Ana içeriğe atla

Ulusal Egemenlik İlkesi ve Cumhuriyetçilik

Ulusal egemenlik ve onun zorunlu sonucu olan cumhuriyetçilik, binlerce yıllık tarihi olan Türk ulusunun yaşamına ilk kez Atatürk ile girmiş ve yerleşmiştir.

Bilindiği gibi bir devletin varlığı için bazı öğelerin bir arada bulunması gereklidir. Klasik görüşlere göre bir devlet ülke, insan topluluğu ve o topluluk içinde çıkan egemenlik öğelerinden oluşur.

Egemenlik terimi iktisatçılar ve felsefeciler tarafından farklı anlamlarda kullanılmakla birlikte; genellikle bu terim siyasal bilimlerde devlet olgusu incelenirken temel bir kavram olarak sıkça kullanılmaktadır.

Egemenlik terimi sözlüklerde “hiç bir denetim ve sınır kabul etmeyen sınırsız yetke, bütün güçleri aşan güç” olarak tanımlanmaktadır. Siyasal bilimlerde ise “devlete tanınan en üstün iktidar” olarak tanımlanmakta ve ulusal sınırlar içinde yalnız devletin yetki ve güç sahibi oluşuna “iç egemenlik”, uluslararası düzeyde de devletin yalnızca kendi taahhütleri çerçevesinde sınırlandırılabilen mutlak bağımsızlığına “dış egemenlik” denilmektedir.

Egemenlik kavramını siyaset terminolojisi içinde ilk kez kullanan Bodin olmuştur. Bodin Ortaçağ’daki “superanus” terimini almış ve egemenliği kişiler, vatandaşlar ve uyruklar üzerinde kanunların kısıtlamadığı bir biçimde en yüksek iktidar olarak tanımlamıştır.

Görüldüğü gibi siyasal bilimlerde egemenlik devlet ile ilgili bir kavramdır. Dolayısıyla bu kavramı açıklayabilmek için devletin tanımını ve ortaya çıkışını açıklamak gerekmektedir. İnsanların toplum halinde yaşama zorunluluğunun bir sonucu olarak devlet kurumu ortaya çıkmıştır. Çünkü toplum halinde yaşama zorunluluğunun farkına varmaları insanları toplum halinde yaşamayı sağlayacak kuralları geliştirmeye ve örgütlenmeye zorlamıştır.

İnsan toplulukları kendi içlerinden çıkan bir güçle örgütlenme yoluna girdikleri ve tüm örgütleri kapsamına alan daha geniş bir örgüt kurdukları zaman devletten söz edilmeye başlanmıştır. Buna göre devlet toplumu her yanından saran ve tüm alt güçleri denetimi altına alan siyasal iktidara sahip bir üstün güçtür.

Yukarıda da belirtildiği gibi devleti aile, dernek, sendika ve parti gibi diğer sosyal birliklerden, toplum örgütlenmelerinden ayıran ondaki üstün yaptırma gücü (iktidar) olmaktadır. Devlet, ülkesindeki tüm otoritelerin üstünde, onlara emir ve kumanda etmektedir. İşte bu “emir ve kumanda etme yetkisi ve gücü”ne “egemenlik” diyoruz. Doğal olarak egemenlik devletin özünde bulunan bir niteliktir ve egemenlik yitirildiğinde devlet olmaktan çıkar. Devlet niteliği gereği sahip olduğu egemenliği üç organı (yasama, yürütme ve yargı) aracılığıyla kullanır. Egemenliğin ortaya çıkabilmesi için öncelikle maddi bir ortama gereksinim vardır. Bu ortam ülke (toprak parçası) ile belli özelliklere sahip insan topluluğunun oluşturduğu maddi iki unsurdan oluşur. Başka deyişle, devlet dediğimiz kurumun ortaya çıkabilmesi ülke, insan topluluğu ve bu unsurlar üzerinde gerçek egemen olan bir gücün ortaya çıkmasına bağlıdır.

