Ana içeriğe atla

Uzlaşma Kültürü’ne Doğru: Koalisyonların Başlaması

13 Eylül’de siyaset yasağı kaldırılınca, yapılacak olan seçimler için yeni partiler kurulmaya başlamıştır. Bu dönemde yaklaşık 11 yeni parti kurulmuştur. Bunların çoğu kısa ömürlü olmuştur. Bu partilerden emekli general Ragıp Gümüşpala’nın başkanlık ettiği Adalet Partisi, hem taraftarları hem de rakipleri tarafından Demokrat Parti’nin devamı niteliğinde görülmüştür.

Yeni seçimler 15 Ekim 1961 tarihinde yapılmıştır. Ancak seçim sistemi değiştirildiğinden seçime katılan partiler tek başlarına iktidar olacak kadar oy toplayamamışlardır. Adalet Partisi seçimlerden %34.8 oranında oy toplamıştır. CPH ise AP’nin biraz üstünde %36.7 oranında oy alabilmiştir. Diğer partilere gelince,Yeni Türkiye Partisi %13.9, Muhafazakar Cumhuriyetci Köylü Partisi %13.4 oranında oy toplamıştır. Eski Demokrat Parti’nin varisleri olarak sayılan bu partiler bir bütün olarak düşünüldüğünde, hala ülkede büyük bir çoğunluğu sahiptirler. Bu durum 1961 Anayasası için yapılan halk oylamasında da ortaya çıkmış,1961 Anayasası 11 vilayette red oyu almıştır.

Yeni meclis, Cemal Gürsel’i Cumhurbaşkanı seçmiş, Cumhurbaşkanı da İsmet İnönü’yü hükümeti kurmakla görevlendirmiştir. İlk koalisyon hükümeti ise, 20 Kasım 1961 tarihinde CHP ile AP arasında yapılmıştır. Yeni meclis kurulmadan önce Silahlı Kuvvetler içerisindeki bir grup subay aralarında bir protokol imzalayarak askeri bir darbe yapmaya karar vermişler ancak o dönemde hem askeri bir darbeyi gerektiren durum olmadığından hem de Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay’ın bu düşünceyi desteklemediğinden dolayı gerçekleşmemiştir.

Bunların aralarında imzaladıkları protokolde şu konular yer almaktaydı: Cemal Gürsel Cumhurbaşkanı seçilecek, ordudan ve üniversitelerden emekliye ayrılanlar görevlerine dönemeyecekler, DP’nin hüküm giyen üyeleri bağışlanmayacaklardı. Bu isteklerden bir kısmının benimsenmesine rağmen, askeri darbe düşüncesinde olan bu subaylar niyetlerinden vazgeçmemişler, aralarında 10 Şubat 1962’de bir protokol daha imzalayarak şu kararları almışlardır; asker ve sivillerden oluşan bir güvenlik konseyi oluşturulacak ve bu konsey yasama yetkisini yürüttüğü gibi, hükümeti oluşturacak kişileri de belirleyecektir. Bu düşünceler Türk Silahlı Kuvvetleri tarafında da tepki ile karşılanmış ve Talat Aydemir’in 22 Şubat 1961’deki darbe girişimi hemen bastırılmıştır.

Bu sırada CHP ve AP ortak hükümetinin arasında uyuşmazlıklar ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu uyuşmazlıkların temelini ise, bu iki parti arasındaki toplumsal ve ekonomik ayrılıklar oluşturmaktadır. Bu nedenle CHP ve AP koalisyonu sadece 6 ay kadar sürmüştür.

İkinci ortak hükümet yine CHP başkanlığında gerçekleştirilmiştir. 25 Haziran 1962’de kurulan koalisyon hükümeti, Türkiye Partisi, Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi ve Bağımsızlar arasında kurulmuştur. Bu koalisyon hükümeti zamanında eski DP’lilerin bir kısmı bağışlanmıştır. Yine bu dönemde işçi hakları ve ilk beş yıllık kalkınma planı da kabul edilmiştir. Talat Aydemir’in ikinci darbe girişimi de bu hükümet zamanında bastırılmıştır. Türk Silahlı Kuvvetlerinin de desteklemediği bu darbe girişimi sonucunda, Talat Aydemir 5 Temmuz 1964 tarihinde idam edilmiştir.

