Ana içeriğe atla

Ulusal Tarih Bilincinin Oluşturulmasına Yönelik Çalışmalar

Eğitim ve kültür alanlarında yoğunlaşan 1930’lu yıllardaki atılımlarda tarih ve dil çalışmaları özel bir yer alır. Bu alanlardaki yeni yaklaşımlar, uygulamalar ve öne sürülen yeni görüşler, tezler, o yıllardan bu yana tartışılmakta ve çok farklı biçimlerde değerlendirilmektedir. Bu da bir bakıma doğaldır. Zira tarih ve özellikle dil, yalnız yönetimi, devleti ya da belli grupları değil, toplumu oluşturan her bireyi, vatandaşı yakından ilgilendiren değerlerdir.

Tarih, değişik açılardan bireyi, toplumu ve devleti ilgilendiren bir bilim, bir alan niteliği taşımaktadır. Birey açısından öncelikle merak giderme, olayların içyüzünü öğrenme olanağını vermektedir. İkinci aşamada bilgi artırıcı bir işlev görmekte, mesleki, felsefi, dinsel, ideolojik görüşlere destek olmaktadır. Bunun yanı sıra yönetici, politikacı, bilim adamı ve her kesimden yurttaş için bugünü daha iyi anlama, gelecek için görüş bildirmeyi sağlayan verileri içermektedir. Nihayet geçmişten ders alma, aynı yanlışlıklara düşmeme için de bazı ipuçları vermektedir.

Toplum açısından bakıldığında tarih, toplumu, ulusu oluşturan öğelerden biridir. Zira bireylerin bir araya gelip toplum haline dönüşmeleri için belirli bir sürecin, tarihsel akışın geçmesi gerekir. Bunun gibi tarih; kültür denilen değerler topluluğunu da oluşturan öğelerden biridir. Birlikte yaşanmış bir geçmiş olmadan kültürün oluşmasına olanak yoktur. Bu nedenle tarih, aynı zamanda toplumsal bellek demektir.

Yönetim, devlet için ise tarih, sürekliliği ya da değişme ve gelişmeleri belirlemede başvurulan ana kaynaktır. Kurumlar, uluslar ve devletlerarası ilişkileri saptamada tarihsel geçmişten yararlanılır. Geleceğe yönelik girişimler için kimi veriler çıkartılmasını sağlar. Bütün bunların dışında yönetimi, sistemi, rejimi benimsetmek, sürekli kılmak için bir araç olarak da tarihten yararlanılır. Ne var ki tarih disiplinine yüklenen bu görev hemen her ülkede, resmi tarih denen bir kavramın ortaya çıkmasına neden olmuştur. Okullardaki tarih dersleri için yazılan, yazdırılan kitaplarda yetişmekte olan kuşaklara kendi toplumsal geçmişini tanıtırken biraz da özgüven verme düşüncesiyle abartılı bir anlatımın seçilmesi, kimi aksaklıkların, yanlışlıkların, felaketlerin göz ardı edilerek hep iyiliklerden, üstünlüklerden söz edilmesi resmi tarih olarak nitelendirilmiştir. Ölçünün kaçırılarak tarihin bir propaganda aracı gibi kullanılması her yerde yakınmalara yol açmıştır .

Atatürk’ü diğer devlet kurucularından ve devrimcilerden ayıran özelliklerinden biri de, onun tarihten çok geniş ölçüde yararlanması, tarih çalışmalarına büyük önem vermesi ve bunu bir sav oluşturacak düzeyde günlük yaşamının bir uğraşı durumuna getirmesidir.

Atatürk de bir aydın, genç bir subay olarak tarih konularına yakın ilgi duymuştur. Giderek bu alandaki bilgilerini artırmakla yetinmemiş, şaşmaz bir tarih bilincine sahip olarak, sorunları konunun uzmanları ile tartışacak bir duruma yükselmiştir. Atatürk, tarih bilgisini Kurtuluş Savaşı süresince ve özellikle devrim hareketlerine giriştiğinde en etkin biçimde kullanmıştır. Ancak onun tarih ile ilgilenmesi, bilgisini arttırmak ve ondan yararlanmanın ötesinde, Kurtuluş Savaşının kültür alanında devamı niteliğini de taşımaktadır. Tam bağımsızlık anlayışının gereği olarak siyasal bağımsızlığın kültür ve ekonomi alanında da sağlanmasını zorunlu gören Atatürk, ulusal dille birlikte ulusal tarihe kavuşmayı kültürel bağımsızlığın ana öğeleri olarak görmüştü.

