Ana içeriğe atla

Fransız Devrimi

Ortaçağ’ın kapanmasından sonra Rönesans ve bunun bir sonucu olan Reform, düşüncede büyük değişikliklere neden olmuş, Aydınlanma Devri adını alan 18. yy. ile yeni bir dönem başlamıştır. Akla ve deneye yer veren ve mucizeyi reddeden Aydınlanma Devri ile o zamana kadar egemen olan dünya görüşü yeni bir şekil almıştır.

Aydınlanma, Fransız Devrimi’nin çıkmasında etkili olmuş ve bu düşünsel ve sosyal değişme Avrupa’da ve bütün dünyada daha sonraları meyvelerini vermiştir.

Aydınlanma Dönemi, Avrupa’yı düşünce olarak geliştirmiş ve İngiltere’deki 18. yy.daki sosyal ve siyasal değişiklikler, Avrupa’yı, özellikle de Fransa’yı yeni bir dönem açmaya yöneltmiştir.

Fransız Devrimi öncesi Fransa’da kralın yetkileri mutlaktır. Kral, tüm gücünü ve kudretini tanrıdan almaktadır. 16. Louis’nin dediği gibi, “Devlet benim!” zihniyeti, kralın her türlü güce sahip olduğunu anlatıyordu. Fransa’da ihtilali hazırlayan nedenler vardı :

Fransa’da kral, devlet ve toplum yaşamına tam egemendir. Yurttaşlık hakları ve siyasal özgürlüklerin sözü edilmemekte, bozuk bir yönetim tarzı, felçli bir adalet mekanizması, zalim bir yönetimin özelliklerini göstermekteydi. Ayrıca sınıflar arasındaki ayrıcalıklar, papazların ve soyluların devlet hayatında egemen oluşu, adil olmayan vergi dağıtımı, toplumda büyük huzursuzluklar yaratıyordu. Eğitim ve öğretim ihmal edilmişti ve din adamlarının tekelinde bulunuyordu. Ayrıca basın da sansüre uğramaktaydı. Ülkenin ekonomik durumu da iyi değildi.

XVII. yüzyılın sonlarına kadar adeta devletin egemeni durumunda bulunan kilise tarafından dondurulmuş devlet ve evren anlayışı karşısında Aydınlanma Çağı’nın önemli isimleri arasında yer alan ve ihtilalden çok önce insan özgürlüğünü ve demokrasiyi savunan Montesqieu (1689-1755), Voltaire (1694-1778) Jean-Jacques Rousseau (1712-1755), Diderot (1713-1784) gibi aydınlar tarafından akıl, her konunun çözümünü sağlayacak bir anahtar olarak ortaya atılınca, toplum hayatının birçok alanında reformist görüşlerin gelişmesine yol açtı. Aydınlar arasında akılcılığın hızla yayılması, toplumu dar kalıplı, kilise tarafından sınırlandırılmış düşünce biçimlerinden belli bir süreç içinde çıkarmayı başardı. Toplum, aydınların öncülüğünde kiliseyi ve devleti sorgulamaya başladı. Özgürlük düşüncesi fikri dalga dalga yayıldı.

Bu duruma Fransa’nın içinde bulunduğu ekonomik bunalım da eklenince Kral XVI. Louis 1614 yılından beri toplanmayan Etats Generaux’u (Soylular, papazlar ve halk temsilcilerinden meydana gelen ve hükümet tarafından belirlenen zamanlarda toplanan ancak herhangi bir yasama ve yürütme yetkisi olmayan meclis) toplantıya çağırmak zorunda kaldı. Ancak bu meclisin çalışmalarından bir sonuç çıkmadı.

Bunun üzerine 17 Haziran 1789 tarihinde halk temsilcileri, kendilerinin toplumun %96’ını temsil ettiklerini söyleyerek, kendilerinden meydana gelen meclisi Ulusal Meclis olarak ilan ettiler. 20 Haziran günkü toplantıda da bir anayasa yapılıncaya kadar dağılmamaya and içtiler.

