<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İnkılap Tarihi &#187; Temel İlkeler</title>
	<atom:link href="http://www.inkilap.info/category/ataturkculuk/temel-ilkeler/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.inkilap.info</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Sat, 29 Oct 2011 09:25:56 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3</generator>
		<item>
		<title>Atatürkçü Düşüncenin Evrensel Değeri</title>
		<link>http://www.inkilap.info/ataturkcu-dusuncenin-evrensel-degeri</link>
		<comments>http://www.inkilap.info/ataturkcu-dusuncenin-evrensel-degeri#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 10 Aug 2007 05:49:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Temel İlkeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.inkilap.info/?p=184</guid>
		<description><![CDATA[Atatürkçülük, gerçek içeriğiyle anlaşıldığı zaman, bu izmin, Mustafa Kemal Atatürk zamanındaki yol gösterici, bütünleştirici ve toplumu yeni hedeflere doğru seferber edici niteliklerinin, 2000’ler Türkiyesi ile birlikte tüm ezilen uluslar açısından da sürdüğü açıkça görülür. Atatürk’ün büyüklüğü tarihi yapan insanlardır anlamında değil, yüzyılımızın üçte birinde dünyanın tarihsel gelişiminin gereklerini Asya ve Afrika’nın burjuva-ulusal kurtuluş hareketinin öteki [...]<p><a href="http://www.inkilap.info/ataturkcu-dusuncenin-evrensel-degeri">Atatürkçü Düşüncenin Evrensel Değeri</a> is a post from: <a href="http://www.inkilap.info">İnkılap Tarihi</a></p>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p></p><p>Atatürkçülük, gerçek içeriğiyle anlaşıldığı zaman, bu izmin, Mustafa Kemal Atatürk zamanındaki yol gösterici, bütünleştirici ve toplumu yeni hedeflere doğru seferber edici niteliklerinin, 2000’ler Türkiyesi ile birlikte tüm ezilen uluslar açısından da sürdüğü açıkça görülür. Atatürk’ün büyüklüğü tarihi yapan insanlardır anlamında değil, yüzyılımızın üçte birinde dünyanın tarihsel gelişiminin gereklerini Asya ve Afrika’nın burjuva-ulusal kurtuluş hareketinin öteki bütün önderlerinden daha iyi kavramış ve buna göre davranmış olmasındadır.</p>
<p><span id="more-185"></span>Tam bu noktada, Kemalist ideolojinin evrenselliği de ortaya çıkmaktadır.Sorun yalnız mazlum milletler sorunu değildir. Aynı zamanda tüm Batı dünyasını da ilgilendiren bir sorundur: Acaba, Mustafa Kemal Atatürk’ün Atatürkçülüğü, Batı’nın uzun yıllarda geçirdiği aşamaları Türkiye’nin kısayoldan atlamasını sağlayacak mıdır?</p>
<p>Bu sorun siyasal bilimler açısından da yaşamsal bir öneme sahiptir. Ülkemizde, Isparta dağlarındaki çobana cumhurbaşkanlığı yolunu açan; köy çocuklarından dünya çapında yazarlar, sanatçılar çıkmasını sağlayan eğitim sisteminin temelinde Atatürkçülük vardır.</p>
<p>Bugün tekrar hortladığına tanık olduğumuz bazı hastalıkları, çok daha sınırlı bütçe olanaklarına sahip bulunduğumuz Cumhuriyetin ilk yıllarında tamamen ortadan kaldırmayı mümkün kılmış olan sağlık politikaları Atatürkçülüğün eseridir. Kısacası, endüstrileşmenin ilk basamaklarında bulunan ülkemize özgü bir sosyal devlet anlayışı doğrultusundaki ilk ve önemli adımlar, Atatürkçülük sayesinde atılabilmiştir.</p>
<p>Kendisini hiç bir felsefe doktrini ile sınırlamayan Atatürk’ün idealist, yani ülkücü; ülkücü olduğu kadar yararcı olduğu söylenebilir. Bu neden ile, Atatürkçülüğü felsefî yönden ifade edecek en uygun terim özgürlükçü demokrasinin de temeli olan çoğulculuk olabilir.</p>
<p>Demokrasi, itiraz temellidir. Eleştirel akılcılığa yaslanır. Hiçbir görüş, inanç ve tutum tartışma dışı sayılamaz. Kimsenin eleştiriden ve tartışmadan vazgeçme lüksü yoktur. Çünkü eleştiri, tartışma kamu ahlakına girer, toplum yararınadır, ödevdir. Bireysel ahlakın alanına giren bir hak değildir. Haktan vazgeçilebilir, ama ödevden vazgeçilemez.</p>
<div id="crp_related"><h3>Benzer Yazılar:</h3><ul><li><a href="http://www.inkilap.info/bir-cagdaslasma-ideolojisi-ataturkculuk" rel="bookmark" class="crp_title">Bir Çağdaşlaşma İdeolojisi: Atatürkçülük</a></li><li><a href="http://www.inkilap.info/alti-okun-anlami" rel="bookmark" class="crp_title">Altı Okun Anlamı</a></li><li><a href="http://www.inkilap.info/kadin-haklarinin-taninmasi" rel="bookmark" class="crp_title">Kadın Haklarının Tanınması</a></li><li><a href="http://www.inkilap.info/milli-egitim" rel="bookmark" class="crp_title">Milli Eğitim</a></li><li><a href="http://www.inkilap.info/ataturk%e2%80%99un-cagdaslik-anlayisi" rel="bookmark" class="crp_title">Atatürk’ün Çağdaşlık Anlayışı</a></li></ul></div><p><a href="http://www.inkilap.info/ataturkcu-dusuncenin-evrensel-degeri">Atatürkçü Düşüncenin Evrensel Değeri</a> is a post from: <a href="http://www.inkilap.info">İnkılap Tarihi</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.inkilap.info/ataturkcu-dusuncenin-evrensel-degeri/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Devrimcilik İlkesi</title>
		<link>http://www.inkilap.info/devrimcilik-ilkesi</link>
		<comments>http://www.inkilap.info/devrimcilik-ilkesi#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 10 Aug 2007 05:48:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Temel İlkeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.inkilap.info/?p=183</guid>
		<description><![CDATA[Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyetinde, meydana getirilen siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel değişimlerin tümünü kapsayan devrimcilik, 5 Şubat 1937 de anayasamıza girmiş ve Cumhuriyetimizin temel niteliklerinden biri olmuştur. Türk devriminin amacı, öncelikle Türk devletini,Türk toplumunu çağdaş hale getirmektir. Bu çağdaşlaştırma hareketi evrensel değerlerin alınmasıyla birlikte ulusal değerlere de sahip çıkma anlamındadır. Atatürk’ün devrimcilik anlayışı durağan olmayıp, [...]<p><a href="http://www.inkilap.info/devrimcilik-ilkesi">Devrimcilik İlkesi</a> is a post from: <a href="http://www.inkilap.info">İnkılap Tarihi</a></p>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p></p><p>Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyetinde, meydana getirilen siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel değişimlerin tümünü kapsayan devrimcilik, 5 Şubat 1937 de anayasamıza girmiş ve Cumhuriyetimizin temel niteliklerinden biri olmuştur.</p>
<p>Türk devriminin amacı, öncelikle Türk devletini,Türk toplumunu çağdaş hale getirmektir. Bu çağdaşlaştırma hareketi evrensel değerlerin alınmasıyla birlikte ulusal değerlere de sahip çıkma anlamındadır.</p>
<p>Atatürk’ün devrimcilik anlayışı durağan olmayıp, sürekli ileriye gitmeyi hedef almaktadır ve dünyadaki bilimsel, düşünsel ve siyasal gelişmelere karşı her türlü dogmatizmden uzak kalmak anlamını taşır. Atatürk bu konu hakkında Afet İnan’a şunları yazdırmıştır.</p>
<blockquote><p>Bu koyduğumuz prensipler, bugünün icaplarına göre milletimizin medeniyet yolunda gelişmesi için faydalı bulduklarımızdır. Ancak sosyal bünye daima gelişen ve tekamül’e yönelmesi zaruri olan bir durumdadır. ilim ve teknik ise her an yeniliklere, icatlara açıktır. İşte bu durum karşısında insanların istek ve ihtiyaçları hem maddî hem manevî sahada daima çoğalan bir şekilde gelişir.</p></blockquote>
<p>Birbirini bütünleyen ve tamamlayan altı ok içinde, devrimcilik ilkesi en farklı ilkedir. Bunun iki nedeni vardır: Birinci neden, devrimcilik teriminin ilk önce inkılâpçılık biçiminde iken sonradan dilde özleşme ile birlikte devrimcilik olmasıdır. Biraz aşağıda belirtildiği gibi, aslında bu Atatürk’ün anlayış ve isteğine uygun bir değişiklik olmakla beraber, birçok sorunlar da yarattı. İkinci neden ise, devrimcilik ilkesinin bütün öteki ilkeler gibi mevcut durumu belirleyen saptayıcı bir özelliğinin yanında, değişmeyi ve geleceği de kapsayıcı ikinci bir dinamik anlamının bulunmasıdır.</p>
<p>Önce çok kısaca, devrimcilik ilkesinin son özelliğinin ikili anlamına işaret etmek doğru olur. Birinci anlamda devrimcilik, mevcut yapının, yani gerçekleştirilmiş bulunan, Laik, Devletçi, Milliyetçi, Halkçı, Devrimci Türkiye Cumhuriyeti’nin korunması amacını taşıyordu. Bu anlamı ile, Türk Devrimi’nin geriye dönüşünü engelleyici bir koruma işlevi yapıyordu. İkinci anlamda devrimcilik ise, Türk Devrimi’ni, temel ilkeleri yönünde ileri götürme görevini içeriyordu. Bir başka deyişle, yalnız elde bulunanın ve gerçekleştirilenin korunmasıyla yerinilmeyecek, Türk Devrimi, zamanın gereklerine ve çağdaş gelişmelere göre, temelinde yatan ilkeler doğrultusunda daha da ileriye götürülecekti.</p>
<p>1935 yılında gözden geçirilerek yeniden kabul edilen programdaki devrimcilik ilkesi ilginçtir. Olumlu tanımdan önce olumsuz tanımla işe başlar:</p>
<p>“Parti, Devlet yönetiminde önlemler  bulmak için aşamalı ve zamanla olgunlaşmacığı bekleyen ilkelere kendini bağlı tutmaz. Parti, ulusumuzun birçok fedakarlıklarla yaptığı devrimlerden doğan ve gelişen eden ilkelere bağlı kalmayı ve onları savunmayı esas tutar”. (CHP, 1935-a: 59).</p>
<p>Program önce, devrimcilik ilkesinin, yavaş yavaş ve evrimci bir biçimde davranış için gerekçe yapılamayacağını vurgulayarak işe başlıyor. Ardından da, devrimlerden doğan ve değişen ilkelerden söz ederek, günün koşullarına göre gelişen bir devrimcilik anlayışını vurguluyor.</p>
<p>Sonuç olarak Atatürk’ün devrimcilik ilkesi çağımızdaki gelişmenin gereği olan aydınlanma ve endüstrileşmeyi bunalıma yol açmaksızın hızlandırırken, bu devrimin de ötesindeki ve çağdaş uygarlık düzeyinin üstündeki üretim biçimine ve ilişkilerine toplumu önceden hazırlamaya, zorunlu olmayan evreleri bilimsel, teknolojik ve siyasal atılımlarla aşarak, o yöndeki toplumsal dönüşüm sürecini kısaltmaya çalışır.</p>
<div id="crp_related"><h3>Benzer Yazılar:</h3><ul><li><a href="http://www.inkilap.info/alti-okun-anlami" rel="bookmark" class="crp_title">Altı Okun Anlamı</a></li><li><a href="http://www.inkilap.info/bir-cagdaslasma-ideolojisi-ataturkculuk" rel="bookmark" class="crp_title">Bir Çağdaşlaşma İdeolojisi: Atatürkçülük</a></li><li><a href="http://www.inkilap.info/milliyetcilik-ilkesi" rel="bookmark" class="crp_title">Milliyetçilik İlkesi</a></li><li><a href="http://www.inkilap.info/ataturkculugun-bir-ideoloji-olarak-degeri" rel="bookmark" class="crp_title">Atatürkçülüğün Bir İdeoloji Olarak Değeri</a></li><li><a href="http://www.inkilap.info/ataturk%e2%80%99un-cagdaslik-anlayisi" rel="bookmark" class="crp_title">Atatürk’ün Çağdaşlık Anlayışı</a></li></ul></div><p><a href="http://www.inkilap.info/devrimcilik-ilkesi">Devrimcilik İlkesi</a> is a post from: <a href="http://www.inkilap.info">İnkılap Tarihi</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.inkilap.info/devrimcilik-ilkesi/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Devletçilik İlkesi</title>
		<link>http://www.inkilap.info/devletcilik-ilkesi</link>
		<comments>http://www.inkilap.info/devletcilik-ilkesi#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 10 Aug 2007 05:47:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Temel İlkeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.inkilap.info/?p=182</guid>
		<description><![CDATA[Ekonomik etkinliklere devletin karışması, Türkler için hiçbir şekilde yeni bir deneyim değildi. Birinci Dünya Savaşı,sırasında, milli iktisat adı altında denenmişti; 1930’larda bu terime çekidüzen verilmiş ve devletçilik adını almıştı. Ancak temel özellikler uygulamada aynı kalmıştır: Yol göstererek ve zayıflığı nedeniyle kendisinin alayacağı ekonomik önlemleri gerçekleştirerek, özel sektörün büyümesine ve olgunlaşmasına yardım etmek. Devletçilik, Cumhuriyet Halk [...]<p><a href="http://www.inkilap.info/devletcilik-ilkesi">Devletçilik İlkesi</a> is a post from: <a href="http://www.inkilap.info">İnkılap Tarihi</a></p>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p></p><p>Ekonomik etkinliklere devletin karışması, Türkler için hiçbir şekilde yeni bir deneyim değildi. Birinci Dünya Savaşı,sırasında, milli iktisat adı altında denenmişti; 1930’larda bu terime çekidüzen verilmiş ve devletçilik adını almıştı. Ancak temel özellikler uygulamada aynı kalmıştır: Yol göstererek ve zayıflığı nedeniyle kendisinin alayacağı ekonomik önlemleri gerçekleştirerek, özel sektörün büyümesine ve olgunlaşmasına yardım etmek.</p>
<p>Devletçilik, Cumhuriyet Halk Fırkası’nın 1931 yılında kabul ettiği altı temel ve değişmez ilkeden biri oldu ve 1937’de Anayasa’ya da girdi. Bu altı ilke içinde, Atatürkçülük ideolojisini ve dolayısıyla onun ekonomik siyasetini tanımladığı için Devletçilik üzerinde biraz durmakta yarar vardır. 1935 Kongresi tutanakları şöyle demektedir:</p>
<p>“Temel ilkelerimizden biri, Türkiye Cumhuriyeti halkını çeşitli sınıflardan oluşan bir topluluk olarak değil, Türk halkının bireysel ve toplumsal hayatı için gerekli olan işbölümü uyarınca çeşitli meslekler ayrılmış bir topluluk olarak kabul etmektir. “</p>
<p>“Çiftçiler, zenaatkarlar, emekçiler ve işçiler, serbest meslek sahipleri, sanayiciler, tüccarlar ve memurlar Türk toplumunu oluşturan esas çalışma gruplardır. Bu gruplardan her birinin yaptığı iş, diğerlerinin ve toplumun hayatı ve saadeti için vazgeçilmezdir.”</p>
<p>“Bu ilke doğrultusunda Fırkamızın hedefleri, sınıf çatışması yerine toplumsal düzeni ve dayanışmayı gerçekleştirmek, menfaatler arasında uyum sağlamaktır. Kazançlar, yetenek ve yapılan işin miktarıyla orantılı olmalıdır.”</p>
<p>“Özel teşebbüs ve faaliyeti temel bir fikir olarak kabul etmekle birlikte, esas ilkelerimizden biri, milleti ve ülkeyi en kısa zamanda refaha kavuşturmak amacıyla Devletin, özellikle ekonomi alanında, milletin genel ve hayati çıkarlarının söz konusu olduğu konularla ilgilenmesini sağlamaktır.”</p>
<p>“Devletin ekonomik işlerdeki rolü, özel teşebbüsleri teşvik etmenin yanı sıra bunları bizzat gerçekleştirmek ve aynı zamanda yapılan çalışmaları düzenlemek ve denetlemek şeklinde olacaktır. “</p>