O ulusları oluşturan üç ana  öğeden birini “Zengin bir anı kalıtına sahip olma” biçiminde tarih olarak görmekte ve Türk ulusunun oluşmasında da tarihsel yakınlıkın büyük etken olduğunu kabul etmektedir. Ulusal geçmişi gösteren ve ulusal bilincin oluşmasına yardım eden tarih, salt bir övünme aracı değildir ve olmamalıdır. Atatürk’e göre yalnız geçmişleriyle övünen insanlar, bu dünyada artık yapacak işleri kalmamış olanlardır. Geçmişe dayanmayan bir ulusçuluk da olamayacağına göre, önemli olan tarihten insanlık için önemli noktaları bulup çıkarmak ve onları sürdürebilmektir. Bunun için de en belirgin ölçüt kültür ve uygarlıktır. İşte Atatürk tarihte bunu aramaktadır.

Türk Devrimi’nin genel amacını, çağdaş uygarlık düzeyine ulaşma, hatta ulusal kültürü o düzeyin üstüne çıkarmak olarak belirleyen Atatürk, bunu sağlayabilmek için, Türklerin yalnızca devletler kuran asker bir ulus olmayıp, uygarlığa ve ilerlemeye de katkılarının olması gerektiğini kanıtlamayı gerekli görmüştür. Türklerin uygarlıktan yoksun olmadıklarını kanıtlayabilecek biricik kaynak da tarihtir.

Türk Tarih Kurumu ve Çalışmaları



Yeni Türkiye’nin laik bir anlayışa dayanarak kurulması, ümmet ideolojisinin tasfiye etmiş ve yeni devlet millet kavramı çerçevesinde toplanmıştır. O halde bundan sonra tarih anlayışının da buna göre değişmesi gerekirdi. Türklerin ulusal tarihi araştırılmalıydı. Bu tarih, Sultanların devrinden ve İslamiyet’ten sonraki gelişmelerden ibaretti, yoksa Türklerin bunun dışında da bir tarihleri var mıydı? Üstelik Avrupa ülkeleri Türkleri yalnızca bir istilacı kavim olarak görüyorlardı.  Bütün bu nedenlerle Türklerin uygarlık alanında meydana getirdikleri eserler ve tarihsel gelişmeleri bilimsel biçimde ortaya konmalıydı. Bu nedenle Atatürk Türk tarihini araştıracak bir örgüt kurulması düşüncesi ile Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’ni kurmuştur. Türk Tarih Kurumu'nu meydana getirilmesi 1930’Ankara da toplanan Türk Ocakları 6. kurultayında ilk defa ortaya atılmıştır. Bu toplantıya Atatürk  de katılmıştı. Toplantının 28 Nisan 1930 tarihli oturumunda konuşan Afet (İnan) hanımın, Türk Tarihinin eskiliğinden ve onların kurduğu uygarlıktan bahsederek, kırk imzalı bir önerge verir.

Bu önerge ile, “Türk Tarihi ve Medeniyeti ilmi bir surette tetkik etmek için, hususi ve daimi bir heyetinin teşkiline karar verilmesi ve heyet azası seçiminin merkez heyete bırakılması” istenir. Önerge kabul edilir ve Türk Tarih Heyeti kurulur. İşte bugünkü Türk Tarih Kurumu’nun çekirdeği böylece oluşur. 1931’de de Türk Tarih Tetkik Cemiyeti adını alarak, başlı başına bir kurum haline getirilir.

Türk Tarih Kurumu’ nun ilk aşamadan sonra çalışmalarını belirli bir program çerçevesinde düzenli olarak sürdürebilmesi için ona bağımsız bir kimlik ve tüzel kişilik vermenin yararlı olacağı düşünülmüştü. Bu yeni örgütlenmenin Türk Ocaklarına ya da Eğitim Bakanlığına bağlı olması güncel politik etkenlerin baskısını doğuracağından kuruluşun dernekler yasasına göre oluşturulması yeğlenmişti. Türk Ocaklarının 10 Nisan 1931’de kapanma kararı almasından birkaç gün sonra 15 Nisan 1931’de Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti kurulmuştur. Türk Tarihi Kurulu üyelerinin çoğu bu yeni kuruluşun üyeleri sayılmıştı, Atatürk de derneğin koruyucu başkanlığını üzerine almıştı.