Ulusal Meclis’in Fransa Krallığı için bir anayasa yapmak üzere harekete geçmesi, yüzyıllardan beri süre gelen monarşi yönetimini değiştirmeyi hedef alan bir hareketti. Bu bakımdan krala ve kiliseye karşı gelmekti. İşte bu girişimle ihtilâl başlamış oluyordu. 14 Temmuz’da halk, Paris’te yönetime el koyarak Derebeylik sisteminin kaldırıldığını ilan etti. 27 Ağustos 1789’da ise İnsan ve Yurttaşlık Hakları Bildirisi yayınlandı. Bu bildirinin ana hatları şunlardır:

Madde 1- İnsanlar, hakları bakımından hür ve eşit doğarlar ve öyle kalırlar...
Madde 2- Bu haklar, hürriyet, mülkiyet, güvenlik ve zulme karşı koymadır...
Madde 3- Her türlü egemenlik esas olarak milletindir...
Madde 6- Kanun umumi iradenin ifadesidir...
Madde 10- Kamu düzenini ihlal etmedikçe hiç kimse siyasal ve dinsel kanaatlerinden ötürü kınanamaz.
Madde 11- Her vatandaş hür bir şekilde konuşabilir, yazabilir ve yayında bulunabilir.

Fransız Devrimi’nin ilkelerini İnsan ve Yurttaşlık Hakları Bildirisi simgeliyordu. Bildiriye göre iki temel hak vardı: Özgürlük ve Eşitlik. Din, vicdan ve basın özgürlüklerini tanınıyor fakat dernek kurma özgürlüğü kısıtlanıyordu. Eşitlik ilkesine gelince, bu ilke daha yeni bir ilkeydi. Ayrıcalıkları ortadan kaldırıyordu. Özellikle de Kilisenin ayrıcalıkları ortadan kalkmıştı. Bu medeni eşitlik 1789’un büyük yeniliklerinden biri oldu.

Diğer yandan A.B.D.’deki özgürlük ve bağımsızlık hareketinin başarı sağlaması, Fransa’da da aynı düşüncelerin yayılmasına neden olmuş, Fransız Devrimi’nin bir an önce gerçekleşmesine ortam hazırlamıştır. İhtilalciler, yalnız aklın ve mantığın egemen olacağı bu yeni ortamda, insanların sonsuz refah ve mutluluğa erişeceğine inanıyorlardı.

14 Temmuz 1789’da başlayan Fransız ihtilali, devlet ve toplum hayatında önemli değişikliklere neden olmuştur. İnsan ve Vatandaş Hakları Bildirisi, bütün insanların özgür ve eşit olduklarını bildirmekteydi. Bu bildiri, Fransa’da demokrasinin temel yapısını oluşturmuştur. Devrim, derebeyliğe yani feodaliteye kesin darbeyi vurmakta ve sınıf ayrımını ortadan kaldırmaktadır.

Devrimin öncülerinden Rousseau, özgürlüğün yanında eşitliği, toplumsal sözleşmenin temeli saymıştır. İhtilalin bir parolası olan eşitlik, kanun önünde herkesi eşit saymaktadır. Eşit insanlar, toplumda birbirlerine karşı baskı kuramayacağından, her insan öncelikle kendisini kontrol etmektedir. Eşitlik, herkesin çıkarının eşit olduğunu, eşit hakka sahip olduğunu ifade etmektedir.

Fransa’da, Fransız vatandaşlığı hissini yaratan, Fransız Devrimi’dir. İhtilal, özgürlük, eşitlik ve adalet parolaları ile birlikte, ulusçuluk ve milli egemenlik ilkelerinin de getirmiştir. Devrimin, 17. yy.da gerçekleşen İngiliz Devrimi’nden ve 18. yy.ın sonlarında başarıya ulaşan ve Amerika’nın bağımsızlık mücadelesi olarak anılan Amerikan Devrimi’nden önemli farkları vardır. İngiltere’de orta sınıf derece derece ve gelişme yolu ile aristokrasinin, ayrıcalıklı sınıfın yerine geçmişti. Devrim yavaş yavaş gerçekleşmiş, aristokrasi yerini zaman içinde orta sınıfa bırakmıştı. Amerikan Devrimi ise daha farklı idi. İngiltere’ye karşı bağımsızlık hareketi olarak başlamış, bağımsızlıkla birlikte, insanı özgürlüğe de kavuşturmuştur. Ancak A.B.D.’de bir sınıf ayrımı olmadığından, bunun kaldırılması da söz konusu olmamıştır.