<p>“Devletin ekonomik işleri üstlenme kararlılığı, milletin en büyük umumi menfaatine dayanmaktadır. Eğer zorunluluk yüzünden Devletin aktif olarak işletme kararı verdiği bir teşebbüs özel müteşebbislerin elinde bulunursa, bu teşebbüse el konması, her seferinde, çıkarılacak bir yasa uyarınca yapılacak ve burada özel teşebbüsün uğradığı kaybı devletin ne şekilde tanzim edeceği belirtilecektir. Uğranılan kayıp tespit edilirken, gelecekteki muhtemel kazançlar dikkate alınmayacaktır.”</p>
<p>Türkiye’de ekonominin bugünkü yapısını belirleyen başlıca gelişmelerden biri, kuşkusuz 1930’larda uygulanmaya başlayan devletçi ekonomi politikasıdır. Devletçilik, 1930’lu yılların kendine özgü toplumsal ve ekonomik koşullarında Türkiye’nin toplumsal ihtiyaçlarına cevap veren, ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmasına ve gelişmesine olanak veren bir politik uygulamadır.</p>
<p>Aslında devletçilik, devlet yetkilerinin artması, genişlemesi, kamu hizmet ve etkinliklerinin yayılması demektir. Devletçilik, bir tür devlet müdahalesi, daha önce devlet faaliyet alanına girmeyen konularda, kamu yararı nedeni ile devletin bu alana karışması, katılması, müdahalesi demektir.</p>
<p><strong>Devletçilik dar ve geniş olmak üzere iki anlamda kullanılır:</strong></p>
<p>Dar anlamda devletçilik, devletin ekonomik alanda doğrudan doğruya müdahalesini öngören sistemi anlatmaktadır.</p>
<p>Türkiye’de devletçilik geniş anlamda kullanılmıştır. Bu anlamda devletçilik, ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmanın temel etkeni, ivme kazandırıcı gücü olarak ele alınmış ve özellikle bu ilkenin memleketteki uygulaması için ne gibi yollar tutulacağı üzerinde durulmuştur. Bu açıdan devletçilik şöyle tanımlanmıştır:</p>
<p>“Kişinin çalışması esas olmakla beraber, mümkün olduğu kadar az zaman içinde milleti refaha kavuşturmak ve memleketi geliştirmek için, milletin genel ve yüksek menfaatlerinin icap ettirdiği işlerde, özellikle ekonomik alanda devleti fiilen alakadar etmek mühim esaslarımızdandır.”</p>
<p>Böylece devletin ekonomik işleri, planlı bir şekilde yürütmesi ilkesi de bu tanıma uygun olarak ele alınmıştır. Günümüzde bu tür uygulamalar için daha çok karma ekonomi deyimi kullanılıyorsa da, Atatürk’ün koyduğu temel ilke, devletin ekonomi alanında programlı, planlı hareket etmesinin zorunlu olduğunu belirlemektir. Bu yüzden Atatürk, Türkiye’de uygulanan devletçilik sistemi için “Türkiye’nin gereksinimlerinden doğmuş ve Türkiye’ye özgü bir sistemdir” diyerek Türkiye’de uygulanacak ekonomik sistem için karma ekonominin yanı sıra liberalizm ve sosyalizm benzetmelerinin yapılmasına engel olmak istemiştir.</p>
<p>Devletçiliğin bizdeki uygulaması ekonomik alanda ulusal gelirin artması, halkın refahının yükselmesi gibi başarılı sonuçlara ulaşılmasına olanak vermiştir. Bunları şu şekilde özetlemek mümkündür:</p>
<p><strong>1-</strong> Uzun süreden beri devam eden savaş, ayaklanma ve iç siyasal çekişmelerden dolayı geri kalmış bir sosyal ve iktisadî ülke konumuna gelmiş olan Türkiye, devletçilik uygulaması ile yeniden sosyal devlet olmayı başarmış ve sanayileşmeye yönelmiştir.<br />
<strong>2-</strong> Eğitici ve öğretici bir niteliği de bulunan devletçiliğimiz, teknik eleman açığının kapatılmasında önemli bir rol oynamıştır.<br />
<strong>3-</strong> Devletçilik, aynı zamanda çeşitli yönleri ile sosyal kalkınma imkanlarını da sağlamıştır.<br />
<strong>4-</strong> Devletçilik çeşitli yönleri ile sosyal refaha yönelik olmuştur. Özellikle geri kalmış bölgelerin kalkınmasına yardımcı olmuştur. Bu yönü ile bölgeler arası adaleti de sağlamaya çalışmıştır.<br />
<strong>5-</strong> Devlet işletmeleri, Türk çiftçisinin ürünlerini değerlendirmiş, destekleme alım fiyatları ile çiftçiye destek olmuştur. Sıkıntılı savaş yıllarında da tüketiciyi rahatlatmak için düzenleyici fiyatlarla mal satımını sağlamıştır.</p>
<div id="crp_related"><h3>Benzer Yazılar:</h3><ul><li><a href="http://www.inkilap.info/turkiye%e2%80%99de-devletcilik-uygulamalarina-genel-bir-bakis" rel="bookmark" class="crp_title">Türkiye’de Devletçilik Uygulamalarına Genel Bir Bakış</a></li><li><a href="http://www.inkilap.info/sanayi-alaninda-yapilan-yenilikler" rel="bookmark" class="crp_title">Sanayi Alanında Yapılan Yenilikler</a></li><li><a href="http://www.inkilap.info/izmir-iktisat-kongresi" rel="bookmark" class="crp_title">İzmir İktisat Kongresi</a></li><li><a href="http://www.inkilap.info/1924-anayasasi-ve-ozellikleri" rel="bookmark" class="crp_title">1924 Anayasası ve Özellikleri</a></li><li><a href="http://www.inkilap.info/milli-egitim" rel="bookmark" class="crp_title">Milli Eğitim</a></li></ul></div><p><a href="http://www.inkilap.info/devletcilik-ilkesi">Devletçilik İlkesi</a> is a post from: <a href="http://www.inkilap.info">İnkılap Tarihi</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.inkilap.info/devletcilik-ilkesi/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Halkçılık İlkesi</title>
		<link>http://www.inkilap.info/halkcilik-ilkesi</link>
		<comments>http://www.inkilap.info/halkcilik-ilkesi#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 10 Aug 2007 05:46:39 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Temel İlkeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.inkilap.info/?p=181</guid>
		<description><![CDATA[Milliyetçiliğin tabii sonucu olan halkçılık, çağdaş demokrasi prensibinin temelini teşkil eder. Halkçılığın tarifini yapmadan önce halk sözcüğü üzerinde durmak gerekir. Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre, halk sözcüksinin farklı tanımlarını yapmak mümkündür. Aynı ülkede yaşayan, aynı uyruktan olan insanlara halk denildiği gibi, ayrı ülkelerde yaşayan, aynı soydan gelenlere (Yahudi Halkı) ve aynı ülkede yaşayan farklı soylara [...]<p><a href="http://www.inkilap.info/halkcilik-ilkesi">Halkçılık İlkesi</a> is a post from: <a href="http://www.inkilap.info">İnkılap Tarihi</a></p>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p></p><p>Milliyetçiliğin tabii sonucu olan halkçılık, çağdaş demokrasi prensibinin temelini teşkil eder. Halkçılığın tarifini yapmadan önce halk sözcüğü üzerinde durmak gerekir. Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre, halk sözcüksinin farklı tanımlarını yapmak mümkündür.</p>
<p>Aynı ülkede yaşayan, aynı uyruktan olan insanlara halk denildiği gibi, ayrı ülkelerde yaşayan, aynı soydan gelenlere (Yahudi Halkı) ve aynı ülkede yaşayan farklı soylara da (Sovyetler Birliği) halk denmektedir. Bütün bunların yanında kabul gören bir başka tanımda; muayyen bir zaman ve yerde yaşayan insan topluluklarına halk denmektedir. Cumhuriyet dönemine kadar bizde halk yerine, ahali sözcüksi kullanılmaktaydı.</p>
<p>Ahali anlayışını yıkan Atatürk, Türkiye halkını şöyle tarif etmektedir. “Türkiye halkı, ırken, dinen ve kültürel olarak birleşmiş, birbirlerine karşılıklı hürmet ve fedakârlık hisleriyle doldurulmuş, gelecekleri ve menfaatleri ortak olan sosyal bir topluluktur”. Görüldüğü gibi Atatürk, herhangi bir ayırımcılığı kabul etmeyip, Türkiye’de yaşayan tüm insanları bir halk olarak kabul etmektedir.</p>
<p>Gerek modern, gerek eski devlet kuruluşlarında halk kütlelerinin varlığı esasına bakarak her toplulukta halkçılık rensibinin mevcut olduğunu sanmak yanlıştır. Tarihte devlet idaresindeki fonksiyonu şuurundan habersiz bir çok topluluklar bulunduğu gibi, zamanımızda bile halkçılığı, başka deyimle demokrasiyi boyuna tekrarladıkları halde icraatlarında bu ilkenin açığına düştüklerini ispatlayan devletler vardır.</p>
<p>Halk demokrasisi adı altında bireylerin her türlü özgürlüğünü elinden alan bu devletlerin sistemleri yakın zamanda birer birer çökmüştür. O halde halkçılığı iyi anlamak gerekmektedir.</p>
<p>Halkçılık “bireyler arasında hiç bir fark ayrılığı görmemek, topluluk içinde ayrıcalık kabul etmemek, halk adı verilen tek ve eşit bir varlık tanımak görüş ve tutumu” olarak tanımlanmaktadır. Halkçılık, halk devleti halk yönetimi, halkın kendi geleceğine hakim olması, yani siyasal demokrasi olarak kabul edilir. Türkiye’de halkçılığın ilk fikri tohumları Jön-Türkler döneminde ortaya atılmıştır. özellikle Celal Sahir’in yönetiminde Türk Ocağının bir organıolarak yayımlanan “Halka Doğru” dergisi bu konuda öncülük etmiştir. Solidarist bir programa sahip olan bu dergide Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura en önemli yazarlardı. “Bir manifesto niteliği taşıyan ve “Halka Doğru” başlıklı 5 sayı süren yazıyı Akçura yazmıştır. Buradaki Halkçılık, siyasal bir anlam taşımaz; daha çok halkın dertlerine eğilmek ve onları çözümlemek amacını güden romantik niteliği vardır.</p>
<p>Ziya Gökalp’in özellikle Osmanlıca’ya karşı halk lisanını savunması semeresini 1877 Meclisinde vermiştir. “Meclis-i Mebusan’da milletvekilleri kaba Türkçe denilen Öz Türkçe ile konuşmakta ve halk ile bütünleşmeyi ön planda tutmaktaydılar. 19. yüzyılın başlarında ise Türkçülük akımı ile Anadolu halkı ile aydınlar arasında yaygınlaşmaya başlamıştı. Birinci Dünya savaşı sırasında aydınlar arasında doğan halkçılık-köycülük düşüncesinden halkın mesut bir netice beklediği, halka doğru akımın bütün canlılığı ve hızıyla sürdüğü görülmekteydi.” Jön Türkler dönemindeki bu halkçılık hareketi, Tanzimat batıcılığına tepki, halkın idare edenler tarafından geri plana itilişine tepki ve Balkanlarda görülen “populüst” ve köycü akımlarının etkisi olarak değerlendirilebilir ama siyasal bir mahiyet taşıdığı söylenemez.</p>
<p>İşte Türkiye’de siyasal anlamda halkçılığı uygulamaya koyan Atatürk olmuştur. Atatürk Türk halkını Derne’de, Tobruk’ta, Çanakkale’de tanımıştı. Samsun’a çıktığında, Amasya’da, Erzurum’da, Sivas’ta fakir ve fedakar halk daima Atatürk’ün yanında olmuştur.</p>
<p>Atatürk, Halkçılığı, ilk defa T.B.M.M’ne verdiği tartışma neden olan önergesinde gündeme getirmiştir. Bir tür ihtilal bildirisi olan bu önergede, “Efendiler, bu esaslara müstenit olan bir hükümetin mahiyeti suhuletle anlaşılabilir. Böyle bir hükümet, hakimiyet-i milliye esasına müstenit halk hükümetidir” diyerek, siyasal anlamda halkçılığı açıkça bildirmiştir.</p>
<p>0 Ocak 1921’de kabul edilen ilk Anayasamızın 1.maddesinde “Hakimiyet bila kayd-ü şart milletindir. idare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir’denerek milli hakimiyet ilkesini Anayasa hükmü haline getirilmişti.</p>
<p>Yine Atatürk, 9 Ağustos 1923’de kurduğu siyasal partiye Halk Fırkası adını vererek, halkın aktif olarak siyasal hayata katılmasını arzulamıştır.</p>
<p>Ekim 1927’de toplanan, Cumhuriyet Halk Fırkası ikinci büyük kongresinde Halkçılık programına yer verilmişti. Bu programda; “irade ve hakimiyet kaynağı millettir. Bu irade ve hakimiyet’in, devletin vatandaşa ve vatandaşın devlete karşı vazifeleri tamamiyle yerine getirmek için kullanılması, partinin başlıca prensipleridir. Kanunlar önünde mutlak bir eşitlik kabul eden, hiç bir ferde, aileye, hiçbir sınıfa hiçbir cemaate imtiyaz tanımayan, yurttaşları halktan ve halkçı olarak kabul ederiz” denmiştir. Böylece halkçılığın, eşitlikçi niteliği de vurgulanmıştır.</p>
<p>Halkçılık daha sonra Türkiye Cumhuriyetinin temel niteliklerinden biri olarak Anayasalarımızda yer almıştır.<br />
Atatürk’e göre Halkçılık siyasal bir içerik taşımaktadır. Bu siyasal içerik egemenliğin kaynağı ile ilgilidir. Atatürk bu konuda; “Bizim görüşümüz -ki halkçılıktır- kuvvetin kudretin, egemenliğin, idarenin doğrudan doğruya halka verilmesidir, halkın elinde bulundurulmasıdır. Yine şüphe yok ki, bu dünyanın en kuvvetli bir esası, bir ilkesidir” demektedir. Bizim şekli hükümetimiz tam bir demokrat hükümettir diyen Atatürk, halkçılığı çağdaş demokrasi anlayışının uygulanması olarak kabul etmektedir.</p>
<p>Atatürk’ün Halkçılık anlayışı sınıf kavgasına karşıdır. Bu anlayış özellikle komünist rejimlerdeki gibi halkın proleterya-burjuva gibi sınıflara bölünmesini reddeder. Atatürk bu konudaki görüşlerini şöyle belirtmektedir.<br />
“Bizim nokta-i nazarlarımız, bizim prensiplerimiz cümlece malumdur ki, bolşevik prensipleri değildir ve bolşevik prensiplerini milletimize kabul ettirmek için de şimdiye kadar hiç düşünmedik ve teşebbüste bulunmadık. Bizim itikadımıza göre milletimizin temin-i hayat ve tealisi kendi kabileyet-i hazmiyesiyle mütenasip olan nokta-i nazarlardır. Fakat esas itibariyle tedkik olunursa bizim nokta-i nazarlarımız- ki halkçılıktır, kuvvetin, kudretin, hakimiyetin, idarenin, doğrudan doğruya halka verilmesidir”.</p>
<p>Halkçılık ilkesi, sadece komünizmin değil, halkı sürü gibi gören diktatörcü<a href="http://www.inkilap.info">,</a> şefçi, faşist kısacası tüm antidemokratik anlayış ve oluşumlara karşıdır.</p>
<p>Atatürk’ün halkçılık anlayışı ayırıcı değil, bütünleştirici bir niteliğe sahiptir. Bu anlayış sadece sınıf ve mesleki farklılıkları değil, bölgesel ve inanç farklılıklarını da aynı amaçlar etrafında birleştirmeyi amaç edinmiştir. Atatürk bu konudaki; “Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakya ve Makedonyalı, hep bir ırkın evlatları, hep aynı cevherin damarlarıdır” diyerek, ifade etmiştir. Böylece Türkiye içinde yaşayan halk, ümmetçilik aşamasından millet aşamasına eriştirilmiştir.</p>
<p>Halkçılık ilkesi, bütün toplum katmanlarını, birbirine eşit olarak kabul eder. Bu eşitlik, sadece ekonomik eşitlik anlamında değildir. Atatürk’ün halkçılık görüşlerinde girişim özgürlüğü  olacaktır, ve çalışan daha çok  kazanacaktır. Ama yasa önünde herkes eşit olacaktır. Atatürk bu konudaki görüşlerini şöyle belirtmiştir.<br />
“Ne olduğumuzu bilelim. Kurtulmak yaşamak için çalışan ve çalışmaya mecbur olan bir halkız. Bundan dolayı her birimizin hakkı vardır, yetkisi vardır. Fakat çalışmak sayesinde bir hakkı kazanırız. Yoksa arka üstü yatmak ve hayatını çalışmaktan uzak geçirmek isteyen insanların bizim toplumumuzda yeri yoktur. O halde Halkçılık toplum düzenini çalışmaya, hukuka dayandırmak isteyen bir toplum sistemidir”.</p>
