup baskıyla, zorla veya hile ile başka bir sosyal gurup üzerinde “inanç” tahakkümü kuramaz; diğer insanlara, zorla kendi dinine (veya inanç sistemine) ait duaları okumayı, inançları benimsemeyi, efsaneleri kabul etmeyi devletin gücünü kullanarak mecbur kılamaz.</p>
<p>Üstelik bu inanan grup, farklı inançlara sahip olan kişilerin de verdikleri vergilerle kurulan devletin eğitim sistemlerinde, kendi inançlarını diğerleri üzerine tahakküm edemez. Ayrıca, gerçekten laiklikle yönetilen ülkelerde, kişilerin dini inançları, belli bir yaşa gelmeden şekillenemez; kişi belli bir yaşta eğitim sisteminin veya sosyal yaptırımların etkisinde kalmadan bağımsız olarak dinini seçme veya seçmeme özgürlüğüne sahip olmalıdır.<br />
Gerçek demokrasi ve laik sistemlerde genç dimağlara dini, bir şartlandırma biçiminde öğretmek ve 18 yaşına gelmemiş kişilere okullarda dini okutmak veya dua ezberletmek de laiklik ilkesiyle çelişir.</p>
<p>Bu koşulların uygulanmaması, laik olduğunu Anayasasında belirten ülkelerde, devletin Anayasa ile çelişmesi anlamına gelir ki, bu durumun sonuçları çok büyük sosyal felaketlere yol açabilir.</p>
<p>Devlet vatandaşına eşit davranmak, din-dil-irk- mezhep-sosyal statü ayırımı yapmamak zorundadır; çünkü Devletin bir dini yoktur. Bu nedenle de dinin devlet işlerinden, hukuk sistemlerinden ayrılması demokrasinin en temel koşuludur.</p>
<p>Tarihin başlangıcından günümüze ülkelerin egemenlik yapıları yönetimlerinin temelindeki iradenin kaynağına göre sınırlandırılmıştır. Ülke yönetimindeki iradenin kaynağını kişilerin sahip olduğu durumlarda ‘‘monarşi”, kaynağın dinsel olduğu durumlarda “teokrasi”, kaynağın bilim ve akla dayandığı durumlarda ise “laik devlet düzeni” ortaya konulmuştur.</p>
<p>Laiklik, özellikle Katolik Hıristiyanlığın etkili ya da egemen olduğu ülke ve dillerde kullanılmış bir kavramdır. Laiklik kavramı ağarıklı olarak 1790’lardan sonra Fransa’da başlamış ve özellikle Katolik olan ve Fransızca konuşulan ülkelerde ve topluluklarda etkili olmuştur. ‘‘Laiklik’’ kavramı Müslüman Araplar arasında da “Sekülarizm” kavramından daha çok kullanılmıştır. Örneğin: Libya, Cezayir, Tunus, Lübnan. Ürdün ve Filistin’de (en yoğun Tunus ve Suriye’de) tanınıp kullanılmaktadır.</p>
<p>Laik devletin gelişmesi; 15.yüzyıldan başlayıp toplumda giderek egemenlik kazanan yeni ekonomik ve toplumsal ilişkiler ile bilim ve teknolojideki hızlı gelişmeler, önce 16. Yüzyıldaki Hıristiyan (Protestan) reformunu yaratmış ve sonunda 17. ve 18. yüzyıllardaki aydınlanma düşüncesiyle noktalanmıştır. 18. yüzyıl, toplumda egemen olan yeni güçler ve onların ideolojisi doğrultusunda bir yandan mutlak monarşilere son verirken, bir yandan da devletin dinsel etkilerden arınmasına imkan sağlamıştır.</p>
<p>Sözgelimi din ve devlet işlerini birbirinden ayırarak kiliseyi denetim altına alan 1789 Fransız Devrimi’yle onun ürünü olan ‘‘İnsan ve Yurttaş hakları Bildirgesi’’, ‘‘dinsel inançlar da dahil, hiç kimseye düşüncelerinden ötürü karışılamaz’’ diyerek Laikliğin temeli olan düşünce ve vicdan özgülüğünü yasallaştırmıştır.</p>