1932’de İstanbul’da 1. Türk Tarih Kongresi toplandı. O zaman için sorun; Türk Tarihini temellendirmek ve Türkiye’nin köklü bir devlet olduğunu kanıtlamaktır. Gazinin Tarih Kurumu’ndan beklediği buydu. 1932’lerde ortaya konan ve amacı itibarıyla Türk Tarihinin kökenlerini aramaya yönelik Tarih Tezine de kısaca değinmeliyiz. Bu tez, esas itibariyle  Türk tarihi ve kültürünün kökenlerini bugünkü Türkiye içinde olduğu kadar, Orta Asya’da da aramaktadır. 1. Türk Tarih Kongresi’nde ortaya atılan bu görüşün, resmi tarih görüşünü yansıttığını söyleyebiliriz. Elbette bu tez aynı zamanda kültürümüzün kökenlerini de tayin etmiş oluyor ve Orta Asya’nın yerleşik halkının Türk olduğunu, dolayısıyla kültürün orayla bağlı olduğunu söylüyordu. Tarih tezi aynı zamanda, Orta Asya yaylasının, bütün uygarlıkların beşiği olduğunu ve coğrafya değişiklikleri ile meydana gelen nüfus hareketlerinin bu orta Asya uygarlığını dünyanın çeşitli yerlere taşıdığını anlatıyordu. Ama asıl resmi görüş, ikinci oturumda Afet (İnan) tarafından bir bildiri ile ortaya konmuştur. Burada, yukarıda tanımladığımız tarih tezi ayrıntılı olarak açıklanmış ve Orta Asya’nın yerli halkının Türklüğü ile uygarlığın buradan göçler yoluyla yayıldığı belirtilmiştir. Ancak, bu tez ve görüşler üzerinde daha sonra fazla ısrar edilmemiş, bir zaman sonra yumuşatılmış ve giderek vazgeçilmiştir.

Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti, daha önce başlayan hazırlıklardan da yararlanarak, o yıl liseler için 4 ciltten oluşan bir tarih ders kitabı dizisi yayınlanmıştı. Bu dizide Türk ve İslamiyet’e ilişkin bazı bölümler doğrudan Atatürk tarafından kaleme alınmıştı. Derneğin düzenlediği ilk bilimsel kurultay 1932’de yapılmıştı. Türk ve yabancı bilim adamlarının katıldığı bu toplantıda Türk tarihinin eski dönemleri ele alınmıştı, tartışılmıştı. Bunlar arasında Türk Tarih Tezi diye nitelenen bir görüş de yer almıştı.

Türklerin sarı ırktan gelen, uygarlıktan yoksun ikinci sınıf insanlar olduğu yolundaki suçlamaların asılsız olduğunu kanıtlamak için tarih araştırmalarına öncelik ve ağırlık verilmesi, kısa zamanda Türk Tarih Tezi denen bir varsayıma da yol açmıştı. Bütünleştirilmemiş, sistemleştirilmemiş bazı görüş ve savlara dayanan bu tez, başlıca iki noktada yoğunlaşıyordu: Türk uygarlığı tarihin en eski uygarlıklardan biridir. Uygarlığın kökeni Orta Asya’dadır. İlk uygarlığı kuranlar, başlayan göçlerle eski dünyaya yayılmışlar ve gittikleri yerlere uygarlıklarını da taşımışlardır. Bu sav, haritalarda Orta Asya’dan Asya’nın öbür bölgeleri ile Avrupa ve Afrika’ya doğru uzanan oklarla gösteriliyordu, anlatımda da bütün ırkların ve ulusların kökeninin Türk olduğu yolunda bir izlenim doğuruyordu.

Böylesi bir görünüm almasına ve yanlış değerlendirmeler doğurmasına karşın, tez denen bir görüş, Batıdaki dil ve tarih çalışmalarından esinlenerek oluşturulmuştu ve belirli nedenlere dayanıyor, belirgin amaçlara yönelik bulunuyordu. Bunlar şu noktalarda toplanabilir: Tarih tezi ve çalışmaları, Bağımsızlık Savaşının kültür alanında devamı niteliğindeydi. İslam kimliği içinde kaybolmuş Türk tarihinin bütünlüğünü ve Türk kimliğini ortaya çıkarmayı amaçlıyordu.