Kasım 1963 de yapılan belediye seçimlerinde koalisyon partileri AP karşısında çok kötü sonuçlar almışlardır. Hükümet ortakları bu sonucu, CHP ile ortaklıklarına bağlayarak koalisyondan ayrılmışlardır. Böylece 2 Aralık 1963’de ikinci koalisyon da bozularak hükümet görevden ayrılmıştır.

25 Aralık 1963’de kurulan üçüncü koalisyon hükümeti de CHP ile Bağımsızlar arasında kurulmuştur. Bu koalisyon hükümetinin çabuk kurulmasının nedeni, o döneminin en önemli olayı olan Kıbrıs sorununun ortaya çıkmasıdır. Bu sorundan dolayı Yeni Türkiye Partisi de 3. koalisyon hükümetinin kurulmasını dışardan destekleyerek, ilerdeki seçimlerde yeterli oyu toplayabilmeyi amaçlamıştır. Fakat durum düşündüğü gibi olmamış, partinin sağ kanadını oluşturan üyeler partiden ayrılmışlardır. Bu hükümetinde öncekiler gibi zayıf bir koalisyon olmasına karşın, özellikle 1964’de Kıbrıs sorununun artması üzerine 13 Şubat 1965’e kadar iktidarda kalabilmiştir. Bu koalisyon hükümeti döneminde 1961’den beri sürekli güçlenen Adalet Partisi’ne karşı önlemler alınmaya çalışılmış, bunun için seçim sisteminde bir takım değişiklikler yapılmıştır. Yeni seçim sisteminde milli bakiye yani ulusal artık yöntemi getirilerek, Türk siyasal yaşamını iki partinin egemenliğinden kurtarmak amaçlanmıştır. Bu sistem sayesinde küçük partilerin gelişmesine de olanak verilmiştir. Yani kullanılan her oy değerlendirilerek ülke genelinde bir partinin aldığı artık oyların sayısı belli bir düzeye eriştiği zaman o partiye bir milletvekili sağlanabilecektir.

Kıbrıs sorunu yüzünden bir süre sessiz kalan AP, bu bunalım geçince koalisyonu bozmak için harekete geçmiş diğer partileri de etkileyerek hükümetin 1965 bütçesinin meclisten geri dönmesine neden olmuştur. Bunun üzerine İsmet İnönü istifa etmiştir. Bu sırada AP genel başkanı Ragıp Gümüşpala’nın ani ölümü üzerine parti içerisinde karışıklıklar çıkarak, 27 Mayıs hareketine karşı eleştiriler yapılmaya başlanmıştır. Bunun üzerine Genel Kurmay Başkanı Cevdet Sunay, AP’ne sert bir uyarıda bulunmuş, bu uyarıdan sonra parti içerisindeki ılımlı grup 44 yaşındaki inşaat mühendisi Süleyman Demirel’i genel başkanlığa getirmiştir. Demirel, Menderes zamanında Su İşleri Genel Müdürlüğü yapmış, 1960 sonrasında özel kesimde de başarılar sağlamıştır.

Üçüncü İsmet İnönü Hükümetinin istifa etmesi üzerine ülkeyi Ekim’de yapılacak seçimlere kadar eski diplomat ve bağımsız milletvekili Suat Hayri Ürgüplü’nün başkanlığında dört sağ kanat partisi arasında kurulan bir hükümet yönetmiştir. 10 Ekim 1965’de yapılan genel seçimleri tek başına hükümet kurmasını sağlayacak şekilde oy toplayan AP kazanmıştır. AP bu seçimlerde eski DP’lilerin bütün oylarını kendine çekmeyi başarmıştır. Bu oyları toplayabilmek için, sürekli olarak Milli Birlik Komitesi ve 1961 anayasasına karşı eleştirilerde bulunmuş, bu eleştiriler sayesinde de özellikle kırsal kesimdeki oyların büyük çoğunluğunu almıştır. CHP bu geçiş döneminde demokrasiyi korumak amacıyla sivil hükümetlerin de ülkeyi sorunsuz bir şekilde göstermek için büyük bir çaba harcamıştır. Ancak halk güçsüz koalisyon hükümetlerinden bıktığından, AP bu durumu kendi lehine kullanmayı başarmıştır.