Fransız Devrimi’ne gelince, parolası özgürlük, eşitlik ve adaletti. Sınıf ayrılıklarını kaldırdığı gibi, asalet unvanlarına da son veriyordu. Toplum düzeninde köklü değişikliklere gidilmişti. Devrimin bir özelliği de, savunduğu düşünceleri diğer ülkelere de ulaştırmış olması, düşüncelerin ektiği tohumların diğer ülkelerde de yeşermesidir.

Fransız Devriminin, insan ırkına armağanı Ulusal Egemenlik düşüncesiydi. Milliyetler ilkesi denilen, “Ulusla devlet, birbiriyle bütünleşen, bütünleşmesi gereken iki gerçekliktir” tanımı, 1814’den başlayarak etkisini güçlendirdi. İmparatorluklar çağının sonunu getiren de bu ilke oldu. Önce Avrupa’da ve dalga dalga tüm dünyada uygulanma olanağı buldu.

Devrim, ulusçuluk akımının yanı sıra, ulus egemenliğine de yer vermiştir. 1791 Anayasası’nda yer alan, “Egemenlik millete aittir.”, “Bütün iktidarlar milletten doğar” ve “Kanundan daha üstün bir otorite yoktur ve kral ancak kanunla hükümdarlık yapar” şeklindeki hükümler, eski rejimde hükümdarlık iktidarının dayandığı tanrısal iradeyi, Tanrı ve din temeline dayanan gücü temelden yok ederek, onun yerine millet iradesini koymakta idi. Millet egemenliği, devrimin ve onun sonucu hazırlanan anayasaların temel ilkesi olmuş, keyfi yönetime karşı toplum haklarının savunucusu olarak başarıya ulaşmıştır.

Fransız Devrimi, uluslararası siyasal yaşama ise; milletlerin hakları, milletlerin kendi geleceklerine kendilerinin hakim olması, milletlerin eşitliği, plebisit, doğal sınırlar, tarafsızlar hukuku gibi sonraki yıllarda önce Avrupa’nın sonra da dünyanın sosyal, siyasal ve ekonomik yaşamının şekillenmesinde önemli roller oynayacak prensipleri getirdi.

Böylece 1789 Fransız Devrimi, ortaya koymuş olduğu düşünce akımları, siyasal, sosyal, ekonomik, askerlik alanlarda getirdikleri ve bunların etkileri ile, günümüze kadar dünya ölçüsünde büyük değişikliklerin ve gelişmelerin meydana gelmesine yol açmıştır.

Fransız Devrimi’nin bir bayrak gibi baş tacı ettiği özgürlük kavramı, bütün Avrupa’da kitleleri harekete geçirmiştir. Fransız Devrimi’nin yaydığı uluşçu duygular, Avrupa’yı istila eden Napolyon’a karşı da Avrupa milletlerini harekete geçirmiş, 1813’te Milletler Savaşı denen Leipzig Savaşı ile Napolyon’u yenilgiye uğratmıştır.

Sonuç olarak Fransız Devrimi, görünüşte sosyo-ekonomik ve hiyerarşik nedenlerle başlamakla beraber, kısa zamanda 18. yüzyılın başlarından itibaren gelişen aydınlanma hareketinin beraberinde getirdiği hürriyet, eşitlik, ulusal irade, özgürlük, laiklik, cumhuriyet gibi düşünce akımlarının etkisi altına girdi. Devrimle birlikte hızla gelişen bu ve diğer düşünce akımları devrim orduları tarafından Avrupa’ya yayıldı. Daha önce Avrupa’da kurulmuş olan güçler dengesi özellikle Napolyon savaşları ve hegemonyası ile tamamen bozuldu. Ancak bu durum diğer devletlerin tepkisine ve karşı hareketlere girişmelerine yol açtı. Bunun sonucunda Avrupa devletleri, Napolyon’un yenilgiye uğratılmasından sonra 1814-1815 tarihleri arasında Viyana’da, Fransız Devrimi’nin yarattığı Milliyetçilik ideolojisi ve Napolyon savaşları ile bozulan Avrupa’daki güçler dengesini yeniden kurmak için bir kongre topladılar.

