Ana içeriğe atla

Kıyafet ve Modernleşme

Şapka Devrimi

İnsanların giyim ve kuşamları toplumsal ya da ulusal kültürü yansıtan en belirgin ölçütlerden biridir. Kültürün her alanında olduğu gibi giyimde de toplumsallığı belirleyen ve değişmelere neden olan bazı temel etkenler vardır. Bu etkenlerden çoğu inanç, zevk, ekonomik koşullar, psikolojik eğilimler vb. gibi bireye bağlı olup giyimde ve kuşamda değişikliğe neden olmaktadır. Osmanlı’daki giyim kuşam ise ulusallıktan çok ümmet anlayışını, geleneksellikten çok karmaşayı doğuran bir derlemenin egemenliğini yansıtmaktaydı. Osmanlı’da giyim kuşam sosyal ve dini farklılaşmaları kuvvetlendirici niteliktedir.

Türkler Orta Asya’da giyim eşyalarını derinden yapmışlar ve biniciliğe elverişli bir biçimi tercih etmişlerdi. Hunlarla birlikte deriden yapılmış kalpak, kalpağın içinde keçeden yapılmış börk giyilmeye başlanmıştır. Türklerin İslamiyeti kitleler halinde benimsemesiyle birlikte, batıya yönelip, İran üzerinden Anadolu’ya yerleşmesi ve çeşitli kültür çevreleri ile içi içe bir yaşam dönemine geçişi giyim kuşamda da büyük değişmelere yol açmıştır. İnanç değişikliği, kadın ve erkek giyimlerinde farklılaşma yaratmakla kalmamış, kadında örtünme (tesettür) denilen yeni bir uygulamayı da getirmiştir.

İslamiyet’e geçişten sonra en büyük değişiklik başlıklarda olmuştur. Kalpak yerine Arap başlığı olan sarık, Müslüman erkeğin simgesi haline gelmiştir. Kavuk, külah ve sarıklar çok değişik adlarla çoğalırken, bu farklılıklar, ilmiye, tarikat ve ordu mensupları ile resmi görevlilerin rütbe ve derecelerini belirleyen bir simge niteliğine de bürünmüştü. Ölülerin mezar taşlarına bile onların hayatta iken giydikleri sarığın şekli kazınmaya başlanmıştı.

Osmanlı toplumu, din temeline dayanan cemaatlerden oluştuğu için, her cemaatin kendi geleneklerine göre bir kıyafet kullanması belirlenmişti. Müslüman olmayan kişi ve topluluklar da sarık kullanmışlar ve onlara belirli renkte sarık sarma ya da işaret koyma zorunluluğu getirilmiştir. Örneğin; III. Selim döneminde, Müslümanların serpuş (başlık) ve ayakkabıları için sarı, Ermeniler için kırmızı, Rumlar için siyah, Yahudiler için de mavi renk kabul edilmişti.

Fesin Öyküsü: Şapka Devrimi ve Anlamı


Osmanlı’da giyim kuşam, II.Mahmut’un yeni kurduğu askeri birliğe yeni bir başlık giydirmesi ile büyük değişikliğe uğramıştır. Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından sonra oluşturulan birliğe 1829’da yürürlüğe giren bir tüzükle fes giydirilmesine karar verilmişti. Frikyalılardan başlayarak Grek kolonilerinde ve Roma İmparatorluğu döneminde kullanılan fes daha çok Kuzey Afrika’da tutunmuş, oradan da Yunan adalarına yayılmıştı. II.Mahmut askere fes giydirmek istediğinde Şeyhülislam Mehmet Tahir Efendi, bunun şeriata aykırı olduğunu ileri sürmüş, padişah şeyhülislamı azledip, Tunus’tan 50.000 fes getirtmişti. Bir süre sonra ilmiye sınıfı dışındaki devlet görevlilerinin de fes giymelerine karar alınmış, Tanzimat döneminde fes yaygınlaşmıştı.

Bu arada daha çok Müslüman olmayan tebaanın, özellikle de Yahudi hekimlerin ve sarrafların giydikleri kalpak da güncellik kazanmaya başlamıştır. Orta Asya kökenli olan kalpak, fes ve sarığın yanında üçüncü bir tür başlık olarak yaygınlaşırken II.Abdülhamid 1903’de topçulara ve süvarilere fes yerine kalpak giydirmek istemişti. Fakat, evvelfesi şeriata aykırı bulup karşı çıkanlar bu kez de fesi savunup kalpağa karşı çıkmışlardı. Fes bir süre sonra bir dini sembol haline geldi.