AP, hükümeti kurduktan sonra çoğunluğun yetkisini sınırlayan önlemlerden rahatsız olmaya başlamıştır. Demirel siyasette yeni biri olduğundan eski DP’lilerin gözünde geçici bir lider olarak görülmektedir.Gerçek liderlerinin mahkumiyetten kurtulunca tekrar AP’nin başına geçeceğini düşünmekteydiler. Demirel bu yüzden hükümeti ve partiyi bir arada tutmak için büyük bir çaba harcamış ve 1960 yılları boyunca istediğini de başarmıştır.

Demirel döneminde, kapitalizme dönük karma ekonomi izlenerek bu dönemde ekonomik sağlanmıştır. Ancak bu arada sınıflar arası ayrılıklar daha da belirginleşmeye başlamıştır. Gelişmeye başlayan sol hareketi yıpratma kampanyaları başlatılmış ve CHP içinde ortaya çıkan ortanın solu eğiliminden sonra partiden 48 kadar milletvekili ayrılmıştır. Bunlar Turhan Fevzioğlu’nun liderliğinde 12 Mayıs 1967’de Güven Parti’sini kurmuşlardır. Mecliste sol görüşü benimsemiş olan bir başka parti daha vardır. Bu parti 13 Şubat 1961 anayasasının temel hak ve özgürlükleri güvence alması ile sendikacılar tarafından kurulan Türkiye İsçi Parti’sidir. Bu partinin en etkin kişisi ise hukukçu ve öğretim üyesi olan Mehmet Ali Aybar’dır. Bu partiye 27 Mayıs hareketinden önce kurulan Sosyalist Parti de katılmış ve bunlar 1965 seçimlerine katılarak 14 milletvekilliği kazanmışlardır. Özellikle ekonomik düşünceleri ile mecliste tutarlı sol görüşlerin temsilcisi olmuşlardır. Bunlara göre; kapitalist olmayan bir kalkınma yöntemi önerilmiş, yani hem özel kesimin destekleneceği hem de bazı ekonomik etkinliklerin karma ekonomi düzeni içinde özel girişime bırakılacağı belirtilmiştir.

Sol kanattaki gelişmeler ve sol görüşlerin halk tarafından da kabul edilmeye başlaması, sağ kanat partilerini özellikle de iktidar partisi AP’yi büyük ölçüde tedirgin etmiş, bu yüzden sol örgüt ve kişiler üzerindeki baskıları artırmışlardır. Ayrıca bu dönemde sağ kanadın komünizme karşı yaptığı propagandalar sonucunda, komünizm ile mücadele dernekleri kurulmuştur. 1968 yılında ve sonrasında yetersiz eğitim imkanlarına, işsizlik tehlikelisine, Amerikan emparyalizmine ve AP iktidarına karşı gösteriler gittikçe çoğalmıştır. Bütün bu olaylar karşısında AP iktidarı, anayasayı hükümetin yetkisini artıracak şekilde değiştirmek için girişimlere başlamıştır. Bu arada siyasal yaşamda gerginlik daha da artarak hükümet seçim yasasındaki ulusal artık sistemini, sol kanattaki partilerden tepki gelmesine rağmen kaldırmıştır. 1969’daki genel seçimlerde AP oyların yarıdan azını almış, fakat meclisteki milletvekili sayısının çoğunluğunu kazanmıştır.

1969 seçimleri kırsal kesimde AP’ne olan desteğin hala devam ettiğini göstermiştir. Ancak AP anayasada istediği değişiklikleri yapabilmek için gerekli olan 3/2 çoğunluğu sağlayamamıştır. Seçim sonucunda istediği çoğunluğa erişemeyen ve istediği değişiklikleri yapamayan hükümet, sol hareketi sağcıların tepkileri ile dengelemeye çalışmıştır. Siyasal yaşamda görülen bu hareketlere önlem almayan hükümet, sanki bu hareketleri destekliyor havasına bürünmüştür. Ayrıca ortanın solu sloganı AP taraftarlarına sol partilere karsı şiddet kullanma olanağı vermiştir. Bütün bunların sonucunda Türk Silahlı Kuvvetleri 12 Mart 1971’de bir kez daha siyasal yaşama el koymak zorunda kalmıştır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İkinci Meşrutiyet Dönemi Düşünce Akımları