<p>Batı dünyası, engizisyonun insanları kavurduğu Ortaçağ’dan sonra yapılan laikleşme hareketleriyle birlikte, Kilise’nin hakimiyetinden kurtularak akıl ve bilimin buyruğuna girmiş ve hızla gelişerek bugünün bilgi çağına ulaşmasını bilmiştir. Daha açık ifadeyle; çağdaş Batı demokrasileri, bu Laikleşme çerçevesinde bugünkü başarılı noktalarına ulaşabilmişlerdir.</p>
<p>İslam dini de yalnız ibadetle ilgili kurallar kaymamış, toplum yaşantısını düzenleyen özel hukuk ilişkilerine de yer vermiştir. Şeriatın dünya bağlamında;Aile Hukuku, Borçlar, Mal ve Usul Hukuku, Ceza Hukuku ve Miras Hukuku, alanlarında bir dizi hükümleri bulunmaktadır.</p>
<p>Ülkemizde “Laiklik” düşüncesini ilk kez tanımlayan ilk basımevi kurucusu İbrahim Müteferrika’ dır. 1730’larda Padişah I. Mahmut Müteferrika’ ya “küffarın ekser zamanda galebesine ve ehl-i İslamın mağlubiyetine sebep nedir? Araştır, bildir” buyurmuş. Müteferrika’ da “ Milletlerin Düzeni Üzerine Düşünce Yolları “ adlı eserinde başka nedenlerle birlikte şu noktayı da belirtmiştir “ Günümüzde artık devletler dinden ve gelenekten gelen esaslara göre değil, akıl ve bilim ilkelerine göre yönetilmektedir.”</p>
<p>Devlet yönetiminde Şeriatın egemen olup olmaması tartışmaları Tanzimat’la başlamış ve Yeni Osmanlılar Kuran’ın her konuyu kapsayamayacağını ayrımsayabilmişlerdir.. Daha sonraları bu tartışmalara İttihat ve Terakki Cemiyeti üyeleri Jön Türkler de katılmışlardır. Örneğin, Dr. Abdullah Cevdet şeriat düzeni yerine laik bir düzenin alınmasını sağlık vermiştir. Hatta daha ileri giderek; geleceğin Türkiye’si’ni medreselerin, tekke ve zaviyelerin kapatıldığı, muskacılığın ve üfürükçülüğün yasaklandığı, fesin kaldırıldığı, tüm yasaların günün gereksinimlerine göre yeniden düzenlendiği, tek kadınla evlenilen bir ülke olarak düşlemiştir.</p>
<p>Osmanlı İmparatorluğu’nda aydınlanma dönemi diye bir kesit göstermek güçse de, batılılaşmanın hangi yolla yapılacağı Batıcılar Türkçüler ve İslamcılar arasında ayrılıklara neden olmuştur. Aydınlanmacı ve ileri düşüncelerin önderleri arasında yer alanlar; Şinasi, Münif Paşa Ali Suavi, Namık kemal, Ahmet Mithat, Ziya Paşa, Prens Sabahattin ve Tevfik Fikret’dir. Osmanlı aydınlarının hiçbiri de açık ve net olarak laikliği savunmamış hep üstü kapalı değinişlerdir. Osmanlı Devleti’nde laiklik ile ilgili tüm gelişmeler, İslamın monolitik toplumsal ve siyasal düzen anlayışını tehdit ettiği için dini çevrelerin şiddetli muhalifleriyle karşılaşmışlardır. I. Meşrutiyet’ te anayasa görüşmelerine bu nedenle direnç gösterilmiş, II. Meşrutiyet’ in ilanından sonra da Meclisin yasama yetkisi şeriat yanlıları ile dinsel düzen karşıtları arasında çatışmalara sebep olmuştur. Şeriat yanlıları, Hıristiyan ve Musevilerin de bulunduğu bir meclisin yasama etkinliklerinde bulunamayacağını Tanrı’ ya ait olan bir yetkinin, O’ nun kullarınca kullanılmasının en büyük dinsizlik olduğunu söylemişlerdir.</p>
<p>İttihat ve Terakki de iktidarda olduğu dönemlerdedinde reformu gerçekleştirmeye çalışmış, sonuç alamamıştır. Sonuç olarak öyle bir yere gelinmişti ki ne düşünsel ne de ekonomik açıdan Osmanlı’nın durumu iç açıcı değildi, Osmanlı’nın teokratik-monarşik yapısı toplum gelişimini engellemiş, çağdaş uygarlık düzeyi yakalanamamıştı.</p>