Önceleri devlet gücüyle giydirilen fesin köylere kadar yayıldığı XIX. Yüzyılda aydınların kasket ve şapka giyme eğilimi gösterdikleri de dikkati çekmektedir.

Ulusal Bağımsızlık Savaşı yıllarında şapkaya Hıristiyan Avrupalılara özgü bir başlık gözüyle bakılıyordu. Bu nedenle de şapka giyenler gavur ya da Frenk taklitçisi diye suçlanıyordu.

Erkeklerin şapka giymelerine ilişkin bir yasanın çıkartılmasına ve kıyafetteki değişikliklere işte bu aşamalardan geçildikten sonra gelinmiştir. Bu yoldaki ilk adım da Şeriye ve Evkaf Bakanlığı’nın kaldırılmasından sonra hukukçuların giysileri ile atılmıştı. 3 Nisan 1924’de kabul edilen “Hakimler ve Adliye Mensuplarının Resmi Kıyafetleri” hakkındaki yasa ile, hukukçuların görevleri sırasında giyecekleri üniforma belirlenmişti.

1925’de ordu mensuplarına şems siperli (güneşe karşı korumalı) bir başlık giydirileceği açıklandı. İçişleri Bakanlığı ile Dışişleri Bakanlığı birimlerinde memurlar şapka giymeye başladılar.

Görüldüğü gibi başlık konusundaki gelişmeler halktan çok bürokrat ve askerler arasında gelişme göstermişti. Atatürk, düşünce değişikliğini yalnız kafanın içinde arayıp, dışının eskisi gibi bırakılamayacağını da biliyordu. Kıyafet ve şapka devrimleri konusunda bütün sorun halkın da kıyafetini laikleştirmek, bu sayede dinsel hayatın sembollerini günlük yaşayıştan uzaklaştırmak, kafalarda yer alan batıl inançları söküp atmak, şapka ile ortaya çıkan batı düşmanlığı zihniyetini ortadan kaldırmak  amaçlanmıştı.

Atatürk 24 Ağustos 1925’te başlayan Kastamonu- İnebolu yöresindeki geziye elinde bir Panama Şapka ile çıkmıştı. Konuşmalarında “Uygarım diyen Türkiye’nin gerçekte uygar olan halkının, baştan aşağı dış görünüşü ile de uygar ve ileri insanlar olduğu göstermek zorunda” bulunduğunu vurguluyordu. Giydiği başlığın adının şapka olduğunu da belirterek, bunun giyilmesinin din açısından doğru olmadığı öne sürenlere de “Yunan başlığı olan fesi giymek caiz olur da şapka giymez neden olmaz?” sorusunu yöneltiyordu.

Atatürk’ün bu gezisi hemen etkisini göstermişti. Devlet görevlilerinden olduğu kadar halktan da bir kesim fesi çıkartıp şapka giymeye başlamıştı. 2 Eylül 1925’te yayınlanan bir Bakanlar Kurulu Kararnamesi ile, devlet memurlarının “halkın kendiliğinden giymeye başladığı şapkayı giymeleri zorunluluğu” getirilmişti. Bununla resmi görevlilerin giyimdeki çağdaşlaşmaya öncülük etmeleri düşünülmüştü.

25 Kasım 1925’e gelindiğinde konu bir hükümet tasarısı olarak değil milletvekilleri önerisi olarak Meclis’e getirildi. Şapka İktisası (Giyilmesi) Hakkında Kanun olarak yasalaştı.Yasa’nın 1.maddesi şöyle düzenlenmişti: “Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri ile genel, özel, yerel yönetimlere ve bütün kuruluşlara bağlı memurlar ve hizmetliler, Türk ulusunun giymiş olduğu şapkayı giymek zorundadır. Türkiye halkının da genel başlığı şapka olup buna aykırı bir alışkanlığın sürdürülmesini hükümet yasaklar.” Söz konusu yasa kadın giyimine ilişkin bir hüküm içermemekte, erkek giyiminde de yalnızca şapkayı kapsamına almaktadır.

Şapka giyilmesine ilişkin yasadan yıllarca sonra 3 Aralık 1934’te “Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun” adını taşıyan 2596 sayılı yeni yasa daha yürürlüğe konmuştu. Bununla hangi din ve mezhepten olursa olsun, din adamalarının, yalnızca ibadet sırasında ve törenlerde özel kıyafet taşımalarına izin veriliyordu, bunun dışında dinsel kisvelerin giyilemeyeceği hükme bağlanıyordu.