Tezin siyasal bir amacı da vardı: Türk toprakları, Anadolu üzerindeki tarihsel iddiaların asılsızlığını saptamak. O yıllarda Anadolu’da uygarlıklar kurmuş Hititler’in, Urartular’ın etnik kökenleri, dilleri kesinlikle saptanamamıştı. Hititler’in nereden ve nasıl geldikleri bilinmiyordu. Onlar Orta Asya kökenli, Türklerle ilişkili olabilirlerdi. Bunların meydana çıkartılması gerekirdi. Orta Doğu’da ilk büyük uygarlığı yaratan Sümerler’in ise Orta Asyalı olduğu savları vardı.

Türk tarih görüşü uygulamada, kimi yapıtların kaleme alınışında aşırılığa kaçıldığı yadsınamaz. Ama gerçeği bulmak amaçlandığından, tezde araştırmaların sonuçlarına göre gereken düzeltmeler yapmaktan kaçınılmamıştır. Türklerin sarı ırktan olmadıklarını ortaya çıkarmak için yapılan antropolojik çalışmalarda ırkçılığa kaçılmamıştır. Eski Ortadoğu uygarlıklarını yaratan toplulukların Orta Asya’dan gelmiş olabilecekleri yolundaki görüş, tümüyle doğrulanmasa bile, elde edilen bulgular coğrafyanın ve tarihin Anadolu’da yüzyıllar sonunda kendine özgü bir kültür ve yeni bir toplum yarattığını göstermiştir. Öte yandan Tarih Tezi’nin asıl ekseni olan Türk tarihinin ve uygarlığının çok eski dönemlerden başladığı görüşü ise, yapılan bilimsel çalışmaların sonucunda kısa sürede kanıtlanmıştır.

Tarihin siyasal bir yaklaşım ve ideolojik bir görüşle değil de gerçeklerin aydınlatılması amacıyla incelenmesi gerektiği görüşünde olan Atatürk, kurumun ilk yıllarında bu çalışmalara yön vermek, öncülük etmek istemiştir. Bu nedenle de özellikle okul kitaplarındaki bazı konuları kendisi yazmış ve Türk Tarih Tezi’nin tartışılmasını izlemişti. Fakat sonraları araştırma ve yayınları konunun uzmanlarına bırakarak kendisi çalışmaları dışarıdan izlemekle yetinmişti.

Gerçek de ancak bilimsel gerçeğe bağlı kalmakla, ona ulaşan yöntemleri bilmekle ortaya çıkartılabilir. Bu nitelikteki tarih araştırmacılarını, uzmanları yetiştirmek için, Ankara’da Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, gene Atatürk’ün isteğiyle kurulmuştur.

Yakın geçmiş üzerinden en eski dönemlere uzanma, Türk tarihinin unutulmuş çağlarıyla buluşma, tarih ile bütünleşme demekti. Yaşamının sonuna kadar tarih çalışmalarının içinde yer alan Atatürk, kurulun siyasal etkilerin ve iktidarların dışında çalışmalarını serbestçe sürdürmesini sağlayabilmek için, İş Bankası’ndaki payının yıllık gelirinin Dil Kurumu ve Tarih Kurumu’na verilmesini vasiyet etmişti. 52 yıl boyunca Türk ve Türkiye tarihini aydınlatmak için çalışmalarını bilimsel bir anlayışla sürdüren ve gerek yayınları, yaptırdığı kazılar, düzenlediği kurultaylar, gerekse yabancı benzer kuruluşlarla ilişkileri nedeniyle belirli bir saygınlık kazanan Türk Tarih Kurumu’nun bağımsızlığına 12 Eylül 1980’den sonra son verilmiştir.

Cemiyet, 1935 yılında, bugünkü ismi olan Türk Tarih Kurumu’na dönüştü. Bu kurum bir yandan Türk Tarihine ilişkin araştırma yaparken öbür yandan da uygarlık tarihine yönelik ve maddi kültürü meydana çıkartacak arkeoloji araştırmalarını desteklemiştir. Özellikle ilk yılların tarih tezine uygun olarak, Anadolu’daki eski uygarlıkların kalıntıları üzerinde yoğun kazı faaliyetleri yürütülmüştür. Bu faaliyetler zamanla gelişerek ve bilimsel ağırlıkta sürdürülmüştür.

Türk Tarih Kurumu, özgün çalışmaları, düzenli olarak yayınladığı bilimsel Belleten dergisi, çeşitli bilimsel yayınları ve topladığı ulusal ve uluslar arası tarih kongreleri ile Türkiye Cumhuriyetinin kültür hayatında saygın bir yer almıştır. Gerek dil kurumunun, gerek tarih kurumunun, toplumun kültür dağarcığına kattığı iki büyük eseri daha hatırlatmalıyız: İki zengin ve düzenli kütüphane:Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu kütüphaneleri .