<p>Atatürk’ün Halkçılık ilkesi toplumun ekonomik, sosyal ve kültürel yönden geliştirilmesini amaç edinmiştir.<br />
Osmanlı döneminde uzun süren savaşların da etkisiyle son derece yoksul düşen Türk halkı ilkel yöntemlerle sürdürdüğü tarım dışında, diğer sektörlerde faaliyet gösterememekteydi. 17 Şubat 1923 tarihinde İzmir-İktisat Kongresi’nin toplanması iktisadi bağımsızlığın, siyasal bağımsızlık kadar önemli olduğu anlamına gelmekteydi. Kongre’de; “Bu dakikada sami’lerim çiftçilerdir, sanatkârlardır, tüccarlardır ve amelelerdir. Bunların hangisi, yekdiğerinin muarızı olabilir. çiftçinin sanatkâra, sanatkârın çiftçiye ve çiftçinin tüccara ve bunların hepsine, yekdiğerine ve ameleye muhtaç olduğunu kim inkâr edebilir” diyen Atatürk açılan iktisadi savaşa tüm toplum katmanlarını çağırmıştır. Halkın ekonomik durumunu iyileştirmek için özellikle köylü üzerinde bir yük olan Aşar Vergisi 17 Şubat  1925 tarihinde kaldırılmış, 1927 ve 1929’da çıkarılan kanunlarla 711.000 hektar toprak dağıtımı yapılmıştır.</p>
<p>Cumhuriyet’ten önce, Türk halkı ekonomik açıdan olduğu gibi, sosyal, kültürel ve eğitim açısından da çok geri durumda bulunmaktaydı. “1920’lerin başında ancak y10’u okuma yazma bilen Türkiye’de toplam olarak 5.000 okul, 12.400 öğretmen ve 359.000 öğrenci vardı. öğrencilerin sadece 3.000’i yüksek eğitim kurumlarındaydı. Gene 1924 yılında yaklaşık 13 milyonluk nüfusa karşılık sadece 1.000 kadar doktor vardı. Sağlık hizmetlerinin geriliği ve yetersizliği, yaygın cahillik ve fakirlik nedeniyle sıtma, trahom, frengi, tifüs, tüberküloz gibi salgın hastalıklar büyük ölçüde işgücü ve refah kaybına yol açmaktaydı.</p>
<p>Yazı devriminin gerçekleştirilmesi, halkı bilgisizlikten kurtarmak amacını gütmekteydi. Yine açılan Millet Mektepleri aracılığı ile okul çağında olmayan büyüklere de okuma, yazma seferberliği başlatılmıştı. Bu okullarda 1.000.000’a yakın vatandaşa okuma-yazma öğretildi. Halkın kültürel düzeyini geliştirmek için Halkevleri ve köylerde Halk Odaları kuruldu.</p>
<p>Buralarda edebiyat, tiyatro, folklor, müzik, şiir, san’at olmak üzere çok önemli kültürel faaliyetler gerçekleştirildi. Yukarıdaki açıklamalardan da anlaşılacağı gibi, Atatürk’ün halkçılık anlayışı ulus egemenliği ve demokrasi ile sıkı sıkıya bağlı olmakla birlikte, halkın ekonomik, toplumsal ve  kültürel yönlerden çağdaşlaştırılması ülküsünü gütmektedir.</p>
<p>Sonuç olarak Atatürk’ün halkçılık anlayışı; devletin emrinde tebaa olan halkın yerine, halkın emrinde olan devlet anlayışını yerleştirme hedefidir.</p>
<div id="crp_related"><h3>Benzer Yazılar:</h3><ul><li><a href="http://www.inkilap.info/milliyetcilik-ilkesi" rel="bookmark" class="crp_title">Milliyetçilik İlkesi</a></li><li><a href="http://www.inkilap.info/alti-okun-anlami" rel="bookmark" class="crp_title">Altı Okun Anlamı</a></li><li><a href="http://www.inkilap.info/bir-cagdaslasma-ideolojisi-ataturkculuk" rel="bookmark" class="crp_title">Bir Çağdaşlaşma İdeolojisi: Atatürkçülük</a></li><li><a href="http://www.inkilap.info/turk-dilinin-gelismesi" rel="bookmark" class="crp_title">Türk Dilinin Gelişmesi</a></li><li><a href="http://www.inkilap.info/ataturk%e2%80%99un-dis-politika-anlayisi" rel="bookmark" class="crp_title">Atatürk’ün Dış Politika Anlayışı</a></li></ul></div><p><a href="http://www.inkilap.info/halkcilik-ilkesi">Halkçılık İlkesi</a> is a post from: <a href="http://www.inkilap.info">İnkılap Tarihi</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.inkilap.info/halkcilik-ilkesi/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>33</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Laiklik İlkesi</title>
		<link>http://www.inkilap.info/laiklik-ilkesi</link>
		<comments>http://www.inkilap.info/laiklik-ilkesi#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 10 Aug 2007 05:44:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Temel İlkeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.inkilap.info/?p=180</guid>
		<description><![CDATA[Laiklik akılcılık ilkesinin yaşama uygulanmasının zorunlu bir sonucu olarak ortaya çıkmış evrensel bir ilkedir. Laiklik, bilginin dogmalardan ve inanç kategorilerinden bağımsızlaşması demektir. Bilginin deney ve gözlemlerden kaynaklanmasını öngörür. Laiklik kelimesi değişik ve çelişkili anlamlarda kullanılan bir kelimedir. Dilimize Fransızca’dan “laic, laiquee” sözcüklerinden geçmiştir. Kökü ise Latince’den “laicus” ve Yunanca “laikos” dan gelmektedir. Laikos din adamı [...]<p><a href="http://www.inkilap.info/laiklik-ilkesi">Laiklik İlkesi</a> is a post from: <a href="http://www.inkilap.info">İnkılap Tarihi</a></p>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p></p><p>Laiklik akılcılık ilkesinin yaşama uygulanmasının zorunlu bir sonucu olarak ortaya çıkmış evrensel bir ilkedir. Laiklik, bilginin dogmalardan ve inanç kategorilerinden bağımsızlaşması demektir. Bilginin deney ve gözlemlerden kaynaklanmasını öngörür.</p>
<p>Laiklik kelimesi değişik ve çelişkili anlamlarda kullanılan bir kelimedir. Dilimize Fransızca’dan “laic, laiquee” sözcüklerinden geçmiştir. Kökü ise Latince’den “laicus” ve Yunanca “laikos” dan gelmektedir. Laikos din adamı niteliği ve yetkisini taşımayan kişi anlamı taşımaktadır. Laikos, halk anlamına gelen “laos” kelimesinden türetilmiştir. Türkçe’ye ‘‘halk’’ olarak çevrilmişse de gerçekte ‘‘avam’’ ya da ‘‘ahali’’ hatta ‘‘reaya’’ kavramlarına daha yakındır. Anlam itibariyle, dinsel olmayan; dine ait olmayan, din dışı unsurlara ait olandır. Osmanlılarda “La-dini’’ (dinsiz) kavramıyla da karşılanmıştır. Fakat, Tanrı tanınamazlık değildir.</p>
<p><strong>Laik Hukuk, dini olmayan, dini ilkelerden kaynaklanmayan hukuk demektir.</strong></p>
<p>Laik devlet ise, dini kurallara, dini ilkelere dayanmayan devlet anlamına gelir. Laik sözcüğü hukuk terimleri arasına Fransız Devrimi ile girmiştir. Laiklik, devletin din işlerine, dinin de devlet işlerine karışmamasıdır. Yani dini ve siyasal otoritelerin tamamen birbirinden ayrılmasıdır. Ülkede var olan din ve mezhepler karşısında, devletin tarafsız davranması, bunların hiçbirine, diğerinin aleyhtarı olacak şekilde özel ayrıcalıklar tanımaması, buna karşılık, dinin de nisbi de olsa, özerklik içinde ahlaki ve manevi hayatın düzenini sağlayıcı olarak varlığını sürdürmesidir.</p>
<p>Laik bir devlette, hükümet ve idare işleri ve bunları düzenleyen yasa ve kuralların dayanakları, ilkelerin kaynağı dini düşünceler değildir. Hükümet idaresinin işleri, yasalar, kurallar, toplum hayatının gerçekleri ve ihtiyaçları göz önünde tutularak düzenlenir. Laiklik, devlet hayatında ve kamu ilişkilerinde dini kural ve ilkeleri kişilere ve kişilerin vicdanlarına bırakarak, hayatı akışına ve ilişkilerin mantığına uymaktır. Devlet dinlere karşı tarafsızdır. Ancak bu tarafsızlığın anlamını ve sınırlarını belirler. Devlet taassub (hoşgörüsüzlük) ve irtica karşısında tarafsız kalamaz.<br />
Taassub; bir kimsenin kendi inancından ve kendince gerçek kabul ettiği görüş ve inançtan (dini, siyasal, felsefi vb.) başka inanç, görüş ve bunları taşıyanlara karşı düşmanlık beslemesi ve onları susturmaya kalkışmasıdır. İrtica ise; yasa koyucu tarafından, devletin laikleşmesini gerçekleştirmeye yönelik hukuki kurumlara aykırı hareket olarak tanımlanabilir.</p>
<p>Din ise tamamen insanın kişisel ruhsal yapısına görece bir sistemdir. Dindeki varsayımlar bugün bilimsel ilkelerle sınanamazlar. Dinsel emirler ve yaptırımlar, başka dünyadan geldiğine inanılan vahylere dayanır ki, vahy ile akılcılığın ve bilimin bugün için bağdaşması mümkün değildir.</p>
<p>Demokrasilerde, başka insanların inançlarına karışmadan, herkes istediği gibi ibadet etme, istediğine inanma özgürlüğüne sahiptir. Ama bu özgürlük başkalarının inanma veya inanmama özgürlüklerini kısıtlamaya, engellemeye başladığında laiklik ilkesi ve demokrasi çiğnenmiş olur; eğer bu konuda önlem alınmazsa o sosyal yapının gideceği nokta teokrasi, faşizm gibi totaliter sistemlerdir. Örneğin, kimse kimseye neden oruç tutmuyor veya neden namaz kılmıyor, ya da kiliseye gitmiyor diye karışamaz; eğer bir ülkede oruç tutmadığı için insanlar öldürülüyorsa, inançlarından veya inançsızlıklarından dolayı insanlar katlediliyorsa; yakılabiliyorsa o ülkede çok ciddi demokrasi ve laiklik sorunları var demektir.</p>
<p>Demokraside ve laiklikte bir sosyal gurup baskıyla, zorla veya hile ile başka bir sosyal gurup üzerinde “inanç” tahakkümü kuramaz; diğer insanlara, zorla kendi dinine (veya inanç sistemine) ait duaları okumayı, inançları benimsemeyi, efsaneleri kabul etmeyi devletin gücünü kullanarak mecbur kılamaz.</p>
<p>Üstelik bu inanan grup, farklı inançlara sahip olan kişilerin de verdikleri vergilerle kurulan devletin eğitim sistemlerinde, kendi inançlarını diğerleri üzerine tahakküm edemez. Ayrıca, gerçekten laiklikle yönetilen ülkelerde, kişilerin dini inançları, belli bir yaşa gelmeden şekillenemez; kişi belli bir yaşta eğitim sisteminin veya sosyal yaptırımların etkisinde kalmadan bağımsız olarak dinini seçme veya seçmeme özgürlüğüne sahip olmalıdır.<br />
Gerçek demokrasi ve laik sistemlerde genç dimağlara dini, bir şartlandırma biçiminde öğretmek ve 18 yaşına gelmemiş kişilere okullarda dini okutmak veya dua ezberletmek de laiklik ilkesiyle çelişir.</p>
<p>Bu koşulların uygulanmaması, laik olduğunu Anayasasında belirten ülkelerde, devletin Anayasa ile çelişmesi anlamına gelir ki, bu durumun sonuçları çok büyük sosyal felaketlere yol açabilir.</p>
<p>Devlet vatandaşına eşit davranmak, din-dil-irk- mezhep-sosyal statü ayırımı yapmamak zorundadır; çünkü Devletin bir dini yoktur. Bu nedenle de dinin devlet işlerinden, hukuk sistemlerinden ayrılması demokrasinin en temel koşuludur.</p>
<p>Tarihin başlangıcından günümüze ülkelerin egemenlik yapıları yönetimlerinin temelindeki iradenin kaynağına göre sınırlandırılmıştır. Ülke yönetimindeki iradenin kaynağını kişilerin sahip olduğu durumlarda ‘‘monarşi”, kaynağın dinsel olduğu durumlarda “teokrasi”, kaynağın bilim ve akla dayandığı durumlarda ise “laik devlet düzeni” ortaya konulmuştur.</p>
<p>Laiklik, özellikle Katolik Hıristiyanlığın etkili ya da egemen olduğu ülke ve dillerde kullanılmış bir kavramdır. Laiklik kavramı ağarıklı olarak 1790’lardan sonra Fransa’da başlamış ve özellikle Katolik olan ve Fransızca konuşulan ülkelerde ve topluluklarda etkili olmuştur. ‘‘Laiklik’’ kavramı Müslüman Araplar arasında da “Sekülarizm” kavramından daha çok kullanılmıştır. Örneğin: Libya, Cezayir, Tunus, Lübnan. Ürdün ve Filistin’de (en yoğun Tunus ve Suriye’de) tanınıp kullanılmaktadır.</p>
<p>Laik devletin gelişmesi; 15.yüzyıldan başlayıp toplumda giderek egemenlik kazanan yeni ekonomik ve toplumsal ilişkiler ile bilim ve teknolojideki hızlı gelişmeler, önce 16. Yüzyıldaki Hıristiyan (Protestan) reformunu yaratmış ve sonunda 17. ve 18. yüzyıllardaki aydınlanma düşüncesiyle noktalanmıştır. 18. yüzyıl, toplumda egemen olan yeni güçler ve onların ideolojisi doğrultusunda bir yandan mutlak monarşilere son verirken, bir yandan da devletin dinsel etkilerden arınmasına imkan sağlamıştır.</p>
<p>Sözgelimi din ve devlet işlerini birbirinden ayırarak kiliseyi denetim altına alan 1789 Fransız Devrimi’yle onun ürünü olan ‘‘İnsan ve Yurttaş hakları Bildirgesi’’, ‘‘dinsel inançlar da dahil, hiç kimseye düşüncelerinden ötürü karışılamaz’’ diyerek Laikliğin temeli olan düşünce ve vicdan özgülüğünü yasallaştırmıştır.</p>
<p>Batı dünyası, engizisyonun insanları kavurduğu Ortaçağ’dan sonra yapılan laikleşme hareketleriyle birlikte, Kilise’nin hakimiyetinden kurtularak akıl ve bilimin buyruğuna girmiş ve hızla gelişerek bugünün bilgi çağına ulaşmasını bilmiştir. Daha açık ifadeyle; çağdaş Batı demokrasileri, bu Laikleşme çerçevesinde bugünkü başarılı noktalarına ulaşabilmişlerdir.</p>
<p>İslam dini de yalnız ibadetle ilgili kurallar kaymamış, toplum yaşantısını düzenleyen özel hukuk ilişkilerine de yer vermiştir. Şeriatın dünya bağlamında;Aile Hukuku, Borçlar, Mal ve Usul Hukuku, Ceza Hukuku ve Miras Hukuku, alanlarında bir dizi hükümleri bulunmaktadır.</p>
<p>Ülkemizde “Laiklik” düşüncesini ilk kez tanımlayan ilk basımevi kurucusu İbrahim Müteferrika’ dır. 1730’larda Padişah I. Mahmut Müteferrika’ ya “küffarın ekser zamanda galebesine ve ehl-i İslamın mağlubiyetine sebep nedir? Araştır, bildir” buyurmuş. Müteferrika’ da “ Milletlerin Düzeni Üzerine Düşünce Yolları “ adlı eserinde başka nedenlerle birlikte şu noktayı da belirtmiştir “ Günümüzde artık devletler dinden ve gelenekten gelen esaslara göre değil, akıl ve bilim ilkelerine göre yönetilmektedir.”</p>
<p>Devlet yönetiminde Şeriatın egemen olup olmaması tartışmaları Tanzimat’la başlamış ve Yeni Osmanlılar Kuran’ın her konuyu kapsayamayacağını ayrımsayabilmişlerdir.. Daha sonraları bu tartışmalara İttihat ve Terakki Cemiyeti üyeleri Jön Türkler de katılmışlardır. Örneğin, Dr. Abdullah Cevdet şeriat düzeni yerine laik bir düzenin alınmasını sağlık vermiştir. Hatta daha ileri giderek; geleceğin Türkiye’si’ni medreselerin, tekke ve zaviyelerin kapatıldığı, muskacılığın ve üfürükçülüğün yasaklandığı, fesin kaldırıldığı, tüm yasaların günün gereksinimlerine göre yeniden düzenlendiği, tek kadınla evlenilen bir ülke olarak düşlemiştir.</p>
<p>Osmanlı İmparatorluğu’nda aydınlanma dönemi diye bir kesit göstermek güçse de, batılılaşmanın hangi yolla yapılacağı Batıcılar Türkçüler ve İslamcılar arasında ayrılıklara neden olmuştur. Aydınlanmacı ve ileri düşüncelerin önderleri arasında yer alanlar; Şinasi, Münif Paşa Ali Suavi, Namık kemal, Ahmet Mithat, Ziya Paşa, Prens Sabahattin ve Tevfik Fikret’dir. Osmanlı aydınlarının hiçbiri de açık ve net olarak laikliği savunmamış hep üstü kapalı değinişlerdir. Osmanlı Devleti’nde laiklik ile ilgili tüm gelişmeler, İslamın monolitik toplumsal ve siyasal düzen anlayışını tehdit ettiği için dini çevrelerin şiddetli muhalifleriyle karşılaşmışlardır. I. Meşrutiyet’ te anayasa görüşmelerine bu nedenle direnç gösterilmiş, II. Meşrutiyet’ in ilanından sonra da Meclisin yasama yetkisi şeriat yanlıları ile dinsel düzen karşıtları arasında çatışmalara sebep olmuştur. Şeriat yanlıları, Hıristiyan ve Musevilerin de bulunduğu bir meclisin yasama etkinliklerinde bulunamayacağını Tanrı’ ya ait olan bir yetkinin, O’ nun kullarınca kullanılmasının en büyük dinsizlik olduğunu söylemişlerdir.</p>