Fransız Devrimi’nin Osmanlı İmparatorluğu’na Etkisi



Viyana Kongresi’nde Avrupa Devletleri bozulan Avrupa’nın dengelerini yeniden kurmak ve statükoyu korumak adına Kutsal İttifak olarak adlandırılan bir birliği onayladılar. Ayrıca kongrede Osmanlı İmparatorluğu da gündeme geldi ve Rus Çarı Aleksandr tarafından ilk kez Osmanlı İmparatorluğu Doğu Sorunu olarak adlandırıldı. Doğu Sorunu kavramı bu tarihten itibaren Osmanlı İmparatorluğu’nun tarih sahnesinden silindiği güne kadar Avrupa’nın gözündeki tanımını ifade edecektir.

Doğu Sorunu üç aşamalı olarak ele alınmalıdır. İlk aşaması Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde yaşayan Müslüman olmayanların koruyuculuğu sorunudur ki başlangıç noktasını Osmanlı İmparatorluğu’nun 1774 de Rusya ile imzaladığı Küçük Kaynarca Anlaşması oluşturur. Rusya bu anlaşma ile Osmanlı sınırları içinde yaşayan Ortodoksların ve Ortodoks mezhebine hizmet edenlerin temsili hakkını almıştır. Bu belirsiz bir anlam taşıyor gibi görünen madde aslında Rusya’ya Osmanlı İmparatorluğu’nun iç işlerine doğrudan müdahale hakkını sağlamıştır. Rusya’nın Ortodokslar üzerindeki politik ve kültürel etkinliği karşısında İngiltere ve Fransa da Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde Katolik ve Protestan propagandalarına başlamışlar ve Ortodokslar dışındaki diğer gayrimüslim nüfus üzerinde etkin olmaya ve dolayısıyla Osmanlı İmparatorluğu’nun iç işlerine karışmaya başlamışlardır.

Doğu Sorunu’nun ikinci aşaması, İngiltere’nin öncülük ettiği Osmanlı İmparatorluğu’nun koruyuculuğu sorunudur. Rusya’nın tarihi sıcak denizlere (Akdeniz’e) inme politikalarının önünde bir kalkan ve tampon olarak Osmanlı İmparatorluğu’nun varlığını devam ettirme ve bu şekilde İngiltere’nin sömürgelerine giden yolları güvence altında tutma politikası olarak İngiltere tarafında özellikle 1850’den itibaren uygulanmaya başlamış ve Birinci Dünya Savaşı öncesine kadar yürütülmüştür.

Doğu Sorunu’nun son aşaması ise ölmek üzere olan Hasta Adam olarak nitelendirilen Osmanlı İmparatorluğu’nun mirasının Batılı Devletler arasında paylaşılması sorunudur.

Osmanlı İmparatorluğu 1789’da Fransız Devrimi başladığında, diğer Avrupa devletlerinde olduğu gibi, gelişmelere Fransa’nın bir iç sorunu olarak yaklaşmıştır. Osmanlı yöneticileri, İmparatorluk sınırları içinde yaşayan Fransız vatandaşlarının coşkulu kutlamalarına da kayıtsız kalmışlardır. Üstelik Fransa’nın, Osmanlı Devleti ile ortak sınırı da yoktu. Endişe duyulmamasında Osmanlı Devleti’nin Avrupa’da kalıcı elçiliklerinin bulunmamasından dolayı gelişmelerle ilgili bilgilerin dolaylı yollardan öğreniliyor olmasının da rolü vardı. Bu yüzden Osmanlı yöneticilerinin, ihtilâlin gelişmesinden sonra dahi, devrimin getirdiklerini tam olarak anlayabilmiş oldukları söylenemez.
Bununla birlikte Osmanlı Devleti, Fransa ile olağan dostluk ilişkilerini devam ettirdi. Hatta o tarihe kadar Osmanlı Devleti’nin Fransa’da daimi elçisi yokken ilk defa olarak Mora’lı Es-seyyid Ali Efendi 1797 yılında Paris’e elçi olarak gönderildi. Fakat Temmuz 1798’de Mısır’ın Fransa tarafından işgali iki devletin arasının açılmasına ve Osmanlı Devleti’nin Mısır meselesinden dolayı önce Rusya ile daha sonra da İngiltere ile ittifak yapmasına yol açtı. Bu ittifaktan sonra Napolyon Ağustos 1799’da güçlerini Mısır’da bırakarak Fransa’ya dönmek zorunda kaldı. Fransa’nın Mısır’da bıraktığı kuvvetler, o sırada Mısır’a çıkmış olan Osmanlı güçleri tarafından Mart-Nisan 1801 tarihinde yenilgiye uğratıldı. Bunun üzerine Fransa Mısır’daki güçlerini tamamen geri çekmeye karar verdi. Sonuçta iki devlet arasında 25 Haziran 1802’de Paris’te barış antlaşması imzalandı. Buna göre Fransa Mısır’ı Osmanlı Devleti’ne geri veriyordu.