Yorumlar

  1. Bnce çok güzel olmuş emeğe saygı... herşeyi bldm

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

İkinci Meşrutiyet Dönemi Düşünce Akımları

Siyasal hayatımızın yakın döneminde meşrutiyetin ikinci kez ilanı, tek sesli uygulamadan çok sesliliğe geçişe benzeyen yapısal değişmelerin de başlangıcı olmuş ve çağdaş anlamda siyasal hayat, hiç değilse kuramsal olarak kurulmuştur. Meşrutiyetin ilanında temel özellik, siyasallaşma sürecinin başlaması ve ona kaçınılmaz bir şekilde bağlı olarak; dernekleşmenin, partileşmenin ve toplumsal hayatta çok seslilik dönemin açılmış olmasıdır. Bu dönemde, özellikle İttihat ve Terakki’nin tek parti yönetimini kurduğu 1914 yılına değin Osmanlı Devleti’nde bir çok düşünce yanyana bulunabilmiştir. Bu bakımdan bu dönem Türk tarihinin en renki evrelerinden biri olmuştur.

Bu dönemdeki tartışma konuları Osmanlıcılık, İslamcılık, Batıcılık, Milliyetçilik/Türkçülük, Merkeziyetçilik-Adem-i Merkeziyetçilik ana başlıkları altında toplanabilir. Bu akımların temsilcilerinin ortak noktası; İmparatorluğu içinde bulunduğu durumdan kurtarmak ve eski görkemli günlerdeki durumuna getirmek amacıyla çaba harcamış ol…

İzmir'in Yunanlılara Verilmesi ve İtalyan İstekleri

Birinci Dünya Savaşı çıktığında tarafsız kalan Yunanistan’ı kendi yanlarına çekmek isteyen İngiliz Dışişleri Bakanı Grey 15 Ocak 1915’te Yunan Hükümetine bir nota göndererek savaşa katılmaları halinde Yunan Megali İdeası için çok önemli olan İzmir ve çevresinin Yunanistan’a verileceğini bildirmişti. Öneriye olumlu bakmayan Yunan Kralı Konstantin, Venizelos’un zorlaması ile tahttan indirildikten sonra Yunanistan Haziran 1917’de savaşa girmişti. Oysa yukarıda değinildiği gibi Nisan 1917’de imzalanan St. Jean de Maurienne Anlaşması ile diğer bazı illerle birlikte İzmir’in İtalya’ya verilmesi kabul edilmişti. Bu nedenle Mondros’tan sonra Yunanistan ile İtalya İzmir bölgesinin egemenliği yüzünden çelişkiye düşmüşlerdi. Yunan siyaset ve basın çevreleri Yunanistan’ın eski Bizans’ın varisi olduğunu, dolayısıyla Batı Anadolu, Trakya ve İstanbul’un kendilerine verilmesi gerektiğini yayıyorlardı. İngiliz Başbakanı Lloyd George da bölgenin Yunanistan’a verilmesinin İngiltere’nin çıkarına olacağın…

Planlı Ekonomiye Geçiş

Ekonomi de devletçiliğin uygulamasına geçilmesi, ülke sanayisinin öncelikle nasıl kurulacağı sorusunu gündeme getirmişti. Çözüm için Sovyet Rusya dan esinlenerek sanayileşmenin titizlikle izlenecek bir plana bağlanması uygun görülmüştü. Sermaye azlığı ve sanayii ye elverişli bir iç pazarın zayıflığı, batı kapitalizmine uygun bir sanayileşmeye olanak vermemekteydi. Tarıma dayalı Osmanlı ekonomisi bir toprak sanayi yaratamadığı gibi köylüleri de tam anlamıyla toprak sahibi yapamamıştı.

Bu amaçla çağrılan Prof. Orlof başkanlığındaki bir Sovyet heyeti 1932 Ağustosunda Türkiye’ye gelmişti. Sovyet uzmanlar, kurulması gerekli görülen sanayii kuruluşlarına ilişkin raporlarını iktisat bakanı Celal Bayar’a vermişlerdi. Bakanlıkça gözden geçirilen ve yeniden yazılan raporu 16 Aralık 1933’te bakanlar kurulunda görüşülmesine başlanmıştı. Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı olarak kabul edilen planın uygulama görevi Sümerbank’a verilmişti. Birinci beş yıllık sanayii planını hazırlayan Sovyet heyeti dış…