<p>İttihat ve Terakki de iktidarda olduğu dönemlerdedinde reformu gerçekleştirmeye çalışmış, sonuç alamamıştır. Sonuç olarak öyle bir yere gelinmişti ki ne düşünsel ne de ekonomik açıdan Osmanlı’nın durumu iç açıcı değildi, Osmanlı’nın teokratik-monarşik yapısı toplum gelişimini engellemiş, çağdaş uygarlık düzeyi yakalanamamıştı.</p>
<p>Toplumumuzda, Tanzimat’tan beri Batılılaşma, din kurallarının yerine dinsel olmayan,akılcı kuralların konulması olarak anlaşılmıştır. Din geri kalmanın nedeni olarak görülünce gerilemenin önüne ancak akılcı biçimde düşünülerek geçilebilirdi. Akılcı düşünce özünde de tartışma yatıyordu. Bunun içinde öncelikle ulusal bağımsızlığın kazanılması ve özgür düşüncenin temellerinin atılması gerekmiştir.</p>
<p>Türkiyede ancak hilafetin kaldırılmasından sonra, Mecliste din ve devlet ayrımı teklifi tartışılmaya başlamıştır. 20 Nisan 1924 tarihli Anayasanın ikinci maddesinde “Türkiye Devleti’nin dini din-i İslamdır” ibaresi kullanılmıştır. Anayasada bu ve onunla ilişkili bazı maddelerin çıkarılması için 1928 yılına kadar beklemek gerekmiştir. Böylece devletin dini olduğu maddesi çıkarılmıştır. Hilafetin kaldırılmasından ve Osmanlı hanedanının yurt dışına gönderilmesinden sonra hiçbir Müslüman ülkenin hilafeti canlandırmaya çalışmaması ilginçtir.</p>
<p>Cumhuriyet döneminde atılan ilk önemli laiklik adımları, 4 Mart 1924’te Halifelik ve Şeriye ve Evkaf Vekaleti’nin kaldırılması, eğitimde ve sonra da yargıda birliğin sağlanmasıdır. Bunları ileriki yıllarda halka şapka giydirilmesi, tarikat ve tekkelerin yasaklanması, Batı yasalarının benimsenmesi gibi başka adımlar izlemiştir nihayet 5 Şubat 1937’de 3115 sayılı Kanun’ la gerçekleştirilen değişiklik, laikliği bir anayasa ilkesi haline getirmiştir. Diyanet İşleri kavramı ise Ziya Gökalp tarafından ortaya atılmıştır. İnanç ve ibadetlerle ilgili işlemlerin yönetimi Diyanet İşleri Başkanlığı’na özgü bir alan olarak sürmüştür.</p>
<p>Türkiye Cumhuriyeti laik bir devlettir. Yani, ülke yönetiminde pozitif bilimin ve toplumsal gereksinimlerin gösterdiği doğrultuda, akılcı kuralları temel alan devlettir. Bu kurallar arasında dinsel zorlamalar yoktur. Çünkü dinsel kurallar ancak ibadet, Tanrı’ ya yakarış ve tapınma konularında geçerlidir. İnananla Tanrı arasında söz konusudur. Vicdan özgürlüğü denilen kavram da işte bu inanç özgürlüğüdür. Ancak, burada şunun altını çizmek gerekir. Laiklik dinin yaşamdan soyutlanması anlamını taşımamaktadır.</p>
<p><em>1982 tarihli Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda şu cümleler yer almaktadır:</em></p>
<p>“Madde 2 &#8211; Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı. Atatürk Milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.”</p>
<p>Türk Devriminin temeli olan ulusal bağımsızlık ilkesi, düşünce ve inanç bağımsızlığı ve özgürlüğü demek olan laiklikle özdeştir. Boş inançların, dinsel baskıların dogmatik zincirleriyle aklın bağlandığı yerde ulusal bağımsızlığın düşü bile kurulamaz. Bunun gibi inançların yönetiminde bilim de yapılamaz. Öyleyse laik düşünüş ve davranış olmadan demokratik bir hukuk devleti de kurulamaz toplumsal adalet de gerçekleştirilemez. Kısaca, laiklik Atatürkçü düşünüşün ve Türk Devriminin genel niteliğidir.</p>
<p>Tarihimizin en büyük dönüşümlerinden birini oluşturan Cumhuriyet’in ilanı, özgürlük, demokrasi ve çağdaşlık gibi kavramlarla ülkemiz insanına yeni bir dönemin kapılarını açmıştır.</p>
<p>Çağdaş uygarlığın temel felsefesinde, bireyin özgürlüğü ve kendi geleceğini belirleme hakkı vardır. Bu temel felsefeyi özümseyen Büyük Atatürk, bireyin, üzerindeki dini baskılardan kurtarılarak özgür olmasını ve yaratıcı gücünü ülke ve insanlık yararına kullanmasını sağlayacak yapısal dönüşümü gerçekleştirmiştir.</p>
<p>Yapısal dönüşümün temelini, laiklik ilkesinin benimsenmesi oluşturmuştur. Dünya yaşamını din kurallarının etkisinden kurtarıp bilim ve aklın egemenliğine bırakan laiklik ilkesi, çağdaş dünyanın vazgeçilmez temellerinden biridir.</p>
<p>Laiklik, Atatürkçü düşünce sisteminin özünü oluşturan akılcı ve bilimsel yaklaşımın ayrılmaz parçası ve zorunlu sonucudur. Ulusumuzu çağdaş düşünce sistemi ve evrensel bakış açısına kavuşturan Atatürk devrimlerinin büyük bölümü laik devlet düzeninin kurulmasıyla sağlanabilmiştir.</p>
<p>Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan başlayarak çok kısa süre içinde gerçekleştirilen Atatürk devrimleri bağlamında, başta Medeni Kanun olmak üzere çağdaş ülkelerin hukuk sistemini temel alan birçok yasanın kabulüyle laiklik yönündeki atılımlar pekiştirilmiştir. Bu çağdaş atılımlar, Türkiye Cumhuriyeti’nin eğitim, hukuk, kültür, ekonomi, siyaset ve diğer alanlarda yeniden yapılanmasına olanak sağlamıştır.</p>
<p>Atatürkçü düşünce sisteminde laiklik, yalnızca din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasını öngören bir ilke değil, aynı zamanda dünya sorunlarına akılcı ve bilimsel bakış açısı getiren bir yaşam biçimidir.</p>
<p>Türkiye Cumhuriyeti’ne demokratik, sosyal hukuk devleti olma özelliği kazandıran laiklik, her dine ve mezhebe bağlı bireylerin eşit haklara sahip olduğu, insan haklarına saygılı bir toplum düzeni gerektirmektedir. Laik düzende herkes vicdan, dini inanç ve düşünce özgürlüğüne sahiptir. Kimse, ibadete, dini törenlere katılmaya, dini inancını ve düşüncesini açıklamaya zorlanamaz; dini inancından ve düşüncesinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz. Yine hiç kimse, Devletin sosyal, ekonomik,siyasal ya da hukuksal temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandıramaz; dini, din duygularını ya da dince kutsal sayılan şeyleri, siyasal ya da kişisel çıkar sağlamak amacıyla kötüye kullanamaz. Demokrasinin temelini oluşturan laiklik olmadan, din ve vicdan özgürlüğünden kesinlikle söz edilemez.</p>
<p>İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nde belirlenen haklara sahip uygar bir toplum olmak, laikliğin yalnızca Anayasa’da tanımlanmasıyla kalınmayıp, yaşamın her alanında benimsenmesiyle olanaklıdır.</p>
<p>Türk toplumu için böylesine yaşamsal değeri olan laiklik ilkesini bugünkünden farklı biçimde uygulamak ve yorumlamak, Atatürk’ün öncülüğünde başlatılan ve günümüzde de sürdürülen Aydınlanma Devrimine büyük zarar verir. Atatürk devrimlerinin temel ereği çağdaşlaşmanın vazgeçilmez koşulu olan laikliğin, doğmalarla bağdaşmayan ve onları reddeden niteliği; sorgulayan, eleştirel düşünen ve aklı önemseyen çağdaş yurttaşların yaratılmasında önemli rol oynamıştır.</p>
<div id="crp_related"><h3>Benzer Yazılar:</h3><ul><li><a href="http://www.inkilap.info/laiklik-ne-demektir" rel="bookmark" class="crp_title">Laiklik Ne Demektir?</a></li><li><a href="http://www.inkilap.info/dunyada-laikligin-gelisimi" rel="bookmark" class="crp_title">Dünyada Laikliğin Gelişimi</a></li><li><a href="http://www.inkilap.info/turkiye%e2%80%99de-laiklesme-surecinin-genel-ozellikleri" rel="bookmark" class="crp_title">Türkiye’de Laikleşme Sürecinin Genel Özellikleri</a></li><li><a href="http://www.inkilap.info/bir-cagdaslasma-ideolojisi-ataturkculuk" rel="bookmark" class="crp_title">Bir Çağdaşlaşma İdeolojisi: Atatürkçülük</a></li><li><a href="http://www.inkilap.info/1924-anayasasi-ve-ozellikleri" rel="bookmark" class="crp_title">1924 Anayasası ve Özellikleri</a></li></ul></div><p><a href="http://www.inkilap.info/laiklik-ilkesi">Laiklik İlkesi</a> is a post from: <a href="http://www.inkilap.info">İnkılap Tarihi</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.inkilap.info/laiklik-ilkesi/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>41</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Akılcılık ve Bilimsellik</title>
		<link>http://www.inkilap.info/akilcilik-ve-bilimsellik</link>
		<comments>http://www.inkilap.info/akilcilik-ve-bilimsellik#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 10 Aug 2007 05:41:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Temel İlkeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.inkilap.info/?p=179</guid>
		<description><![CDATA[“Ben manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım ilim ve akıldır” diyen Atatürk’ün en önemli özelliği olan devrimciliği, Akılcılık’tan çıkmaktadır. Bilindiği gibi Akılcılık, bilgilerimizin kaynağını ve nasıl kazanıldığını açıklamaya çalışan bir felsefe akımıdır. Akılcı yaklaşımın temelini oluşturan akli bilgiler, isminden de anlaşıldığı gibi, akla ve mantığa [...]<p><a href="http://www.inkilap.info/akilcilik-ve-bilimsellik">Akılcılık ve Bilimsellik</a> is a post from: <a href="http://www.inkilap.info">İnkılap Tarihi</a></p>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p></p><p>“<em>Ben manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım ilim ve akıldır</em>” diyen Atatürk’ün en önemli özelliği olan devrimciliği, Akılcılık’tan çıkmaktadır. Bilindiği gibi Akılcılık, bilgilerimizin kaynağını ve nasıl kazanıldığını açıklamaya çalışan bir felsefe akımıdır.<br />
Akılcı yaklaşımın temelini oluşturan akli bilgiler, isminden de anlaşıldığı gibi, akla ve mantığa dayanır. Bu bilgiler yanlışlama yöntemi ile gelişir; aksi kanıtlanıncaya kadar da doğru oldukları kabul edilir. Dinsel öğretilerde geçerli olan nakli bilgiler ise, akıl yoluyla değil, kutsal kitaplardan kazanılan bilgilerdir. Bu bilgiler, inkâr edilemez ve yanlışlama yöntemine başvurulmadan doğruluğu kabul edilir. Bu bilgilerle iman edilir.</p>
<p>Bilim ise insanın içinde yaşadığı evreni ve doğayı gözlem, deney ve sınamalar yoluyla anlamak, açıklamak için geliştirdiği en başarılı çabadır. Yüzyıllar boyunca bilim adamları baskı ve engellemelere boyun eğmeyerek dogma, önyargı ve geleneklere karşı insan aklının üstünlüğünü ve doğruya ulaşabilme yeteneklerini savunmuşlardır. Günümüzde bilim, insan uygarlığının doğayı denetleyebilme, toplumları yüceltme ve mutluluğa kavuşturabilme amaçları doğrultusundaki en büyük ve güvenilir yol göstericisidir.</p>
<p><span id="more-180"></span>Bilim, doğası gereği, özgür düşünce ve bunun ürettiği sınanabilir varsayımlarla çalışır. Bilimsel gerçekler ancak uzun yıllar boyunca birbirinden bağımsız yöntemlerle defalarca sınanıp serbestçe tartışıldıktan sonra uluslararası bilim topluluğunda onay görebilir. Bilimin bu acımasız sınavından başarıyla geçmiş, birçok olguyu birden açıklayabilen ve yeni hipotezlerin sınanmasına olanak verebilen görüşler ise bilimsel kuram adını taşımaya hak kazanırlar. Dışımızdaki bir evrenin varlığını ve bunun anlaşılabilir olduğunu öngören bir düşünce sistemi olan bilimi dogmatik inanç sistemlerinden ayıran başlıca özellik, her zaman özgürce tartışılabilmesi ve en başarılı sanılan kuramların bile daha gelişmişi ortaya çıktığı zaman değiştirilebilmesidir.</p>
<p>Belki ilkçağlardaki Yunan filozoflarının bazılarında akılcılıkla ilgili bazı kavramlar görülebilirse de, bunu tam bir felsefe akımı durumuna getiren Descartes’tir (1596-1650). O, matematik ile uğraşırken, doğadaki her türlü olayı da açıklamanın yöntemini araştırmış; başlangıçta herşeyi kuşku ile karşıladıktan sonra, önünde kuşkuyadüşülmeyecek ilk gerçeğin düşünme yeteneğimiz olduğunu söylemiştir: “Cogito, ergo sum –düşünüyorum öyle ise varım”. Bu durumda insanın çevresinde olup bitenler, edinilen bilgiler hep düşünmekle açıklanabilir. İnsanın düşünme yeteneğini veren şey ise akıldır. Descartes ve ondan sonra gelen filozoflara göre, Tanrı’nın varlığı bile ancak akılla açıklanabilir. Akılda öyle çalışan bir düzenleme vardır ki, bu denemelerden, izlenimlerden önce bilgilerin temelini oluşturmuştur. Akıldaki ana kurallar insanın doğasında bulunur. Bütün sorun bu kuralları geliştirmek ve gerçeği bulma yolunda kullanabilmektir. Aklın bu kuralları da şaşmaz bir kesinlik gösterirler. İşte matematik ve saf mekanik kuralları akıl kuralları ile özdeştirler. İki kere ikinin dört olması öyle değiştirilemez bir gerçektir ki, aksini Tanrı bile iddia edemez.<br />
Gerçekleri ararken hep akla dayanmak, akla uygun olmayan olay ve davranışları gerçeğe uygun kabul etmemek akılcılık akımının en büyük ilkesidir.</p>
<p>Gerçi bir süre sonra, bilgilerin kazanılmasının yalnız deneme yoluyla mümkün bulunduğunu, deney sonuçlarının tümevarım yoluyla mümkün olduğunu söyleyen Ampristler çıkmışsa da, bu akım akılcılık kadar inandırıcı olmamıştır.Aslında, bilgilerimizin bir bölümünü kazanabilmek için deneyin kaçınılmazlığı yadsınamaz. Ampiristlerin düşünceleri deneye dayanan bilim dallarında gelişmeye yol açmıştır. Ama kuşmkusuzdur ki, deneyi yapmak için gereken önkoşullar akla dayanarak sağlanır. Deney sonucu, kuralı genelleştirmek için kullanılan tümevarım veya tersi yöntemler ise tamamen mantıksal, dolayısı ile akılsal bir işlemdir. Öyle denilebilir ki, bilimin ve uygarlığın gelişmesinde en büyük rolü akılcılık akımı sağlamıştır.</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Atatürk’ün Akılcılığı</strong></span></p>
<p>Osmanlı Devleti’ni de içeren İslam uygarlığı IX. Yüzyıldan itibaren evrensel bir nitelik kazanmaya başladı.</p>
<p>Bu günkü çağdaş uygarlığın şekillenmesinde etkili olan bir çok düşünür ve eseri bu dönemde ortaya çıktı.<br />