<p>Toplumumuzda, Tanzimat’tan beri Batılılaşma, din kurallarının yerine dinsel olmayan,akılcı kuralların konulması olarak anlaşılmıştır. Din geri kalmanın nedeni olarak görülünce gerilemenin önüne ancak akılcı biçimde düşünülerek geçilebilirdi. Akılcı düşünce özünde de tartışma yatıyordu. Bunun içinde öncelikle ulusal bağımsızlığın kazanılması ve özgür düşüncenin temellerinin atılması gerekmiştir.</p>
<p>Türkiyede ancak hilafetin kaldırılmasından sonra, Mecliste din ve devlet ayrımı teklifi tartışılmaya başlamıştır. 20 Nisan 1924 tarihli Anayasanın ikinci maddesinde “Türkiye Devleti’nin dini din-i İslamdır” ibaresi kullanılmıştır. Anayasada bu ve onunla ilişkili bazı maddelerin çıkarılması için 1928 yılına kadar beklemek gerekmiştir. Böylece devletin dini olduğu maddesi çıkarılmıştır. Hilafetin kaldırılmasından ve Osmanlı hanedanının yurt dışına gönderilmesinden sonra hiçbir Müslüman ülkenin hilafeti canlandırmaya çalışmaması ilginçtir.<br />
Cumhuriyet döneminde atılan ilk önemli laiklik adımları, 4 Mart 1924’te Halifelik ve Şeriye ve Evkaf Vekaleti’nin kaldırılması, eğitimde ve sonra da yargıda birliğin sağlanmasıdır. Bunları ileriki yıllarda halka şapka giydirilmesi, tarikat ve tekkelerin yasaklanması, Batı yasalarının benimsenmesi gibi başka adımlar izlemiştir nihayet 5 Şubat 1937’de 3115 sayılı Kanun’ la gerçekleştirilen değişiklik, laikliği bir anayasa ilkesi haline getirmiştir. Diyanet İşleri kavramı ise Ziya Gökalp tarafından ortaya atılmıştır. İnanç ve ibadetlerle ilgili işlemlerin yönetimi Diyanet İşleri Başkanlığı’na özgü bir alan olarak sürmüştür.</p>
<p>Türkiye Cumhuriyeti laik bir devlettir. Yani, ülke yönetiminde pozitif bilimin ve toplumsal gereksinimlerin gösterdiği doğrultuda, akılcı kuralları temel alan devlettir. Bu kurallar arasında dinsel zorlamalar yoktur. Çünkü dinsel kurallar ancak ibadet, Tanrı’ ya yakarış ve tapınma konularında geçerlidir. İnananla Tanrı arasında söz konusudur. Vicdan özgürlüğü denilen kavram da işte bu inanç özgürlüğüdür. Ancak, burada şunun altını çizmek gerekir. Laiklik dinin yaşamdan soyutlanması anlamını taşımamaktadır.</p>
<p><em>1982 tarihli Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda şu cümleler yer almaktadır:</em></p>
<p>“Madde 2 &#8211; Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı. Atatürk Milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.”</p>
<p>Türk Devriminin temeli olan ulusal bağımsızlık ilkesi, düşünce ve inanç bağımsızlığı ve özgürlüğü demek olan laiklikle özdeştir. Boş inançların, dinsel baskıların dogmatik zincirleriyle aklın bağlandığı yerde ulusal bağımsızlığın düşü bile kurulamaz. Bunun gibi inançların yönetiminde bilim de yapılamaz. Öyleyse laik düşünüş ve davranış olmadan demokratik bir hukuk devleti de kurulamaz toplumsal adalet de gerçekleştirilemez. Kısaca, laiklik Atatürkçü düşünüşün ve Türk Devriminin genel niteliğidir.</p>
<p>Tarihimizin en büyük dönüşümlerinden birini oluşturan Cumhuriyet’in ilanı, özgürlük, demokrasi ve çağdaşlık gibi kavramlarla ülkemiz insanına yeni bir dönemin kapılarını açmıştır.<br />