Bu güç, yani egemenlik örgütlenmiştir ve diğer tüm otoriteler bu gücün altındadır. Bu gücün diğer örgütler üzerine çıkabilmesi için zorlayıcı bir niteliğe sahip olması gerekir. Devlet gücü (egemenlik) dediğimiz bu zorlayıcı otorite kendi üstünde başka otorite tanımaz.

Peki egemenlik bir kavram olarak nasıl ortaya çıkmıştır? Tabii ki devlet veya yöneten yönetilen ayrımının ortaya çıkmasıyla birlikte. Üretimin bireysel niteliğinden kurtularak “toplumsal” bir nitelik edinmesi ve bireyin soyutlanmış çabalarının yerini giderek toplu çalışmanın almasından çok önce, hatta ilk insansı yaratıklarda bile toplumsal yaşayışın belli kurallara uyması gerekiyor ve bu da belli bazı örgütlenme biçimlerinin varlığını zorunlu kılıyordu. İster anaerkilliğin salt görevsel ve seçimlik kurumları, isterse sınıflı toplumların yönetsel örgütleri olsun, bütün bu düzenleyici yapıların toplum üstünde niteliklerinden ya da gördükleri hizmetten gelen ve “egemenlik” diyebileceğimiz bir otoritesi veya etkisi söz konusuydu.

Ancak yöneten ve yönetilen ayrımının toplumsal yaşamda “işbölümü”nün ortaya çıkmasıyla başladığı genel olarak kabul edilmektedir. Bu anlamda din bilimde “ilk günah” neyse yönetim için de iş bölümü oydu. Çünkü işbölümü yönetimin hem başlangıcı, hem de temelidir. İnsanlık tarihinde ilk iş bölümü “cinsel birleşme” sırasında belirmiş, nüfus ve verimlilikteki artışlar sonucu cinsler arasındaki bu basit işbölümünün yerini toplumsal gereksinimlere ve doğuştan yeteneklere dayalı kendiliğinden “spontone” bir işbölümü almıştı. Emek verimliliğindeki yeni artışlara paralel olarak yönetenlerle yönetilenlerin ve kol emeğiyle kafa emeğinin giderek ayrıştıkları ve insanların bu ayrıma giderek alıştıkları görülmekteydi.

İşte işin bölündüğü her yerde toplumsal örgütlenmenin gerektiği ve bu örgütlenmenin otorite ya da egemenlik olgusuna hayat verdiğini biliyoruz. Bu durumda bu örgütsel itici gücün, egemenliğin ne olduğu sorusuna verilen yanıt bizi egemenliğin özü, kaynakları ve işleyiş biçimi hakkında sorular sormaya yöneltmektedir. Oysa egemenliğin tanımı ve kaynakları konusunda bir görüş birliği yoktur.

Egemenliğin Kaynağı Hakkında İleri Sürülen Görüşler

Egemenliğin kaynağı ve niteliği hakkında farklı dönemlerde ileri sürülen görüşlerin başlıcalar şunlardır:

İlahi Hukuk Kuramı

Devletin kaynağını ve niteliğini açıklamak için ileri sürülmüş görüşlerin belki de en eskisidir. Bu kurama göre devlet de Tanrı tarafından yaratılmış ve tanrı insanları yönetme yetkisini belli kişilere yahut gruplara vermiştir. İlkçağ’da din adamları siyasal iktidarın kaynağının ilahi olduğunu belirtmişler ve bu iktidarın kullanılmasında -dinsel görevleri gereği- rolleri olduğunu ileri sürmüşlerdir. Örneğin Eski Mısır ve Babil’de din adamları, rahipler devlet yönetiminde önemli roller oynamışlardır. Ortaçağ’da da devletin Tanrı iradesi eseri olduğu ve yeryüzü devletinin Tanrı buyruklarına uygun şekilde yönetilmesi gerektiği kilise hukukçuları tarafından söylenmiştir. Kilise babalarından St.Paul “her iktidar Allah’tan gelir” (Omnis Potestas a Deo) demek yoluyla siyasal iktidarı dinsel temellere dayandırmış; diğer bir din büyüğü olan St.Augustinus (354-430) da “De Civitate Dei” (Tanrı Devleti) adlı eserinde “dünya devletinin gök devleti ilkelerine uydurulması” zorunluluğunu savunmuştur.