Ancak İmparatorluk içinde yaşayan, misyonerlik propagandaları ve ticaret etkinlikleri içinde büyük ölçüde Batı ile düşünsel anlamda yakınlaşan gayrimüslimler Müslümanlarla sosyal, siyasal ve hukuksal eşitlik isteklerinde bulunmaya başladılar. Milliyetçilik ideolojinin de etkisiyle uluslaşma yönüne doğru giden eylemlerle bu istekler birleşince Osmanlı İmparatorluğu üzerinde bir iç baskı oluşturmaya başladı.

Bunun yanı sıra Fransız Devrimi’nin Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde yarattığı en önemli etki Ulusçuluk ideolojisi doğrultusunda ulusların kollektif kimlik tanımlamalarını yaparak ulus yaratma sürecine girmeleridir. Bu ideolojiden öncelikle Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa’nın ideolojik etkilerine en açık durumda olan ve Avrupa’nın arka bahçesi olarak nitelendirilen Balkanlar coğrafyası etkilendi. 19. yüzyılın başından itibaren İmparatorluğun Balkan eyaletlerinde arka arkaya ayaklanmalar yaşanmaya başladı. Sırp ayaklanması ile başlayan bu dönemde ayaklanmaların ortaya çıkış nedenleri birbirinden farklı olsa da sonuçta aynı ortak hedefe yöneliyordu: Milliyetçilik ideolojisi etkisi altıda aratılan bir kollektif kimlik etrafında birleşerek İmparatorluktan kopmak. Bu kopuş ya bağımsız bir ulus devlet yaratmak ya da kendi ulus tanımlamalarıyla özdeşleştirdikleri bir başka ulus devletin sınırları içine katılmak (ilhak etmek).

Osmanlı yönetimi Balkanlarda birbirini izleyen ayaklanmaları önlemek amacıyla; Avrupa Devletleri’nin de baskısıyla burada bulunan eyaletleri önce sosyal ve ekonomik yönden ayrıcalıklı bir yapıya kavuşturdu, ardından baskıların devam etmesiyle bu vilayetleri özerk (iç işlerinde bağımsız) hale getirdi. Ancak Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkan vilayetlerine yönelik tüm bu düzenleme çabaları ve ayaklanmaları bastırma girişimleri Batılı Devletlerin müdahalesi altında gelişti. Sonuç olarak bu müdahaleler Yunanistan’ın, 1815 Viyana Kongresi’nde ilan ettikleri Kutsal İttifakın bağlayıcılıklarını bir kenara iten Batılı Devletlerin himayesinde Osmanlı İmparatorluğu’ndan kopması ve bağımsız bir devlet olarak ortaya çıkmasıyla sonuçlandı.

İşte tüm bu gelişmelere paralel Osmanlı İmparatorluğu’nun iç dinamikleri ve Avrupa Devletlerinin müdahalesi Osmanlı İmparatorluğu’nda Tanzimat döneminin başlamasına yol açacaktır.