Arap dilinde yazılmış en önemli tip yapıtlarından birinin yazarı olan ve ünü, Orta Çağ dönemi boyunca, Batı’yı saran ve on birinci yüzyılın en büyük bilim adamlarından sayılan Ebû Bakr Muhammed b. Zekeriya al-Râzi (öl.932) eski Yunan bilimlerini, ve özellikle eski Çağ’ın en büyük bilginlerini, örnegin Galen’ i, Hippokrat ve Demokritos’ i ve daha nicelerini Batı’ya tanıtanlardan biridir. O dönemin bilim çevreleri, al-Râzi ‘yi, din kalıpları ve din baskısı dışına taşabilen ve gerçek bilimi, özgür düşünce ve deneyler sisteminde aramak isteyen bir kimse olarak görmüş ve yüceltmiştir. Türk asıllı İbn-i Sina(980-1037), Orta Çağ’larda Batı’nın hayranlık duyduğu diger bir Islâm bilginidir ki, Al-Sifâ adli ünlü yapıtı ile tanınır.. Ibn-i Farabî (öl.950), ki o da Türk asıllı bir İslâm bilginidir, bu serinin diğer önemli kişilerinden biridir. Bu örneklere İbn-i Rüşt (1126-1198), İbn-i Haldun, al-Birunî, İbn-i Arabî&#8230;.. gibi daha birçoğunu eklemek mümkündür. Bu ünlü isimler ve benzerleri, çeşitli bilim dallarında eski Yunan’dan ve özellikle Aristo’ dan, Eflatun’ dan, Sokrat’ dan, Galen ve Hippokrat ve Demokratis gibi pozitif bilim kurucularından ve akılcılığın ürünü olan yapıtlardan yararlanmış kimselerdir. Gerçi bunlar, genellikle düşünce alanında gerçek anlamda akılcı olmamakla beraber hiç değilse bu eski “akılcı dönemin bilimsel verilerini, ya da düşünce ve mantığını yansıtabilmişlerdir. Temsil ettikleri özellik, her ne kadar şeriat’a bağlıymış gibi görünmekle beraber eski Yunan kaynaklarına başvurarak iş görmüş olmalarıdır. Örnegin Farabî, ki yapıtlarından birinde Aristo’yu iki yüz kez okuduğunu övgüyle söyler, Aristo’ nun baş yorumcusu olmuştur. Bundan dolayıdır ki Islâm bilim çevreleri Aristo’ yu “Muâllim-i Evvel” diye değerlendirirken Farabi ‘yi de “Muâllim-i Sanî” sanıyla yüceltmişlerdir.</p>
<p>Yine İbn-i Rüşt, daha sonraları Aristo’nun en yetkili ve etkili yorumcularından biri olarak Orta Çağ bilginlerinin hayranlığını çeken bir başka ünlü düşünürdür.<br />
Batı’nın, bilim verilerini din kitaplarından ziyâde akıl yol göstericiliğinde arama olanağına kavuşmasında önemli rol oynamıştır. O kadar ki Batılı bilim adamları, özellikle XIII. yüzyılda, onun adiyle bir “Düşünce okulu” kurmuşlar ve kendilerini “Averroist” diye adlandırmışlardır. Yine ayni sekil de Muhyi-d-Dîn Arabî : “Sevgi benim dinimdir” derken eski Yunan’dan ve özellikle Aristo ‘dan esinlenmekteydi.<br />
Ancak ne var ki Batı’yi, eski Yunan’ın akılcı bilim hazinesine kavuşturan ve böylelikle karanlık çağdan kurtarmağa katkıda bulunan bu Islâm düşünürleri, kendi öz toplumlarına, “özgür düşünce” ve “akılcılık” alanında aynı katkıyı sağlayamamışlardır. Eski Yunan kaynaklarından yararlanan Islâm bilginleri, her ne kadar bu sayede İslâm uygarlığı diye bir gelişmenin oluşumunu sağlamışlarsa da bu uygarlık daha sonra aynı gelişme hızını sürdürememiştir. Çünkü Batı’ya eski Yunan kaynaklarını tanıtan Islâm bilginlerine, şeriatçı zihniyet, “akılcı” bir uygarlık yaratma fırsatını vermemiştir.<br />
Bu durumun en büyük nedeni olarak büyük bir filozof olan Gazzali’nin (1058-1111) düşüncelerinin yaygınlaşması olduğu ileri sürülmüştür. Çünkü Aristo’nun akılcılığına karşı çıkan Gazzali’ye göre her şeyi akıl ile açıklamak insanı yanıltır. Gerçekler ise ancak iman yoluyla kavranabilir. Böylece Doğu dünyasında İbn-i Sina’nın akılcılığı yerine Gazzali’nin imancılığı yaygınlaşmıştır. Batıda Yunan felsefecileri yorumlayıp laik ve akılcı düşüncele geçişin temelleri atılırken, İslam dünyasında bir süre sonra Farabi, İbn-i Sina ve İbn-i Rüşt bile unutulmaya yüz tutmuştur. Osmanlı Devleti böyle bir ortamda ortaya çıkmış ve bu sonuçtan kaçınılmaz olarak etkilenmiştir.<br />
Bu nedenle, Türk düşünce tarihinde Osmanlı Devleti’nin son dönemlerine değin akılcılık, deneycilik gibi büyük felsefe akımlarının girdiğini ileri sürmek ne yazık ki mümkün değildir.</p>
<p>Osmanlılar dönemindeki bilimsel etkinlikler, Gelenekçi Dönem ve Yenilikçi Dönem olarak adlandırabileceğimiz iki ayrı başlık altında incelenebilir. Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan İstanbul Gözlemevi’nin yıkılışına kadar geçen birinci dönemde, bilimsel araştırmalar Selçuklular aracılığıyla İslâmî birikimden aktarılan geleneksel kuramlar çerçevesinde yürütülmüşken, İstanbul Gözlemevi’nin yıkılışından Türkiye Devleti’nin kuruluşuna kadar geçen ikinci dönemde, başta matematik, astronomi, coğrafya, tıp ve mühendislik alanları olmak üzere Batı’dan aktarılan yeni kuramlara dayandırılmıştır.</p>
<p>Osmanlılarda yaklaşık olarak üçer asır süren yükseliş ve çöküş süreci, siyasal bir süreçtir ve Osmanlı Dünyası’ndaki bilimsel etkinlikler, Fatih dönemi bir yana bırakılacak olursa, siyasal yükseliş ve çöküşe koşut bir gelişme izlememiştir. Osmanlı Türkleri, daha Selçuklular döneminde, belki de daha öncesinde İslâm medeniyetiyle ve bu medeniyetin genel gelişim seyriyle bütünleştikleri için, 12. yüzyıldan sonra giderek önemini ve değerini yitirmeye başlayan bilimsel yaratıcılığın düşüşünden kısmen de olsa etkilenmişlerdir. Gerçi bu dönemde, gerek Osmanlı bölgesinde ve gerekse bu bölgenin dışındaki alanlarda bu düşüşü durdurmaya çalışan Nasîrüddin el-Tûsî gibi, Uluğ Bey gibi ve Takîyüddîn ibn Maruf gibi çok değerli bilginler yetişmiştir; ancak bunların çabaları bilimsel etkinliklerin gerileyişini, yavaşlatmaya yetmiş olsa bile, durdurmaya yetmemiştir. 12. yüzyıldan sonra yapılan çalışmalar genellikle özgün değildir ve eskileri özetlemek, kısaltmak ve uzatmak ve yorumlamak gibi özü itibariyle yenileyici değil yineleyici bir yaklaşımın ürünüdür.<br />
14. yüzyılda bütün kurum ve kuruluşlarıyla İslâmiyeti koruma ve yayma görevini üstlenen Osmanlılar, 17. yüzyıldan itibaren Hıristiyan Avrupa’nın bilim ve tekniğe dayandırılmış askerî düzenlemeleri karşısında başarısız olmaya başlayınca, siyasal, ekonomik ve askerî alanlar başta olmak üzere hemen hemen her alanda yeni düzenlemeler yapmak zorunda kalmışlar ve bu düzenlemeler sırasında, genellikle Avrupalıların oluşturmuş oldukları modellerden etkilenmeye başlamışlardır.</p>
<p>17. ve 20. yüzyıllar arasında, bilim alanında da benzer gelişmeler yaşanmış ve giderek genişleyen ve derinleşen bir Batılılaşma süreci sonunda Aristoteles, Galenos ve Batlamyus gibi Yunanlılar ile İbn Sinâ ve Beyrûnî gibi Müslümanlar tarafından temsil edilen geleneksel bilim kuramları bırakılarak Avrupa’da üretilmiş yeni kuramlara geçilmiştir.<br />
Türkiye’de, bilime dayanmayan bir uygarlığın çağdaş uygarlıklarla yarışamayacağı ve bunlara ayak uydurma çabalarının başarıya ulaşmaktan uzak kalacağı gerçeğinin açık olarak kavranması aşamasına Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk (1881-1938) ile ulaşılmıştır.</p>
<p>Cumhuriyet’in kurulmasından hemen sonra Samsun’da İstiklâl Ticaret Mektebi’nde vermiş olduğu bir nutukta (22 Eylül 1924), Atatürk, “Dünya’da her şey için, maddiyat için, maneviyat için, muvaffakiyet için en hakikî mürşid ilimdir, fendir; ilim ve fennin haricinde mürşid aramak gaflettir, cehalettir, dalâlettir. Yalnız, ilim ve fennin yaşadığımız her dakikadaki sayfalarının tekâmülünü idrak etmek ve terakkiyatını zamanında takip eylemek şarttır.” diyerek bilimin önemine ve bilimsel gelişmeleri yakından izlemenin gereğine dikkat çekmiş ve özellikle eğitim alanında başlatmış olduğu devrimci yeniliklerle, bu anlayışı yerleştirmeye çalışmıştır. Atatürk’ün girişmiş olduğu devrimci uygulamaların sonuçları 20. yüzyılın ikinci yarısına doğru alınmaya başlanmıştır.</p>
<p>Atatürk’ün bir asker olması, düşünme ve değerlendirme tarzının oluşumunda en önemli noktadır. Bilim adamları gibi askerler de kuramlarını sınamaları için oldukça uygun bir ortama sahiptir. Bu özellikle savaş içinde yetişen bir askerin doğal laboratuara sahip olması demektir. Çünkü askerlerin başarılı olmaları için bir stratejiye sahip olmaları gereklidir. Bu stratejinin ekseni Atatürk’e göre bilim ve akıldır. Atatürk hayatında sürekli tartışma ve eleştirel gözle dünyaya bakmayı önermiştir. Yine Atatürk kendi ağzından zaferini “Yurdumuzun en bakımlı, en şirin, en güzel yerlerini üç buçuk yıl kirli ayaklarıyla çiğneyen düşmanı mağlup eden zaferin sırrı nerededir; bilir misiniz? Orduların sevk ve yönetiminde bilim ve teknik ilkelerini yol gösterici kabul etmektir” diye açıklamaktadır.<br />
Atatürk’ten ve eyleminden kaynaklanan bir düşünce olarak Atatürkçülük kavram ve uygulama olarak, akılcılığa dayanır. Atatürk’ün eserinin büyüklüğü, ulusu ve ülkesi için giriştiği tüm eylemlerinin başarıya ulaşmasında akılcılığın şaşmaz ölçek olduğunu kanıtlar.</p>
<p>Türk toplumunun yüzyıllık çağdaşlaşma atılımlarının ortaçağın karanlık ve bağnaz düşüncelerinden ötürü, başarısız kaldığını en iyi anlayanlardan biri Atatürk’tü.<br />
“Bizim akil, mantık ve zeka ile davranmamız, yönetimimizdir. Bütün yaşantımızı dolduran olaylar bu gerçeğin kanıtıdır.” diyen Atatürk, sağlam bir düşünce düzenine ve kafa yapısı ile girişim ve eylemlerine engel olacak tüm gerici, tutucu ve her çeşit özgürlük düşmanı davranışları ezerek, devrimciliğini akılcılık temeline oturtmuştur.<br />
Atatürk ilkeleri arasında on sıraya aldığımız “akilcilik” ilkesinin pek önemli bir yani da Türk toplumuna acılan gerçekçi yolun, bir dogma ve öğreti kalıbına sokulmamasıdır. Çünkü Atatürk, her zaman bunlara karsı olmuş, ancak olumlu bilimlerin ışığında yürümekle giriştiği uygarlık yolunun ulusunu düzlüğe çıkaracağına tüm yüreğiyle inanmıştı.<br />
“Öğreti istemem, donar kalırız, biz yürüyüş halindeyiz” diyerek büyük sağduyusu ve sevgisiyle dünya savaşlarının ideoloji ve öğreti ayrılıkları yüzünden insanlığı nasıl bölüp parçalayabileceğini görmüştü.<br />
Atatürk ilkelerinin katı ve bağnaz bir kalıba sokulmayarak bu akılcılık ölçüleri içinde bütünleşmesi, onun özgürlükçülük ve devrimcilik ilkelerine hız veren bir güç kaynağı olmuştur.</p>
<div id="crp_related"><h3>Benzer Yazılar:</h3><ul><li><a href="http://www.inkilap.info/ataturk%e2%80%99un-cagdaslik-anlayisi" rel="bookmark" class="crp_title">Atatürk’ün Çağdaşlık Anlayışı</a></li><li><a href="http://www.inkilap.info/bir-cagdaslasma-ideolojisi-ataturkculuk" rel="bookmark" class="crp_title">Bir Çağdaşlaşma İdeolojisi: Atatürkçülük</a></li><li><a href="http://www.inkilap.info/laiklik-ilkesi" rel="bookmark" class="crp_title">Laiklik İlkesi</a></li><li><a href="http://www.inkilap.info/ideoloji-ve-sorunlari" rel="bookmark" class="crp_title">İdeoloji ve Sorunları</a></li><li><a href="http://www.inkilap.info/turk-dilinin-gelismesi" rel="bookmark" class="crp_title">Türk Dilinin Gelişmesi</a></li></ul></div><p><a href="http://www.inkilap.info/akilcilik-ve-bilimsellik">Akılcılık ve Bilimsellik</a> is a post from: <a href="http://www.inkilap.info">İnkılap Tarihi</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.inkilap.info/akilcilik-ve-bilimsellik/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ulusal Egemenlik İlkesi ve Cumhuriyetçilik</title>
		<link>http://www.inkilap.info/ulusal-egemenlik-ilkesi-ve-cumhuriyetcilik</link>
		<comments>http://www.inkilap.info/ulusal-egemenlik-ilkesi-ve-cumhuriyetcilik#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 10 Aug 2007 05:38:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Temel İlkeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.inkilap.info/?p=178</guid>
		<description><![CDATA[Ulusal egemenlik ve onun zorunlu sonucu olan cumhuriyetçilik, binlerce yıllık tarihi olan Türk ulusunun yaşamına ilk kez Atatürk ile girmiş ve yerleşmiştir. Bilindiği gibi bir devletin varlığı için bazı öğelerin bir arada bulunması gereklidir. Klasik görüşlere göre bir devlet ülke, insan topluluğu ve o topluluk içinde çıkan egemenlik öğelerinden oluşur. Egemenlik terimi iktisatçılar ve felsefeciler [...]<p><a href="http://www.inkilap.info/ulusal-egemenlik-ilkesi-ve-cumhuriyetcilik">Ulusal Egemenlik İlkesi ve Cumhuriyetçilik</a> is a post from: <a href="http://www.inkilap.info">İnkılap Tarihi</a></p>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p></p><p>Ulusal egemenlik ve onun zorunlu sonucu olan cumhuriyetçilik, binlerce yıllık tarihi olan Türk ulusunun yaşamına ilk kez Atatürk ile girmiş ve yerleşmiştir.</p>
<p>Bilindiği gibi bir devletin varlığı için bazı öğelerin bir arada bulunması gereklidir. Klasik görüşlere göre bir devlet ülke, insan topluluğu ve o topluluk içinde çıkan egemenlik öğelerinden oluşur.</p>
<p>Egemenlik terimi iktisatçılar ve felsefeciler tarafından farklı anlamlarda kullanılmakla birlikte; genellikle bu terim siyasal bilimlerde devlet olgusu incelenirken temel bir kavram olarak sıkça kullanılmaktadır.</p>
<p>Egemenlik terimi sözlüklerde “hiç bir denetim ve sınır kabul etmeyen sınırsız yetke, bütün güçleri aşan güç” olarak tanımlanmaktadır. Siyasal bilimlerde ise “devlete tanınan en üstün iktidar” olarak tanımlanmakta ve ulusal sınırlar içinde yalnız devletin yetki ve güç sahibi oluşuna “iç egemenlik”, uluslararası düzeyde de devletin yalnızca kendi taahhütleri çerçevesinde sınırlandırılabilen mutlak bağımsızlığına “dış egemenlik” denilmektedir.</p>
<p><span id="more-179"></span>Egemenlik kavramını siyaset terminolojisi içinde ilk kez kullanan Bodin olmuştur. Bodin Ortaçağ’daki “superanus” terimini almış ve egemenliği kişiler, vatandaşlar ve uyruklar üzerinde kanunların kısıtlamadığı bir biçimde en yüksek iktidar olarak tanımlamıştır.</p>
<p>Görüldüğü gibi siyasal bilimlerde egemenlik devlet ile ilgili bir kavramdır. Dolayısıyla bu kavramı açıklayabilmek için devletin tanımını ve ortaya çıkışını açıklamak gerekmektedir. İnsanların toplum halinde yaşama zorunluluğunun bir sonucu olarak devlet kurumu ortaya çıkmıştır. Çünkü toplum halinde yaşama zorunluluğunun farkına varmaları insanları toplum halinde yaşamayı sağlayacak kuralları geliştirmeye ve örgütlenmeye zorlamıştır.</p>
<p>İnsan toplulukları kendi içlerinden çıkan bir güçle örgütlenme yoluna girdikleri ve tüm örgütleri kapsamına alan daha geniş bir örgüt kurdukları zaman devletten söz edilmeye başlanmıştır. Buna göre devlet toplumu her yanından saran ve tüm alt güçleri denetimi altına alan siyasal iktidara sahip bir üstün güçtür.</p>