Şapka bir başlık olarak değil, hür fikir ve düşüncenin sembolü olarak kabul edilmişti. Atatürk bu devrimle kafanın içindeki batıl inanışları söküp atmak istemiştir, Bir düşünce devrimidir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İkinci Meşrutiyet Dönemi Düşünce Akımları

Siyasal hayatımızın yakın döneminde meşrutiyetin ikinci kez ilanı, tek sesli uygulamadan çok sesliliğe geçişe benzeyen yapısal değişmelerin de başlangıcı olmuş ve çağdaş anlamda siyasal hayat, hiç değilse kuramsal olarak kurulmuştur. Meşrutiyetin ilanında temel özellik, siyasallaşma sürecinin başlaması ve ona kaçınılmaz bir şekilde bağlı olarak; dernekleşmenin, partileşmenin ve toplumsal hayatta çok seslilik dönemin açılmış olmasıdır. Bu dönemde, özellikle İttihat ve Terakki’nin tek parti yönetimini kurduğu 1914 yılına değin Osmanlı Devleti’nde bir çok düşünce yanyana bulunabilmiştir. Bu bakımdan bu dönem Türk tarihinin en renki evrelerinden biri olmuştur.

Bu dönemdeki tartışma konuları Osmanlıcılık, İslamcılık, Batıcılık, Milliyetçilik/Türkçülük, Merkeziyetçilik-Adem-i Merkeziyetçilik ana başlıkları altında toplanabilir. Bu akımların temsilcilerinin ortak noktası; İmparatorluğu içinde bulunduğu durumdan kurtarmak ve eski görkemli günlerdeki durumuna getirmek amacıyla çaba harcamış ol…

İzmir'in Yunanlılara Verilmesi ve İtalyan İstekleri

Birinci Dünya Savaşı çıktığında tarafsız kalan Yunanistan’ı kendi yanlarına çekmek isteyen İngiliz Dışişleri Bakanı Grey 15 Ocak 1915’te Yunan Hükümetine bir nota göndererek savaşa katılmaları halinde Yunan Megali İdeası için çok önemli olan İzmir ve çevresinin Yunanistan’a verileceğini bildirmişti. Öneriye olumlu bakmayan Yunan Kralı Konstantin, Venizelos’un zorlaması ile tahttan indirildikten sonra Yunanistan Haziran 1917’de savaşa girmişti. Oysa yukarıda değinildiği gibi Nisan 1917’de imzalanan St. Jean de Maurienne Anlaşması ile diğer bazı illerle birlikte İzmir’in İtalya’ya verilmesi kabul edilmişti. Bu nedenle Mondros’tan sonra Yunanistan ile İtalya İzmir bölgesinin egemenliği yüzünden çelişkiye düşmüşlerdi. Yunan siyaset ve basın çevreleri Yunanistan’ın eski Bizans’ın varisi olduğunu, dolayısıyla Batı Anadolu, Trakya ve İstanbul’un kendilerine verilmesi gerektiğini yayıyorlardı. İngiliz Başbakanı Lloyd George da bölgenin Yunanistan’a verilmesinin İngiltere’nin çıkarına olacağın…

Planlı Ekonomiye Geçiş

Ekonomi de devletçiliğin uygulamasına geçilmesi, ülke sanayisinin öncelikle nasıl kurulacağı sorusunu gündeme getirmişti. Çözüm için Sovyet Rusya dan esinlenerek sanayileşmenin titizlikle izlenecek bir plana bağlanması uygun görülmüştü. Sermaye azlığı ve sanayii ye elverişli bir iç pazarın zayıflığı, batı kapitalizmine uygun bir sanayileşmeye olanak vermemekteydi. Tarıma dayalı Osmanlı ekonomisi bir toprak sanayi yaratamadığı gibi köylüleri de tam anlamıyla toprak sahibi yapamamıştı.

Bu amaçla çağrılan Prof. Orlof başkanlığındaki bir Sovyet heyeti 1932 Ağustosunda Türkiye’ye gelmişti. Sovyet uzmanlar, kurulması gerekli görülen sanayii kuruluşlarına ilişkin raporlarını iktisat bakanı Celal Bayar’a vermişlerdi. Bakanlıkça gözden geçirilen ve yeniden yazılan raporu 16 Aralık 1933’te bakanlar kurulunda görüşülmesine başlanmıştı. Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı olarak kabul edilen planın uygulama görevi Sümerbank’a verilmişti. Birinci beş yıllık sanayii planını hazırlayan Sovyet heyeti dış…