Yorumlar

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

İkinci Meşrutiyet Dönemi Düşünce Akımları

Siyasal hayatımızın yakın döneminde meşrutiyetin ikinci kez ilanı, tek sesli uygulamadan çok sesliliğe geçişe benzeyen yapısal değişmelerin de başlangıcı olmuş ve çağdaş anlamda siyasal hayat, hiç değilse kuramsal olarak kurulmuştur. Meşrutiyetin ilanında temel özellik, siyasallaşma sürecinin başlaması ve ona kaçınılmaz bir şekilde bağlı olarak; dernekleşmenin, partileşmenin ve toplumsal hayatta çok seslilik dönemin açılmış olmasıdır. Bu dönemde, özellikle İttihat ve Terakki’nin tek parti yönetimini kurduğu 1914 yılına değin Osmanlı Devleti’nde bir çok düşünce yanyana bulunabilmiştir. Bu bakımdan bu dönem Türk tarihinin en renki evrelerinden biri olmuştur.

Bu dönemdeki tartışma konuları Osmanlıcılık, İslamcılık, Batıcılık, Milliyetçilik/Türkçülük, Merkeziyetçilik-Adem-i Merkeziyetçilik ana başlıkları altında toplanabilir. Bu akımların temsilcilerinin ortak noktası; İmparatorluğu içinde bulunduğu durumdan kurtarmak ve eski görkemli günlerdeki durumuna getirmek amacıyla çaba harcamış ol…

İzmir'in Yunanlılara Verilmesi ve İtalyan İstekleri

Birinci Dünya Savaşı çıktığında tarafsız kalan Yunanistan’ı kendi yanlarına çekmek isteyen İngiliz Dışişleri Bakanı Grey 15 Ocak 1915’te Yunan Hükümetine bir nota göndererek savaşa katılmaları halinde Yunan Megali İdeası için çok önemli olan İzmir ve çevresinin Yunanistan’a verileceğini bildirmişti. Öneriye olumlu bakmayan Yunan Kralı Konstantin, Venizelos’un zorlaması ile tahttan indirildikten sonra Yunanistan Haziran 1917’de savaşa girmişti. Oysa yukarıda değinildiği gibi Nisan 1917’de imzalanan St. Jean de Maurienne Anlaşması ile diğer bazı illerle birlikte İzmir’in İtalya’ya verilmesi kabul edilmişti. Bu nedenle Mondros’tan sonra Yunanistan ile İtalya İzmir bölgesinin egemenliği yüzünden çelişkiye düşmüşlerdi. Yunan siyaset ve basın çevreleri Yunanistan’ın eski Bizans’ın varisi olduğunu, dolayısıyla Batı Anadolu, Trakya ve İstanbul’un kendilerine verilmesi gerektiğini yayıyorlardı. İngiliz Başbakanı Lloyd George da bölgenin Yunanistan’a verilmesinin İngiltere’nin çıkarına olacağın…

Planlı Ekonomiye Geçiş

Ekonomi de devletçiliğin uygulamasına geçilmesi, ülke sanayisinin öncelikle nasıl kurulacağı sorusunu gündeme getirmişti. Çözüm için Sovyet Rusya dan esinlenerek sanayileşmenin titizlikle izlenecek bir plana bağlanması uygun görülmüştü. Sermaye azlığı ve sanayii ye elverişli bir iç pazarın zayıflığı, batı kapitalizmine uygun bir sanayileşmeye olanak vermemekteydi. Tarıma dayalı Osmanlı ekonomisi bir toprak sanayi yaratamadığı gibi köylüleri de tam anlamıyla toprak sahibi yapamamıştı.

Bu amaçla çağrılan Prof. Orlof başkanlığındaki bir Sovyet heyeti 1932 Ağustosunda Türkiye’ye gelmişti. Sovyet uzmanlar, kurulması gerekli görülen sanayii kuruluşlarına ilişkin raporlarını iktisat bakanı Celal Bayar’a vermişlerdi. Bakanlıkça gözden geçirilen ve yeniden yazılan raporu 16 Aralık 1933’te bakanlar kurulunda görüşülmesine başlanmıştı. Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı olarak kabul edilen planın uygulama görevi Sümerbank’a verilmişti. Birinci beş yıllık sanayii planını hazırlayan Sovyet heyeti dış…