Siyasal hayatımızın yakın döneminde meşrutiyetin ikinci kez ilanı, tek sesli uygulamadan çok sesliliğe geçişe benzeyen yapısal değişmelerin de başlangıcı olmuş ve çağdaş anlamda siyasal hayat, hiç değilse kuramsal olarak kurulmuştur. Meşrutiyetin ilanında temel özellik, siyasallaşma sürecinin başlaması ve ona kaçınılmaz bir şekilde bağlı olarak; dernekleşmenin, partileşmenin ve toplumsal hayatta çok seslilik dönemin açılmış olmasıdır. Bu dönemde, özellikle İttihat ve Terakki’nin tek parti yönetimini kurduğu 1914 yılına değin Osmanlı Devleti’nde bir çok düşünce yanyana bulunabilmiştir. Bu bakımdan bu dönem Türk tarihinin en renki evrelerinden biri olmuştur.

Bu dönemdeki tartışma konuları Osmanlıcılık, İslamcılık, Batıcılık, Milliyetçilik/Türkçülük, Merkeziyetçilik-Adem-i Merkeziyetçilik ana başlıkları altında toplanabilir. Bu akımların temsilcilerinin ortak noktası; İmparatorluğu içinde bulunduğu durumdan kurtarmak ve eski görkemli günlerdeki durumuna getirmek amacıyla çaba harcamış ol…

İzmir'in Yunanlılara Verilmesi ve İtalyan İstekleri

Birinci Dünya Savaşı çıktığında tarafsız kalan Yunanistan’ı kendi yanlarına çekmek isteyen İngiliz Dışişleri Bakanı Grey 15 Ocak 1915’te Yunan Hükümetine bir nota göndererek savaşa katılmaları halinde Yunan Megali İdeası için çok önemli olan İzmir ve çevresinin Yunanistan’a verileceğini bildirmişti. Öneriye olumlu bakmayan Yunan Kralı Konstantin, Venizelos’un zorlaması ile tahttan indirildikten sonra Yunanistan Haziran 1917’de savaşa girmişti. Oysa yukarıda değinildiği gibi Nisan 1917’de imzalanan St. Jean de Maurienne Anlaşması ile diğer bazı illerle birlikte İzmir’in İtalya’ya verilmesi kabul edilmişti. Bu nedenle Mondros’tan sonra Yunanistan ile İtalya İzmir bölgesinin egemenliği yüzünden çelişkiye düşmüşlerdi. Yunan siyaset ve basın çevreleri Yunanistan’ın eski Bizans’ın varisi olduğunu, dolayısıyla Batı Anadolu, Trakya ve İstanbul’un kendilerine verilmesi gerektiğini yayıyorlardı. İngiliz Başbakanı Lloyd George da bölgenin Yunanistan’a verilmesinin İngiltere’nin çıkarına olacağın…

Planlı Ekonomiye Geçiş

Ekonomi de devletçiliğin uygulamasına geçilmesi, ülke sanayisinin öncelikle nasıl kurulacağı sorusunu gündeme getirmişti. Çözüm için Sovyet Rusya dan esinlenerek sanayileşmenin titizlikle izlenecek bir plana bağlanması uygun görülmüştü. Sermaye azlığı ve sanayii ye elverişli bir iç pazarın zayıflığı, batı kapitalizmine uygun bir sanayileşmeye olanak vermemekteydi. Tarıma dayalı Osmanlı ekonomisi bir toprak sanayi yaratamadığı gibi köylüleri de tam anlamıyla toprak sahibi yapamamıştı.

Bu amaçla çağrılan Prof. Orlof başkanlığındaki bir Sovyet heyeti 1932 Ağustosunda Türkiye’ye gelmişti. Sovyet uzmanlar, kurulması gerekli görülen sanayii kuruluşlarına ilişkin raporlarını iktisat bakanı Celal Bayar’a vermişlerdi. Bakanlıkça gözden geçirilen ve yeniden yazılan raporu 16 Aralık 1933’te bakanlar kurulunda görüşülmesine başlanmıştı. Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı olarak kabul edilen planın uygulama görevi Sümerbank’a verilmişti. Birinci beş yıllık sanayii planını hazırlayan Sovyet heyeti dış…