<p>Yukarıda da belirtildiği gibi devleti aile, dernek, sendika ve parti gibi diğer sosyal birliklerden, toplum örgütlenmelerinden ayıran ondaki üstün yaptırma gücü (iktidar) olmaktadır. Devlet, ülkesindeki tüm otoritelerin üstünde, onlara emir ve kumanda etmektedir. İşte bu “emir ve kumanda etme yetkisi ve gücü”ne “egemenlik” diyoruz. Doğal olarak egemenlik devletin özünde bulunan bir niteliktir ve egemenlik yitirildiğinde devlet olmaktan çıkar. Devlet niteliği gereği sahip olduğu egemenliği üç organı (yasama, yürütme ve yargı) aracılığıyla kullanır. Egemenliğin ortaya çıkabilmesi için öncelikle maddi bir ortama gereksinim vardır. Bu ortam ülke (toprak parçası) ile belli özelliklere sahip insan topluluğunun oluşturduğu maddi iki unsurdan oluşur. Başka deyişle, devlet dediğimiz kurumun ortaya çıkabilmesi ülke, insan topluluğu ve bu unsurlar üzerinde gerçek egemen olan bir gücün ortaya çıkmasına bağlıdır.<br />
Bu güç, yani egemenlik örgütlenmiştir ve diğer tüm otoriteler bu gücün altındadır. Bu gücün diğer örgütler üzerine çıkabilmesi için zorlayıcı bir niteliğe sahip olması gerekir. Devlet gücü (egemenlik) dediğimiz bu zorlayıcı otorite kendi üstünde başka otorite tanımaz.</p>
<p>Peki egemenlik bir kavram olarak nasıl ortaya çıkmıştır? Tabii ki devlet veya yöneten yönetilen ayrımının ortaya çıkmasıyla birlikte. Üretimin bireysel niteliğinden kurtularak “toplumsal” bir nitelik edinmesi ve bireyin soyutlanmış çabalarının yerini giderek toplu çalışmanın almasından çok önce, hatta ilk insansı yaratıklarda bile toplumsal yaşayışın belli kurallara uyması gerekiyor ve bu da belli bazı örgütlenme biçimlerinin varlığını zorunlu kılıyordu. İster anaerkilliğin salt görevsel ve seçimlik kurumları, isterse sınıflı toplumların yönetsel örgütleri olsun, bütün bu düzenleyici yapıların toplum üstünde niteliklerinden ya da gördükleri hizmetten gelen ve “egemenlik” diyebileceğimiz bir otoritesi veya etkisi söz konusuydu.</p>
<p>Ancak yöneten ve yönetilen ayrımının toplumsal yaşamda “işbölümü”nün ortaya çıkmasıyla başladığı genel olarak kabul edilmektedir. Bu anlamda din bilimde “ilk günah” neyse yönetim için de iş bölümü oydu. Çünkü işbölümü yönetimin hem başlangıcı, hem de temelidir. İnsanlık tarihinde ilk iş bölümü “cinsel birleşme” sırasında belirmiş, nüfus ve verimlilikteki artışlar sonucu cinsler arasındaki bu basit işbölümünün yerini toplumsal gereksinimlere ve doğuştan yeteneklere dayalı kendiliğinden “spontone” bir işbölümü almıştı. Emek verimliliğindeki yeni artışlara paralel olarak yönetenlerle yönetilenlerin ve kol emeğiyle kafa emeğinin giderek ayrıştıkları ve insanların bu ayrıma giderek alıştıkları görülmekteydi.</p>
<p>İşte işin bölündüğü her yerde toplumsal örgütlenmenin gerektiği ve bu örgütlenmenin otorite ya da egemenlik olgusuna hayat verdiğini biliyoruz. Bu durumda bu örgütsel itici gücün, egemenliğin ne olduğu sorusuna verilen yanıt bizi egemenliğin özü, kaynakları ve işleyiş biçimi hakkında sorular sormaya yöneltmektedir. Oysa egemenliğin tanımı ve kaynakları konusunda bir görüş birliği yoktur.</p>
<p><span style="text-decoration: underline;">Egemenliğin kaynağı ve niteliği hakkında farklı dönemlerde ileri sürülen görüşlerin başlıcalar şunlardır:</span></p>
<p>İlahi Hukuk Kuramı devletin kaynağını ve niteliğini açıklamak için ileri sürülmüş görüşlerin belki de en eskisidir. Bu kurama göre devlet de Tanrı tarafından yaratılmış ve tanrı insanları yönetme yetkisini belli kişilere yahut gruplara vermiştir.             İlkçağ’da din adamları siyasal iktidarın kaynağının ilahi olduğunu belirtmişler ve bu iktidarın kullanılmasında -dinsel görevleri gereği- rolleri olduğunu ileri sürmüşlerdir. Örneğin Eski Mısır ve Babil’de din adamları, rahipler devlet yönetiminde önemli roller oynamışlardır. Ortaçağ’da da devletin Tanrı iradesi eseri olduğu ve yeryüzü devletinin Tanrı buyruklarına uygun şekilde yönetilmesi gerektiği kilise hukukçuları tarafından söylenmiştir. Kilise babalarından St.Paul “her iktidar Allah’tan gelir” (Omnis Potestas a Deo) demek yoluyla siyasal iktidarı dinsel temellere dayandırmış; diğer bir din büyüğü olan St.Augustinus (354-430) da “De Civitate Dei” (Tanrı Devleti) adlı eserinde “dünya devletinin gök devleti ilkelerine uydurulması” zorunluluğunu savunmuştur.<br />
İslamî devlette de siyasal iktidarın ve devletin Allah’ın iradesinin bir yansıması olduğu ve iktidarlarını Tanrı’dan alan sultanların Şeriat’a göre hareket etmeleri gerektiği görüşü önem kazanmıştır. İlahi hukuk kuramının en önemli sonucu şu olmuştur. Madem ki devlet tanrı iradesinin bir eseridir ve madem ki tanrı devlet içindeki iktidarı belirli kişilere ve grupları bizzat vermiştir, şu halde otoriteyi kullananlara karşı gelinemez. Bu nedenle “huruc al’es-sultan” hakkı pek yaygınlaşmamıştır.</p>
<p><span style="color: #ff0000;">İçgüdüsel Görüş:</span> En önemli savunucusu Aristo’dur. Aristo insanın “Zoon Politikon” yani sosyal veya siyasal bir hayvan olduğunu ileri sürerek; insanların topluluk halinde devlet düzeni içinde yaşama hususunda doğal bir eğilimi ve içgüdüsü olduğunu ileri sürmüştür.Devleti içgüdü esasına bağlayan bu görüşün zayıf tarafı şundadır: Topluluk halinde birlikte yaşama insanların tekelinde değildir. Arılar ve karıncalar gibi bir takım hayvanlar da içgüdülerine uyarak topluluk halinde yaşamaktadır.</p>
<p><span style="color: #ff0000;">Çatışan ve Uzlaşan Menfaatler: </span>F.Engels sınıf savaşımını devletin doğuşunda temel faktör olarak göstermektedir. Genel olarak Marksistlere göre devlet bir toplumsal sınıfın diğer sınıflar üzerinde çıkarlarını sağlayabilmesi için ortaya çıkmıştır. Bir devletin doğması için toplumda yoğun bir sosyal ilişkiler örgüsünün bulunması gerekir. Zıt menfaatler yanında işbirliği, sevgi ve anlayış da gereklidir. Eğer çatışan zıt menfaatler bir arada tutulamaz, bağdaştırılamazsa devlet çöker, parçalanır. İç savaş, isyan doğar.</p>
<p><span style="color: #ff0000;">Aileyi Devletin Temeli Sayan Görüş:</span> Bu kurama göre devlet ataerkil bir ailenin zamanla büyümesinden oluşmuştur. Doğal olarak ilk kral Adem’dir ve krallar iktidarını ilk aile reisi Adem’den veraset yoluyla almıştır.Bu kuramın en etkili savunucusu Robert Filmer’dir. Bu kuram çok karmaşık olan devlet kuruluşunu tamamiyle açıklayamamaktadır. Örneğin siyasal topluluğun iktidar, örgüt ve işlev gibiunsurlarına ailede rastlanmamaktadır.</p>
<p><span style="color: #ff0000;">Metafizik Temel:</span> Devleti hukuk dışı, metafizik bir temele oturtan görüşlerin en önemlisi Alman filozofu Hegel (1770-1831) tarafından ortaya atılmıştır. Hegel’e göre, devlet metafizik bir kavramdır. İdeal ve ebedi bir varlıktır. Devlet en üstün değerdir veya en üstün değerler sistemidir. Ebedi ve mutlak bir varlık olan devlet iradesinin karşısında bireysel iradeler zorunluluk durumunda silinmelidir. Devleti sınırsız bir metafizik temele bağlayan bu görüş XX.yy.da faşist ve nasyonal sosyalist doktrinlere temel oluşturmuştur.</p>
<p><span style="color: #ff0000;">Devleti Hukuksal Açıdan Gören Görüş:</span> Devleti sadece bir hukuk sistemi, normlar bütünü olarak gören “Normativist” okulun kurucusu Kelsen’e göre devlet bir normlar kurallar sistemidir. Ne var ki devlet hukuksal görünüşü de olan siyasal, ekonomik ve sosyal bir fenomendir.</p>
<p><span style="color: #ff0000;">Devleti Kuvvete Dayandıran Görüş:</span> Buna göre devlet kuvvetlinin zayıfa üstünlüğü sonucu doğmuştur ve bu da doğal bir durumdur. Bir başka deyişle kuvvetlilerin zayıfları boyundurukları altına almaları genel bir olgudur. Bu anlamda devlet bir zabt ve fetih eseridir. Ve devlet kaynağı itibariyle galiplerin mağluplara zorla, silah gücüyle kabul ettirdikleri bir düzen şeklidir.Örneğin Sofistler için devlet, kuvvetlinin çıkarlarını gözleyen, onların emellerine hizmet veren bir siyasal kuruluştur.</p>
<p>Yine Arap filozofu İbni Haldun (1332-1402)’a göre, savaşçı ve enerjik göçebe kabilelerin genellikle tarımla uğraşan sakin ruhlu çiftçilere ve şehirlere saldırıları sonucu devlet doğmuştur.Çağımızda kuvvet kuramını en yetkin şekliyle savunan toplumbilimci Oppenheimer’dir. Bunların yanı sıra çağdaş kuvvet kuramı bazen karşımıza Sosyal Darwinist yaklaşımlar içinde de çıkmaktadır. Bilindiği gibi Darwinizm’de sadece en kuvvetlinin yaşama hakkı bulunmaktadır. Bu kuramın sosyal alana taşınması en güçlü devletin yaşayacağı, zayıf ve güçsüz devletlerin çözülüp, son bulacağını kabul etmek sonucunu yaratmıştır. Bununla birlikte tek başına kuvvetin hiç bir zaman toplumu, siyasal örgütlenmeyi ve devleti kuramayacağını, en azından bir rıza ve uzlaşma gerektiğini söyleyerek bu kuram eleştirilebilir.</p>
<p><span style="color: #ff0000;">Organizmacı Görüş:</span> Bu görüş devleti yaşayan bir canlıya, organizmaya benzetmektedir. İnsanlar gibi devletler de doğar büyür ve ölürler.En ünlü temsilcisi Herbert Spencer(1820-1903)’dir. Ne varki devletin hücreleri sayılan insanların bilinçi ve iradeye sahip oldukları  halde canlı hücrelerinin aynı niteliklere sahip olduğunu söylemek mümkün görünmemektedir.</p>
<p><span style="color: #ff0000;">Toplumsal Sözleşme Kuramı:</span> Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranların egemenlik anlayışını en fazla etkileyen kuramdır. Günümüzün siyasal sistemlerinin çoğu bu kuramdan etkilenmiştir. Bu görüş insanların “tabiat hali” ile “toplum hali”ini bir birinden ayırmaktadır. Bu görüşü savunanlara göre tabiat halinden toplum haline geçiş bir toplumsal sözleşme ile olmuştur:(toplumsal sözleşme). İkinci bir sözleşme ile de insanlar devleti kurmuşlar ve sahip oldukları egemenliklerinin, hak ve hürriyetlerinin bir kısmını veya tamamını devlete terk etmişlerdir (siyasal sözleşme). Bu kuramın bizim anlayışımızı da etkileyen bir kaç farklı varyasyonu bulunmaktadır:</p>
<p>Örneğin ünlü İngiliz filozofu Hobbes(1588-1679)’a göre insanlar tabiat halinde birbirleriyle sürekli bir çatışma içindeydiler. Hobbes’a göre (homo homini lupus) “insan insanın kurdudur”. Savaşa son vermek için insanların tabiat halinde yaşarken sahip oldukları her şey üzerindeki sınırsız egemenliklerinden karşılıklı olarak vazgeçmeleri; haklarının ve yetkilerinin önemli bir kısmını mutlak olarak devlet denilen otoriteye terk etmeleri gerekmektedir. Ona göre devlet bir dev’dir ve ünlü eseri Leviathan da bu anlama gelmektedir.</p>
<p>Yine başka bir İngiliz filozofu John Locke(1632-1679) ise devlet toplum sözleşmesi kuramına dayanarak açıklamakla birlikte; insanların tabiat halinde bir çatışma içinde olduklarını kabul etmemektedir. Ona göre tabiat hali sade kuvvetin hüküm sürdüğü bir kanunsuzluk devri değildir. Tabiat hali, insanların akla dayandıkları ve bir devlet otoritesine gerek duymadıkları bir durumu anlatmaktadır. Tabiat halinde insanların yaşam, özgürlük, mülkiyet gibi temel hakları vardır. Toplum haline geçmek için insanlar bu hak ve özgürlüklerinin tamamını yahut önemli bir kısmını değil, sadece cezalandırmak ve hak aramak yetkilerini devlete devretmişlerdir. Şu halde sözleşme ile ortaya çıkan devletin iktidarı Hobbes’un ileri sürdüğü gibi mutlak iktidar değildir. Devlet sahip olduğu otoriteyi ancak vatandaşların haklarını ve özgürlüklerini korumak için kullanabilir.</p>
<p>Türk aydınını en fazla etkileyen toplumsal sözleşme kuramcısı J.J. Rousseau (1712-1778) olmuştur. Rousseau “Contrat Social”; “toplum sözleşmesi” adlı eserinde şu görüşleri ileri sürmüştür:</p>
<p>İlke olarak insanları özgürlüklerinden kendi rızalarıyla daha olsa yoksun bırakmak olanaksızdır. Diğer yandan tabiat halindeki mücadeleye ve didişmelere son verip toplum hayatının ve düzenin doğması için egemen bir otoriteye insanların bağlı olmaları, yani özgürlüklerinden fedakarlıkta bulunmaları şarttır. Bu amaca yönelen bireysel iradelerin birleşmesinden doğan irade bireylerin iradesinden ayrı genel bir iradedir ve toplumun ve devletin temeli bu genel iradeye ve ona dayanak oluşturan toplumsal sözleşmeye bağlıdır. Doğal, tabii haklarını devlete terkeden insanlara devlet medeni ve siyasal haklar tanımaktadır.</p>
<p>Görüldüğü gibi bu kuram egemenliğin kaynağını toplumda arayan ve toplum olduğunu benimseyen bir yaklaşımı içermektedir. Siyasal iktidarın meşruluğunu toplumda gören bu düşünceler genellikle bu meşru’luğu bu toplumsal sözleşme kuramıyla açıklamak istemektedirler. Ancak bu kuramın farklı yorumları içinde iki ayrı toplum egemenliği anlayışı ortaya çıkmaktadır.</p>
<p>Bir yandan toplumu “atomistic” bir görüşle değerlendirenler; diğer yanda da toplumu bütünleşmiş, birleşmiş tek bir varlık olarak kavrama eğiliminde olanlar şeklinde iki farklı yaklaşım söz konusudur.<br />
Birinci grup toplumsal sözleşme kuramlarında devlet toplumun değil; tek tek bireylerin haklarını güvence altına alan bir üstün güç olarak görülmektedir. Burada bireyler, böyle bir güvence için ya tüm haklarını devlete terk etmektedirler (Hobbes); ya da devlete yalnızca bireysel haklarını koruma ve kollama yetkisini vermekte ve diğer temel haklarını devletin faaliyet alanının sınırlarını belirleyecek bir biçimde kendilerinde tutmaktadırlar (J.Locke)<br />
İkinci grup toplumsal sözleşme kuramlarında ise toplumun kendisini oluşturan bireylerden ayrı ve üstün bir “genel iradesi” nin olduğu, bu iradenin ona ters düşen bireyleri de kapsadığı ve devletin bu genel iradenin somutlaştığı örgütlenme olarak toplumu yönettiği kabul edilmektedir (Rousseau).</p>
<p>Atatürkçülüğün Türk toplumu hakkındaki değerlendirmesinin, “farklılaşmamışlık” ve bütünleşmişlik terimleriyle ortaya konulmasına bakarak, Atatürkçü milli devlet anlayışının Rousseau’cu bir temele dayandığı söylenebilir.<br />
Atatürkçülüğün ilkelerinden “cumhuriyetçilik”, bu anlamda milliyetçiliğin doğal sonucu gibi görülebilir. Eğer egemenlik ulusa ait ise, ülkenin kimler tarafından hangi kurallara göre yönetileceği de ulus tarafından belirlenecek demektir. Kemalist ideoloji içinde cumhuriyetçilik, giderek “demokrasi” ile bütünleşmekte, eşanlamlı hale gelmektedir. Cumhuriyetçilik aynı zamanda, siyasal iktidarın dinsel kökenli olmaklan çıkması, laikleşmesi, siyasal rejimin çağdaşlaşması demektir. Bu ilke, iktidarın dinsel kökenli olmaktan çıkmasıyla laiklik ilkesiyle, meşruluğun temelini halk desteğinin oluşturmasıyla da, halkçılık ilkesiyle yakından ilgilidir.</p>