İslamî devlette de siyasal iktidarın ve devletin Allah’ın iradesinin bir yansıması olduğu ve iktidarlarını Tanrı’dan alan sultanların Şeriat’a göre hareket etmeleri gerektiği görüşü önem kazanmıştır. İlahi hukuk kuramının en önemli sonucu şu olmuştur. Madem ki devlet tanrı iradesinin bir eseridir ve madem ki tanrı devlet içindeki iktidarı belirli kişilere ve grupları bizzat vermiştir, şu halde otoriteyi kullananlara karşı gelinemez. Bu nedenle “huruc al’es-sultan” hakkı pek yaygınlaşmamıştır.

İçgüdüsel Görüş

En önemli savunucusu Aristo’dur. Aristo insanın “Zoon Politikon” yani sosyal veya siyasal bir hayvan olduğunu ileri sürerek; insanların topluluk halinde devlet düzeni içinde yaşama hususunda doğal bir eğilimi ve içgüdüsü olduğunu ileri sürmüştür.Devleti içgüdü esasına bağlayan bu görüşün zayıf tarafı şundadır: Topluluk halinde birlikte yaşama insanların tekelinde değildir. Arılar ve karıncalar gibi bir takım hayvanlar da içgüdülerine uyarak topluluk halinde yaşamaktadır.

Çatışan ve Uzlaşan Menfaatler

F.Engels sınıf savaşımını devletin doğuşunda temel faktör olarak göstermektedir. Genel olarak Marksistlere göre devlet bir toplumsal sınıfın diğer sınıflar üzerinde çıkarlarını sağlayabilmesi için ortaya çıkmıştır. Bir devletin doğması için toplumda yoğun bir sosyal ilişkiler örgüsünün bulunması gerekir. Zıt menfaatler yanında işbirliği, sevgi ve anlayış da gereklidir. Eğer çatışan zıt menfaatler bir arada tutulamaz, bağdaştırılamazsa devlet çöker, parçalanır. İç savaş, isyan doğar.

Aileyi Devletin Temeli Sayan Görüş

Bu kurama göre devlet ataerkil bir ailenin zamanla büyümesinden oluşmuştur. Doğal olarak ilk kral Adem’dir ve krallar iktidarını ilk aile reisi Adem’den veraset yoluyla almıştır.Bu kuramın en etkili savunucusu Robert Filmer’dir. Bu kuram çok karmaşık olan devlet kuruluşunu tamamiyle açıklayamamaktadır. Örneğin siyasal topluluğun iktidar, örgüt ve işlev gibiunsurlarına ailede rastlanmamaktadır.

Metafizik Temel

Devleti hukuk dışı, metafizik bir temele oturtan görüşlerin en önemlisi Alman filozofu Hegel (1770-1831) tarafından ortaya atılmıştır. Hegel’e göre, devlet metafizik bir kavramdır. İdeal ve ebedi bir varlıktır. Devlet en üstün değerdir veya en üstün değerler sistemidir. Ebedi ve mutlak bir varlık olan devlet iradesinin karşısında bireysel iradeler zorunluluk durumunda silinmelidir. Devleti sınırsız bir metafizik temele bağlayan bu görüş XX.yy.da faşist ve nasyonal sosyalist doktrinlere temel oluşturmuştur.

Devleti Hukuksal Açıdan Gören Görüş

Devleti sadece bir hukuk sistemi, normlar bütünü olarak gören “Normativist” okulun kurucusu Kelsen’e göre devlet bir normlar kurallar sistemidir. Ne var ki devlet hukuksal görünüşü de olan siyasal, ekonomik ve sosyal bir fenomendir.