Çağdaş uygarlığın temel felsefesinde, bireyin özgürlüğü ve kendi geleceğini belirleme hakkı vardır. Bu temel felsefeyi özümseyen Büyük Atatürk, bireyin, üzerindeki dini baskılardan kurtarılarak özgür olmasını ve yaratıcı gücünü ülke ve insanlık yararına kullanmasını sağlayacak yapısal dönüşümü gerçekleştirmiştir.<br />
Yapısal dönüşümün temelini, laiklik ilkesinin benimsenmesi oluşturmuştur. Dünya yaşamını din kurallarının etkisinden kurtarıp bilim ve aklın egemenliğine bırakan laiklik ilkesi, çağdaş dünyanın vazgeçilmez temellerinden biridir.<br />
Laiklik, Atatürkçü düşünce sisteminin özünü oluşturan akılcı ve bilimsel yaklaşımın ayrılmaz parçası ve zorunlu sonucudur. Ulusumuzu çağdaş düşünce sistemi ve evrensel bakış açısına kavuşturan Atatürk devrimlerinin büyük bölümü laik devlet düzeninin kurulmasıyla sağlanabilmiştir.</p>
<p>Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan başlayarak çok kısa süre içinde gerçekleştirilen Atatürk devrimleri bağlamında, başta Medeni Kanun olmak üzere çağdaş ülkelerin hukuk sistemini temel alan birçok yasanın kabulüyle laiklik yönündeki atılımlar pekiştirilmiştir. Bu çağdaş atılımlar, Türkiye Cumhuriyeti’nin eğitim, hukuk, kültür, ekonomi, siyaset ve diğer alanlarda yeniden yapılanmasına olanak sağlamıştır.</p>
<p>Atatürkçü düşünce sisteminde laiklik, yalnızca din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasını öngören bir ilke değil, aynı zamanda dünya sorunlarına akılcı ve bilimsel bakış açısı getiren bir yaşam biçimidir.<br />
Türkiye Cumhuriyeti’ne demokratik, sosyal hukuk devleti olma özelliği kazandıran laiklik, her dine ve mezhebe bağlı bireylerin eşit haklara sahip olduğu, insan haklarına saygılı bir toplum düzeni gerektirmektedir. Laik düzende herkes vicdan, dini inanç ve düşünce özgürlüğüne sahiptir. Kimse, ibadete, dini törenlere katılmaya, dini inancını ve düşüncesini açıklamaya zorlanamaz; dini inancından ve düşüncesinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz. Yine hiç kimse, Devletin sosyal, ekonomik,siyasal ya da hukuksal temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandıramaz; dini, din duygularını ya da dince kutsal sayılan şeyleri, siyasal ya da kişisel çıkar sağlamak amacıyla kötüye kullanamaz. Demokrasinin temelini oluşturan laiklik olmadan, din ve vicdan özgürlüğünden kesinlikle söz edilemez.<br />
İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nde belirlenen haklara sahip uygar bir toplum olmak, laikliğin yalnızca Anayasa’da tanımlanmasıyla kalınmayıp, yaşamın her alanında benimsenmesiyle olanaklıdır.</p>
<p>Türk toplumu için böylesine yaşamsal değeri olan laiklik ilkesini bugünkünden farklı biçimde uygulamak ve yorumlamak, Atatürk’ün öncülüğünde başlatılan ve günümüzde de sürdürülen Aydınlanma Devrimine büyük zarar verir. Atatürk devrimlerinin temel ereği çağdaşlaşmanın vazgeçilmez koşulu olan laikliğin, doğmalarla bağdaşmayan ve onları reddeden niteliği; sorgulayan, eleştirel düşünen ve aklı önemseyen çağdaş yurttaşların yaratılmasında önemli rol oynamıştır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.inkilap.info/ataturkculuk/temel-ilkeler/laiklik-ilkesi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>29</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