<p>Mustafa Kemal’e göre, Yeni Türkiye Devleti bir halk devleti idi, halkın devleti idi. Oysa geçmişteki devlet, bir “kişi devleti” idi, kişilerin devleti idi. Cumhuriyet rejiminden ne anladığını ise şöyle açıklıyordu: “Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemi ile devlet şekli demektir. Biz cumhuriyeti kurduk, on yaşını doldururken demokrasinin bütün gereklerini sırası geldikçe uygulamaya koymalıdır. &#8230; Milli egemenlik esasına dayanan memleketlerde siyasi partilerin var olması tabiidir. Türkiye Cumhuriyetinde de birbirini denetleyen partilerin doğacağına şüphe yoktur”<br />
Burada da görüldüğü gibi, Atatürkçü cumhuriyetçilik anlayışı ulusçu, demokratik, özgürlükçü ve çoğulcuydu.<br />
Cumhuriyet ile demokrasiyi ayrı düşünmeyen Atatürk, 1930’lar Avrupasında neredeyse yaygın olarak görülen baskıcı rejimlerin hepsini de eleştirmiştir. Faşist, komünist ya da mesleklerin temsiline dayalı korporatif sistemlerin Türkiye açısından özenilir olmadıklarını vurgulamıştır. Oysa o dönemde etrafındaki birçok kişi, özellikle faşist-nazist modelden etkilenmişlerdi.</p>
<p>Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın bile, oldukça demokratik bir mecliste tartışılarak, zaman zaman sert biçimde eleştirilerek, denetlenerek yürütülmüş olması son derece önemli ve anlamlıdır. Mustafa Kemal bu tercihi yaparken, elbette ki harekete içte ve dışta belirli bir meşruluk kazandırmak umacıyla da hareket etmişti. Ama Kurtuluş Savaşı sonrasında izlediği yol da, demokrasinin O’nun açısından bir temel tercih sorunu olduğunu ortaya koyuyordu. Devrimin tehlikeye düşmesi nedeniyle, zaman zaman sert önlemlere başvurmak zorunda kaldığı zaman bunu doğal saymıyor ve Nutuk’un son sayfalarında bu uygulamaların geçici olduğunu belirtiyordu:</p>
<p>Saygıdeğer Efendiler, durumun ciddîleşmesi üzerine, hükûmetçe olağanüstü önlemler alınması gerektiği yolundaki görüşümüzü ilk defa ortaya koyduğumuz zaman, bunu iyi karşılamayanlar vardı. Takrîr-i Sükûn Kanunu’nu ve İstiklâl Mahkemeler’ini bir baskı vasıtası olarak kullanacağımız düşüncesini ortaya atanlar ve bu düşünceyi benimsetmeye çalışanlar oldu.<br />
Şüphe yok ki, zaman ve olaylar, bu nefret verici düşünceyi aşılamaya çalışanları, elbette utanılacak bir duruma düşürmüştür.<br />
Biz, alınan fakat kanunî olan bu olağanüstü önlemleri, hiçbir zaman ve hiçbir şekilde kanunun üstüne çıkmak için bir vasıta olarak kullanmadık. Aksine, memlekette huzur ve güvenliği sağlamak için uyguladık. Biz o önlemleri, milletin medenî ve sosyal alandaki gelişmesinde yararlı kıldık.<br />
Efendiler, aldığımız olağanüstü önlemlerin uygulanmasına gerek kalmadığı görüldükçe, onların uygulamadan kaldırılmasında tereddüt edilmemiştir. Nitekim, İstiklâl Mahkemeleri, zamanında kaldırıldığı gibi, Takrîr-i Sükûn Kanunu da yürürlük süresinin sonunda, yeniden Büyük Millet Meclisi’nin incelemesine sunuldu. Meclis, Kanunun bir süre daha yürürlükte kalmasını gerekli bulmuşsa, elbette, bu milletin ve Cumhuriyet’in yüksek yararları içindir. Yüce Meclis’in elimize istibdat vasıtası verme gayesi güderek böyle bir karar aldığı düşünülebilir mi?</p>
<p>Efendiler, Takrîr-i Sükûn Kanunu’nun yürürlükte ve İstiklâl Mahkemeleri’nin faaliyette bulunduğu süre içinde yapılan işleri göz önüne getirecek olursanız, Meclis’in ve milletin güven ve itimadının tamamen yerinde kullanılmış olduğu kendiliğinden anlaşılır.<br />
Memlekette çıkarılan büyük isyan ve hazırlanan suikast tertipleri bastırılarak sağlanan güvenlik ve huzur, elbette bütün milletçe memnunlukla karşılanmıştır.<br />
Efendiler, milletimizin başına giymekte olduğu, cahillik, gaflet, taassup, yenilik ve medeniyet düşmanlığının belirgin işareti gibi görünen fesi atarak, onun yerine bütün medenî dünyaca başlık olarak kullanılan şapkayı giymek ve böylece, Türk milletinin medenî toplumlardan zihniyet bakımından da hiçbir ayrılığı bulunmadığını göstermek kaçınılmaz oluyordu. Bunu, Takrîr-i Sükûn Kanunu yürürlükte iken yaptık. Bu kanun yürürlükte olmasaydı yine yapacaktık. Fakat, bu uygulamada, kanunun yürürlükte oluşu da kolaylık sağlamış oldu denirse, bu, çok doğrudur. &#8230; Görülüyor ki, biz her vasıtadan yalnız ve ancak bir tek temel görüşe dayanarak yararlanırız. O görüş şudur : Türk milletini medenî dünyada, lâyık olduğu mevkie yükseltmek, Türkiye Cumhuriyeti’ni sarsılmaz temeller üzerinde her gün daha çok güçlendirmek&#8230; ve bunun için de istibdat fikrini öldürmek..”<br />
Fransız Devrimi’nin ‘Hürriyet, Eşitlik, Adalet’esasına dayanan bildirisine rağmen, devrim-karşı devrim süreci, cumhuriyet-krallık mücadelesi, Fransa’nın 1789-1870 arasında geçen 81 yıllık dönemin tarihini oluşturur. Demokrasinin Fransa, ABD ve İngiltere’ye bir günde gelmediği bu kadar açıkken Türkiye’de bunu hemen beklemek ne derece gerçekçidir? “Demokrasi Alaaddin’in lambasından çıkmaz, bir gecede kurulmaz” diyen Prof. Bernard Lewis ve Prof. Feroz Ahmad, Atatürkçülüğün Türkiye için demokrasi şartı olduğunu vurguluyorlar.<br />
Bu açıdan Türkiye için de ‘Cumhuriyet’, modernleşmenin ve uluslaşmanın hem siyasal güvencesi, hem de vatandaşı eğiterek, demokrasiyi hazırlayan bir okuldur. Türkiye’de ‘cumhuriyet’demokrasi karşıtı ve dışında bir rejim değil, demokrasiyi hazırlayan bir geçiş sürecidir. Maurice Duverger “&#8230; Türk tek partisinin yapısında totaliter bir taraf yoktu. Bu yapı ne hücrelere, ne milise, ne de gerçek anlamda ocaklara dayanıyordu. Parti kütlelere siyasi eğitim yer vermek amacıyla birçok açık toplantılar, halk meclisleri ve kongreler düzenlenmişti. Üyelik herkese açıktı. İhraç ve temizlik mekanizması mevcut değildi. Üniformalar, geçit resimleri ve sert bir disiplin yoktu. Gerçekte parti içi demokrasi de oldukça ileri görünmekteydi.”<br />
“Faşist rejimlerde her gün rastlanan otorite savunucusunun yerini, Kemalist Türkiye’de demokrasi savunucusu almıştır. Türk tek parti sistemi hiçbir zaman bir tek parti doktrinine dayanmamış, tekele resmi bir nitelik vermemiş, liberal demokrasiyi ortadan kaldırma arzusuyla meşrulaştırmaya çalışmamıştır” diyerek, sistemin amacını vurgulamaktadır.<br />
Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür’kuşaklar yetiştirme ilhamını Tevfik Fikret’ten alan Atatürk’ün Türk demokrasisinin Fransız Devrimi’nin açtığı yolu izleyerek, kendi özgün koşulları ile dünyanın değişen koşullarına göre kurulmakta olduğunu vurgulayan açıklaması yukarıdaki görüşleri tamamlamaktadır. Atatürk, 1931 yılında yazdığı “Medeni Bilgiler” kitabında demokrasi, hürriyet, insan hakları, vatandaşlık, devlet, ulus kavramlarını işlemektedir. Bu kitap 1930-1940 arası ortaöğretim ders kitabı olarak okutulmuştur. Halkevleri’nin Köy Enstitüleri’nin kuruluşundaki amaçlar da bunu hazırlamaya dönük olmuştur. Ancak devletin kuruluş aşamasında, olağanüstü tehlikeler karşısında Atatürk için zorunlu olan, öncelikle cumhuriyet ve sonra demokrasidir.<br />
Atatürk’ün yaptığı ve yapmaya özen gösterdiği bazı şeyler var ki, günümüzün “katılmacı” demokrasi anlayışını daha o zamanlar, sezgileriyle benimsediğini düşündürmektedir.<br />
Dünya’da ilk kez bir bayram çocuklara armağan edilmiş ve o vesile ile onlara, ülkenin gelecekteki sahipleri oldukları bilinci aşılanmaya çalışılmıştır. 23 Nisan günleri çocukların, kentlerindeki önemli kamu görevlilerinin makamlarına oturmalarının, onların görevlerini geçici olarak devralmış gibi davranmalarının, bir oyun havasının ötesinde anlamı olduğu açıktır. Belki gene ilk kez, bir önder, devrimini gençlere emanet etmiş ve onlardan, gerektiğinde ülkede siyasal iktidara sahip olanlara karşı çıkmalarını istemiş, 1924’te seçmen yaşını 18’e indirmiştir. Daha o yönde hiçbir istek, hiçbir gereksinme yokken, Türk kadınına siyasal hak ve özgürlüklerini -demokrasinin anayurdu sayılan bazı batı ülkelerinden önce- veren, kadının siyasal yaşamda ağırlık kazanmasına çaba gösteren de Atatürk’tür.<br />
Atatürk bununla da yetinmemiş, gerçekleştirdiği büyük “kültür devrimi” açısından önem taşıyan kurumların bağımsız ve demokratik bir yapıya sahip olmalarına özen göstermiştir. Her şeyin devlet içinde ve devlet için olduğu faşizmin yükselme döneminde bile, Türk Dil ve Tarih Kurumları siyasal iktidardan bağımsız birer dernek olarak kurulmuş ve yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Atatürk onların parasal bağımsızlığını sağlayabilmek için, kendi mal varlığını sürekli bir destek olarak kullanmaktan çekinmemiştir. Yurdu bir kültür ağı gibi saran 404 “Halkevi” ile dört bin kadar “Halkodası” da, kâğıt üzerinde tek partiye bağlı olmakla birlikte, büyük ölçüde bağımsız ve demokratik bir yapıya sahip kılınmışlardır. Bunlar, “kitle örgütleri”nin kötü gözle görüldükleri 1980’lerin Türkiye’sinde yarım yüzyıl önceki Kemalist ideolojiyi yansıtan somut örneklerdir.</p>
<p>Mustafa Kemal, demokrasinin her şeyden önce bir özgürlük sorunu olduğuna inanıyor ve kendi el yazısı ile şöyle diyordu: “<em>İrade ve egemenlik milletin tümüne aittir ve ait olmalıdır. Demokrasi sosyal yardım veya iktisadi teşkilat sistemi değildir. Demokrasi maddi refah meselesi de değildir. Böyle bir nazariyat vatandaşların siyasi hürriyet geresinimini uyutmayı amaçlar. Bizim bildiğimiz demokrasi siyasidir. Onun hedefi, milletin idare edenler üzerindeki muhakemesi sayesinde siyasi hürriyeti sağlamaktır. Türk demokrasisi Fransa ihtilalinin açtığı yolu takip etmiş, ama kendisine özgü niteliği ile gelişmiştir. Zira her millet devrimini toplumsal ortamın baskı ve geresinimine göre (&#8230;) yapar. Demokrasi prensibi, ulusal egemenlik pekline dönüşmüştür. Bir ulusu oluşturan bireylerin o ulus içinde, her çeşit özgürlüğü, yaşamak özgürlüğü, çalışmak özgürlüğü, düşünce ve vicdan özgürlüğü güven altında bulunmalıdır.</em>”</p>
<div id="crp_related"><h3>Benzer Yazılar:</h3><ul><li><a href="http://www.inkilap.info/bir-cagdaslasma-ideolojisi-ataturkculuk" rel="bookmark" class="crp_title">Bir Çağdaşlaşma İdeolojisi: Atatürkçülük</a></li><li><a href="http://www.inkilap.info/laik-devletin-ozellikleri" rel="bookmark" class="crp_title">Laik Devletin Özellikleri</a></li><li><a href="http://www.inkilap.info/ideoloji-ve-sorunlari" rel="bookmark" class="crp_title">İdeoloji ve Sorunları</a></li><li><a href="http://www.inkilap.info/1924-anayasasi-ve-ozellikleri" rel="bookmark" class="crp_title">1924 Anayasası ve Özellikleri</a></li><li><a href="http://www.inkilap.info/laiklik-ilkesi" rel="bookmark" class="crp_title">Laiklik İlkesi</a></li></ul></div><p><a href="http://www.inkilap.info/ulusal-egemenlik-ilkesi-ve-cumhuriyetcilik">Ulusal Egemenlik İlkesi ve Cumhuriyetçilik</a> is a post from: <a href="http://www.inkilap.info">İnkılap Tarihi</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.inkilap.info/ulusal-egemenlik-ilkesi-ve-cumhuriyetcilik/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Milliyetçilik İlkesi</title>
		<link>http://www.inkilap.info/milliyetcilik-ilkesi</link>
		<comments>http://www.inkilap.info/milliyetcilik-ilkesi#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 10 Aug 2007 05:28:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Temel İlkeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.inkilap.info/?p=177</guid>
		<description><![CDATA[Bağımsızlık ve çağdaşlaşma hedeflerine ulaşmak için, ideolojinin çerçevesini oluşturan ulusçuluk, cumhuriyetçilik ve laiklik ilkeleri Fransız Devrimi ve dolayısıyla liberalizmden, devletçilik, halkçılık ve devrimcilik ilkeleri de sosyalizmden esinlenmiştir. Atatürkçülük içinde ulusçuluk, bir yandan ulusal bağımsızlığın sağlanması, öte yandan da çağdaşlaşma gereksinimlerini karşılamaya yönelik ideolojik bir öğe oluşturuyordu. Çağdaş bir toplum olmak için önce ulus olmak, uluslaşma [...]<p><a href="http://www.inkilap.info/milliyetcilik-ilkesi">Milliyetçilik İlkesi</a> is a post from: <a href="http://www.inkilap.info">İnkılap Tarihi</a></p>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p></p><p>Bağımsızlık ve çağdaşlaşma hedeflerine ulaşmak için, ideolojinin çerçevesini oluşturan ulusçuluk, cumhuriyetçilik ve laiklik ilkeleri Fransız Devrimi ve dolayısıyla liberalizmden, devletçilik, halkçılık ve devrimcilik ilkeleri de sosyalizmden esinlenmiştir.</p>
<p>Atatürkçülük içinde ulusçuluk, bir yandan ulusal bağımsızlığın sağlanması, öte yandan da çağdaşlaşma gereksinimlerini karşılamaya yönelik ideolojik bir öğe oluşturuyordu. Çağdaş bir toplum olmak için önce ulus olmak, uluslaşma aşamasından geçmiş olmak gerekiyordu. Uluslaşma aşaması, çağdaş toplumun temel özelliklerinden olan demokratikliği sağlayabilmek için de bir ön koşuldu.</p>
<p>Türk milliyetçiliğinin kökenlerini, genel olarak meşrutiyet dönemlerini incelerken görmüştük. Çeşitli kaynaklardan beslenen bu gecikmiş ulusçuluk akımını bir düşünce sistemi içine oturtan kişi Ziya Gökalp olmuştu<a href="http://www.inkilap.info">.</a> Bu yandan ulusal bağımsızlığı sağlamak, öte yandan çağdaş anlamda bir ulus yaratmak ereğine yönelen Mustafa Kemal elbette ki bu birikimden yararlanmıştır. Ama, aynı zaman da, eylem içinde onu aşmış, kendi damgasını taşıyan bir ulusçuluk anlayışına ulaşmıştır. Bu, sınırlar ötesi hedefler gözetmeyen<a href="http://www.inkilap.info">,</a> ırkçı olmayan, çoğulcu bir ulusçuluktur.</p>
<p>Atatürk, tüm sömürge durumundaki ülkelerin, kendi deyimiyle mazlum milletlerin birer birer bağımsızlıklarını kazanacağını çok önceden söylemiş, ulusal kurtuluş savaşının başarısı ile de onlara cesaret vermiştir. Emperyalist devletlere karşı kazanılan bu ilk kurtuluş savaşı, giderek evrensel bir model oluşturmuştur. Kemalist ulusçuluk anlayışının dışa yönelik hedefi, çağdaş uluslar topluluğunun eşit haklara sahip bir üyesi olmaktır. Sadece siyasal bağımsızlıkla yetinmeyen, ekonomik bağımsızlığı da içeren bir tam bağımsızlık, bu hedefin ayrılmaz bir parçasıdır.<br />