Devleti Kuvvete Dayandıran Görüş

Buna göre devlet kuvvetlinin zayıfa üstünlüğü sonucu doğmuştur ve bu da doğal bir durumdur. Bir başka deyişle kuvvetlilerin zayıfları boyundurukları altına almaları genel bir olgudur. Bu anlamda devlet bir zabt ve fetih eseridir. Ve devlet kaynağı itibariyle galiplerin mağluplara zorla, silah gücüyle kabul ettirdikleri bir düzen şeklidir.Örneğin Sofistler için devlet, kuvvetlinin çıkarlarını gözleyen, onların emellerine hizmet veren bir siyasal kuruluştur.

Yine Arap filozofu İbni Haldun (1332-1402)’a göre, savaşçı ve enerjik göçebe kabilelerin genellikle tarımla uğraşan sakin ruhlu çiftçilere ve şehirlere saldırıları sonucu devlet doğmuştur.Çağımızda kuvvet kuramını en yetkin şekliyle savunan toplumbilimci Oppenheimer’dir. Bunların yanı sıra çağdaş kuvvet kuramı bazen karşımıza Sosyal Darwinist yaklaşımlar içinde de çıkmaktadır. Bilindiği gibi Darwinizm’de sadece en kuvvetlinin yaşama hakkı bulunmaktadır. Bu kuramın sosyal alana taşınması en güçlü devletin yaşayacağı, zayıf ve güçsüz devletlerin çözülüp, son bulacağını kabul etmek sonucunu yaratmıştır. Bununla birlikte tek başına kuvvetin hiç bir zaman toplumu, siyasal örgütlenmeyi ve devleti kuramayacağını, en azından bir rıza ve uzlaşma gerektiğini söyleyerek bu kuram eleştirilebilir.

Organizmacı Görüş

Bu görüş devleti yaşayan bir canlıya, organizmaya benzetmektedir. İnsanlar gibi devletler de doğar büyür ve ölürler.En ünlü temsilcisi Herbert Spencer(1820-1903)’dir. Ne varki devletin hücreleri sayılan insanların bilinçi ve iradeye sahip oldukları  halde canlı hücrelerinin aynı niteliklere sahip olduğunu söylemek mümkün görünmemektedir.

Toplumsal Sözleşme Kuramı

Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranların egemenlik anlayışını en fazla etkileyen kuramdır. Günümüzün siyasal sistemlerinin çoğu bu kuramdan etkilenmiştir. Bu görüş insanların “tabiat hali” ile “toplum hali”ini bir birinden ayırmaktadır. Bu görüşü savunanlara göre tabiat halinden toplum haline geçiş bir toplumsal sözleşme ile olmuştur:(toplumsal sözleşme). İkinci bir sözleşme ile de insanlar devleti kurmuşlar ve sahip oldukları egemenliklerinin, hak ve hürriyetlerinin bir kısmını veya tamamını devlete terk etmişlerdir (siyasal sözleşme). Bu kuramın bizim anlayışımızı da etkileyen bir kaç farklı varyasyonu bulunmaktadır:

Örneğin ünlü İngiliz filozofu Hobbes(1588-1679)’a göre insanlar tabiat halinde birbirleriyle sürekli bir çatışma içindeydiler. Hobbes’a göre (homo homini lupus) “insan insanın kurdudur”. Savaşa son vermek için insanların tabiat halinde yaşarken sahip oldukları her şey üzerindeki sınırsız egemenliklerinden karşılıklı olarak vazgeçmeleri; haklarının ve yetkilerinin önemli bir kısmını mutlak olarak devlet denilen otoriteye terk etmeleri gerekmektedir. Ona göre devlet bir dev’dir ve ünlü eseri Leviathan da bu anlama gelmektedir.