Kemalist milliyetçiliğin içe yönelik hedefi ise, çağdaş bir ulus yaratmaktır. Bu ulus, ne ırkçı ne de ümmetçi bir anlayışı yansıtmaktadır. Atatürk’e göre ulus, ne din ne de ırk temeline dayanır; ulusu yaratan temel öğe, ortak tarih o ortak tarihin ürünü ortak dil ve sonuç olarak ortak kültürdür. Atatürk ilk Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yaptığı bir konuşmada, Türk, Kürt, Laz, Çerkez birlikte bir bütün oluşturduğunu vurgulamış, Kurtuluş Savaşı sırasında hep Türkiye Milleti deyimini kullanmıştır. Daha sonraları karmaşık bir etnik yapıdan kendine güvenen çağdaş bir ulus yaratmak için çaba gösterdiğinde de, örneğin “Ne mutlu Türk olana” dememiş, Ne mutlu Türk’üm diyene demiştir. O’nun için “Türk” Anadolu toprakları üzerinde “kederde, kıvançta” dayanışma içinde olan insanların “ortak” adıdır. Orta Asya’daki Türk, o ulusçuluk çerçevesinde yer almazken, Anadolu’nun tüm insanları, etnik kökenine bakılmaksızın ulusun bir parçası sayılmaktadır. Atatürk “Medeni Bilgiler” kitabında şöyle demiştir: “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.” 1935 yılındaki resmi tanımlamaya göre de, “ulus, dil, kültür ve ülkü birliği ile birbirine bağlı yurttaşlardan meydana gelen siyasal ve sosyal bir bütündür.”</p>
<p>1924 Anayasası’nın 88. maddesi şu tanımı yapmaktadır: “Türkiye halkına, din ve ırk ayırt edilmeksizin, vatandaşlık bakımından Türk denir.”</p>
<p>Atatürk, ulus kavramından din öğesinin dışlanmasını, dini ulus dışında ayrı bir olgu olarak değerlendirilmesini ise şöyle savunmuştur:</p>
<p>“Türkler İslam dinini kabul etmeden de büyük bir millet idi. Bu dini kabul ettikten sonra, bu din, ne Arapların, ne aynı dinde bulunan Acemlerin ve ne de sairenin Türklerle birleşip bir millet teşkil etmelerine tesir etmedi. Bilakis, Türk milletinin milli bağlarını gevşetti; milli heyecanını uyuşturdu. Bu pek tabii idi. Çünkü Muhammed’in kurduğu dinin gâyesi, bütün milliyetlerin üzerinde, hepsini kapsayan bir ümmet siyaseti idi. (İnan,1969,21) “<br />
Milliyetçilik, aynı topraklar üzerinde benzer koşulları paylaşan insanların, dışa karşı korunma ve dayanışma gereksinmelerini karşılayan bir ideolojidir.</p>
<p>Atatürkçü düşünceleri yüzünden öldürülen Ahmet Taner Kışlalı’nın çok güzel bir şekilde vurguladığı gibi ulusçuluk, toplum içindeki çıkar çatışmalarına alet edildiğinde tutucu, toplumun dışa karşı ortak yararlarını savunmak için kullanıldığında ilericidir. Başka bir deyişle, toplumdaki bir kesimin başka bir kesimi sömürmesini gözden saklamak amacıyla kullanıldığında tutucudur; ama o toplumun başka toplumlar veya başka toplumların içindeki bir kesim tarafından sömürülmesine karşı başvurulduğunda ilericidir.</p>
<p>İlerici ulusçuluk insancıldır; insanlara acı vermeye değil, onların acılarını dindirmeye yöneliktir, ilerici Ulusçulukta, insafları egemenlik altına almak değil, onları egemenlikten kurtarmak amacı vardır, ilerici ulusçuluk, bütün insanların özgürlüğünü ve tüm toplumların eşitliğini savunur, ilerici ulusçuluk, bölücü değil, birleştiricidir. İlerici ulusçuluk, savaşçı değil barışçıdır; savaşı ancak gerektiğinde, yukarıdaki amaçlar uğruna kabul eder. İşte ilerici ulusçuluk, Atatürkçü Ulusçuluktur. Bu nitelikleriyle de, çağdaş, evrensel ve kalıcıdır.</p>
<div id="crp_related"><h3>Benzer Yazılar:</h3><ul><li><a href="http://www.inkilap.info/bir-cagdaslasma-ideolojisi-ataturkculuk" rel="bookmark" class="crp_title">Bir Çağdaşlaşma İdeolojisi: Atatürkçülük</a></li><li><a href="http://www.inkilap.info/alti-okun-anlami" rel="bookmark" class="crp_title">Altı Okun Anlamı</a></li><li><a href="http://www.inkilap.info/ataturk%e2%80%99un-dis-politika-anlayisi" rel="bookmark" class="crp_title">Atatürk’ün Dış Politika Anlayışı</a></li><li><a href="http://www.inkilap.info/devrimcilik-ilkesi" rel="bookmark" class="crp_title">Devrimcilik İlkesi</a></li><li><a href="http://www.inkilap.info/ataturk%e2%80%99un-cagdaslik-anlayisi" rel="bookmark" class="crp_title">Atatürk’ün Çağdaşlık Anlayışı</a></li></ul></div><p><a href="http://www.inkilap.info/milliyetcilik-ilkesi">Milliyetçilik İlkesi</a> is a post from: <a href="http://www.inkilap.info">İnkılap Tarihi</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.inkilap.info/milliyetcilik-ilkesi/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bağımsızlık İlkesi</title>
		<link>http://www.inkilap.info/bagimsizlik-ilkesi</link>
		<comments>http://www.inkilap.info/bagimsizlik-ilkesi#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 10 Aug 2007 05:26:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Temel İlkeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.inkilap.info/?p=176</guid>
		<description><![CDATA[Atatürk’ün ve arkadaşlarının önünde iki aşamalı bir amaç vardı: Bağımsızlık ve çağdaşlaşma. Cumhuriyetimizi kuranların bağımsızlık ilkesine ne denli değer verdiği ortadır. Lozan Barış Konferansı ile ilgili anılarını anlatırken İsmet Paşa İngiltere’nin temsilcisi Lord Curzon ile aralarında geçen bir konuşmayı bize şöyle aktarır: “Güçlüğü hatırlatmak için size söylüyorum. Orada bir akşam, İngiliz murahhası Lord Kürzon, yanında [...]<p><a href="http://www.inkilap.info/bagimsizlik-ilkesi">Bağımsızlık İlkesi</a> is a post from: <a href="http://www.inkilap.info">İnkılap Tarihi</a></p>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p></p><p>Atatürk’ün ve arkadaşlarının önünde iki aşamalı bir amaç vardı: Bağımsızlık ve çağdaşlaşma. Cumhuriyetimizi kuranların bağımsızlık ilkesine ne denli değer verdiği ortadır. Lozan Barış Konferansı ile ilgili anılarını anlatırken İsmet Paşa İngiltere’nin temsilcisi Lord Curzon ile aralarında geçen bir konuşmayı bize şöyle aktarır:<br />
“Güçlüğü hatırlatmak için size söylüyorum. Orada bir akşam, İngiliz murahhası Lord Kürzon, yanında Amarika murahhası varken bana şöyle dedi:</p>
<p><span id="more-177"></span>— Müzakere ediyoruz. aylardan beri arzu ettiklerimizden hiçbirini alamıyoruz. Vermiyorsunuz. Anlayış göstermiyorsunuz. Memnun değiliz sizden. ama ne reddederseniz cebimize atıyoruz. Cebimizde saklıyoruz. memleketiniz haraptır. Yarın geleceksiniz, bunları tamir etmek için, kalkınmak için yardım isteyeceksiniz. O zaman, bu cebime koyduklarımdan her birini, birer birer çıkarıp size vereceğim&#8230;</p>
<p>Ben cevap verdim:<br />
— Çok emekle bu neticeye varmışızdır. koşullarımız, milletimize göre hakladır. Bunları behemahal alacağız. Biz bunları alalım, siz şimdi verin, sonra gelirsek istediğinizi yapın&#8230;” (Aydemir,1983,115).<br />
Lozan Barış Antlaşması ile kazandığımız siyasal bağımsızlığımızın değerini bilen ve kan ve ateşle kazanılan bu bağımsızlığı korumak için kendi kuşaklarının bütün enerjisini seferber eden cumhuriyetimizin kurucu kadroları iktidarda oldukları sürece bu kazanımları tehlikeye düşürebilecek hiç bir girişimde bulunmamışlar ve ödün vermemişlerdir. Çünkü onlar mali ve ekonomik bağımsızlığı ana amaç olan tam bağımsızlıkla eş anlamlı görmüşlerdir. Çünkü yine Atatürk’ün sözleriyle ifade edecek olursak Cumhuriyetimizi kuranların bağımsızlık konusunda gösterdiği bu titizliğe sonraki kuşakların aynı heyecanla sahip çıktıklarını söylemek ne yazık ki mümkün görünmemektedir. Hatta bu konuda “gaflet ve delalet ve hatta hıyanet” içinde davranıldığı bir çok örnek acıdır ki karşımıza çıkabilmektedir.<br />
Bu noktada Atatürk’ün tam bağımsızlık hakkındaki düşüncelerini anımsamakta yarar var. O’na göre “Türk devletinin dayandığı esaslar tam bağımsızlık ve kayıtsız şartsız milli egemenlik’ten ibarettir.”<br />
Tam bağımsızlık, ulusun varlığı ve hakları için bütün gücü ile bizzat kendisinin uğraşmasını öngörür. Tam bağımsızlık, devletin gelişmesini sağlayan önlemlerle birlikte, gelişmeyi olumsuz yönde etkileyen veya engelleyen etkenlerin ortadan kaldırılması ve özgürce gelişme için gereklidir. Ülkenin içişleri bakımdan dışa karşı bağımsız olmalıdır. Tam bağımsızlığın ve ulus egemenliğinin gerçekleşmesi ise öncelikle ekonomik güce bağlıdır:<br />
“Tam bağımsızlık için şu genel kural vardır, ulusal egemenlik için bir yasa vardır diyoruz. Bu gün de büyük bir zaferin etkenleri ve yapıcıları olduğumuzu ifade ediyoruz. Bu noktada, çok kesin olan bir gerçeği hep beraber tekrar etmek zorundayız. Bu kadar büyük, bu kadar kutsal ve ulu hedefler yalnız kağıt üzerinde ilkelerle ve yasa maddeleriyle ve sadece hırslarla arzularla elde edilemez. Tam olarak gerçekleştirebilmek için tek güç, gerçekten en güçlü temel ekonomidir.”</p>
<p>Peki ekonomik kalkınma için ne yapılmalıdır? Öncelikle bilim ve aklın yol göstericiliğinde sürekli çağdaşlaşmaktır. Çağdaşlaşma Türk ulusunu geri bırakmış olan kurumları boş inançları yıkarak, yerlerine ulusu ilerletecek, çağa uygun kurumları derhal getirmek suretiyle gerçekleşecektir. Bunun için de çocuklarımızı ortak değerler etrafında yönlendirmemiz gereklidir:<br />
“Çocuklarımızı aynı eğitim derecesinden geçirerek yetiştireceğiz. Kesinlikle bilmeliyiz ki iki parça halinde yaşayan uluslar zayıftır, hastadır.”</p>
<p>Eğitimde olduğu gibi ekonomide de eşitlik ve birliğin sağlanması gereklidir. Bunun için devlet ulusal gelirin dengeli ve uyumlu olarak dağıtımında, yönetiminde, kalkınmanın sağlanmasında, halk yararının gözetilmesinde etkin olmalıdır :<br />
“Ulusal gelirin dağılımında, daha mükemmel bir adalet ve emek sarfedenlere daha yüksek refah sağlanması ulusal birliğin korunması için koşuldur. Bu koşulu sürekli göz önünde tutmak, ulusal birliğin temsilcisi olan devletin önemli görevidir.”</p>
<div id="crp_related"><h3>Benzer Yazılar:</h3><ul><li><a href="http://www.inkilap.info/milli-egitim" rel="bookmark" class="crp_title">Milli Eğitim</a></li><li><a href="http://www.inkilap.info/ataturk%e2%80%99un-dis-politika-anlayisi" rel="bookmark" class="crp_title">Atatürk’ün Dış Politika Anlayışı</a></li><li><a href="http://www.inkilap.info/alti-okun-anlami" rel="bookmark" class="crp_title">Altı Okun Anlamı</a></li><li><a href="http://www.inkilap.info/milliyetcilik-ilkesi" rel="bookmark" class="crp_title">Milliyetçilik İlkesi</a></li><li><a href="http://www.inkilap.info/bir-cagdaslasma-ideolojisi-ataturkculuk" rel="bookmark" class="crp_title">Bir Çağdaşlaşma İdeolojisi: Atatürkçülük</a></li></ul></div><p><a href="http://www.inkilap.info/bagimsizlik-ilkesi">Bağımsızlık İlkesi</a> is a post from: <a href="http://www.inkilap.info">İnkılap Tarihi</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.inkilap.info/bagimsizlik-ilkesi/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Altı Okun Anlamı</title>
		<link>http://www.inkilap.info/alti-okun-anlami</link>
		<comments>http://www.inkilap.info/alti-okun-anlami#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 10 Aug 2007 05:21:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Temel İlkeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.inkilap.info/?p=175</guid>
		<description><![CDATA[Atatürkçü düşünce, tam bağımsızlık ve Batılılık ilkeleri çerçevesinde karşı-emperyalizm ve altı ok ile belirlenir. Ne yazık ki, Türkiye’deki Atatürkçü duyarlılığa yeterince sahip olmayan yönetimlerin uygulamaları ile, Atatürkçülük önce yalnızca altı oka indirgemiş, daha sonra da bu altı ilkeyi genel anlamından tümüyle saptıracak yorumlara konu yapmıştır. Oysa, Atatürkçü düşünce, öğeleri birbirinden ayrılamayacak bir bütündür. Tam bağımsızlık [...]<p><a href="http://www.inkilap.info/alti-okun-anlami">Altı Okun Anlamı</a> is a post from: <a href="http://www.inkilap.info">İnkılap Tarihi</a></p>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p></p><p>Atatürkçü düşünce, tam bağımsızlık ve Batılılık ilkeleri çerçevesinde karşı-emperyalizm ve altı ok ile belirlenir. Ne yazık ki, Türkiye’deki Atatürkçü duyarlılığa yeterince sahip olmayan yönetimlerin uygulamaları ile, Atatürkçülük önce yalnızca altı oka indirgemiş, daha sonra da bu altı ilkeyi genel anlamından tümüyle saptıracak yorumlara konu yapmıştır.</p>
<p>Oysa, Atatürkçü düşünce, öğeleri birbirinden ayrılamayacak bir bütündür. Tam bağımsızlık bir yana bırakılınca, Çağdaşlaşma ilkesi bir Batı kuyrukçuluğuna dönüşme eğilimi göstermiştir. Daha sonra, Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik, Laiklik ve Devrimcilik ilkeleri de birbirlerinden soyutlanarak, tek tek ele alınıp yorumlanınca, durum iyice karışmış ve Kemalist ideoloji tümüyle temel ekseninden kaydırılmıştır. Bunun sonunda da kaçınılmaz yozlaşma ortaya çıkmış, toplumun benimsediği Atatürk ilkeleri ile toplumun benimsemediği Atatürk ilkeleri gibi yapay ve Atatürkçülük saptırıcı ayırımlardan söz edilmeye başlamıştır.</p>
<p>Oysa, Atatürkçülüğün Batılılaşma anlayışı, tümüyle akılcı bir yaklaşma ve siyasal, ekonomik, kültürel bir tam bağımsızlık anlayışına dayalıdır. Altı ok, ancak bu çerçeve içinde bir anlam taşır.</p>
<div id="crp_related"><h3>Benzer Yazılar:</h3><ul><li><a href="http://www.inkilap.info/bir-cagdaslasma-ideolojisi-ataturkculuk" rel="bookmark" class="crp_title">Bir Çağdaşlaşma İdeolojisi: Atatürkçülük</a></li><li><a href="http://www.inkilap.info/milliyetcilik-ilkesi" rel="bookmark" class="crp_title">Milliyetçilik İlkesi</a></li><li><a href="http://www.inkilap.info/devrimcilik-ilkesi" rel="bookmark" class="crp_title">Devrimcilik İlkesi</a></li><li><a href="http://www.inkilap.info/ataturkcu-dusuncenin-evrensel-degeri" rel="bookmark" class="crp_title">Atatürkçü Düşüncenin Evrensel Değeri</a></li><li><a href="http://www.inkilap.info/milli-egitim" rel="bookmark" class="crp_title">Milli Eğitim</a></li></ul></div><p><a href="http://www.inkilap.info/alti-okun-anlami">Altı Okun Anlamı</a> is a post from: <a href="http://www.inkilap.info">İnkılap Tarihi</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.inkilap.info/alti-okun-anlami/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