Yine başka bir İngiliz filozofu John Locke(1632-1679) ise devlet toplum sözleşmesi kuramına dayanarak açıklamakla birlikte; insanların tabiat halinde bir çatışma içinde olduklarını kabul etmemektedir. Ona göre tabiat hali sade kuvvetin hüküm sürdüğü bir kanunsuzluk devri değildir. Tabiat hali, insanların akla dayandıkları ve bir devlet otoritesine gerek duymadıkları bir durumu anlatmaktadır. Tabiat halinde insanların yaşam, özgürlük, mülkiyet gibi temel hakları vardır. Toplum haline geçmek için insanlar bu hak ve özgürlüklerinin tamamını yahut önemli bir kısmını değil, sadece cezalandırmak ve hak aramak yetkilerini devlete devretmişlerdir. Şu halde sözleşme ile ortaya çıkan devletin iktidarı Hobbes’un ileri sürdüğü gibi mutlak iktidar değildir. Devlet sahip olduğu otoriteyi ancak vatandaşların haklarını ve özgürlüklerini korumak için kullanabilir.

Türk aydınını en fazla etkileyen toplumsal sözleşme kuramcısı J.J. Rousseau (1712-1778) olmuştur. Rousseau “Contrat Social”; “toplum sözleşmesi” adlı eserinde şu görüşleri ileri sürmüştür:

İlke olarak insanları özgürlüklerinden kendi rızalarıyla daha olsa yoksun bırakmak olanaksızdır. Diğer yandan tabiat halindeki mücadeleye ve didişmelere son verip toplum hayatının ve düzenin doğması için egemen bir otoriteye insanların bağlı olmaları, yani özgürlüklerinden fedakarlıkta bulunmaları şarttır. Bu amaca yönelen bireysel iradelerin birleşmesinden doğan irade bireylerin iradesinden ayrı genel bir iradedir ve toplumun ve devletin temeli bu genel iradeye ve ona dayanak oluşturan toplumsal sözleşmeye bağlıdır. Doğal, tabii haklarını devlete terkeden insanlara devlet medeni ve siyasal haklar tanımaktadır.

Görüldüğü gibi bu kuram egemenliğin kaynağını toplumda arayan ve toplum olduğunu benimseyen bir yaklaşımı içermektedir. Siyasal iktidarın meşruluğunu toplumda gören bu düşünceler genellikle bu meşru’luğu bu toplumsal sözleşme kuramıyla açıklamak istemektedirler. Ancak bu kuramın farklı yorumları içinde iki ayrı toplum egemenliği anlayışı ortaya çıkmaktadır.

Bir yandan toplumu “atomistic” bir görüşle değerlendirenler; diğer yanda da toplumu bütünleşmiş, birleşmiş tek bir varlık olarak kavrama eğiliminde olanlar şeklinde iki farklı yaklaşım söz konusudur.
Birinci grup toplumsal sözleşme kuramlarında devlet toplumun değil; tek tek bireylerin haklarını güvence altına alan bir üstün güç olarak görülmektedir. Burada bireyler, böyle bir güvence için ya tüm haklarını devlete terk etmektedirler (Hobbes); ya da devlete yalnızca bireysel haklarını koruma ve kollama yetkisini vermekte ve diğer temel haklarını devletin faaliyet alanının sınırlarını belirleyecek bir biçimde kendilerinde tutmaktadırlar (J.Locke)

İkinci grup toplumsal sözleşme kuramlarında ise toplumun kendisini oluşturan bireylerden ayrı ve üstün bir “genel iradesi” nin olduğu, bu iradenin ona ters düşen bireyleri de kapsadığı ve devletin bu genel iradenin somutlaştığı örgütlenme olarak toplumu yönettiği kabul edilmektedir (Rousseau).

Atatürkçülüğün Türk toplumu hakkındaki değerlendirmesinin, “farklılaşmamışlık” ve bütünleşmişlik terimleriyle ortaya konulmasına bakarak, Atatürkçü milli devlet anlayışının Rousseau’cu bir temele dayandığı söylenebilir.

Atatürkçülüğün ilkelerinden “cumhuriyetçilik”, bu anlamda milliyetçiliğin doğal sonucu gibi görülebilir. Eğer egemenlik ulusa ait ise, ülkenin kimler tarafından hangi kurallara göre yönetileceği de ulus tarafından belirlenecek demektir. Kemalist ideoloji içinde cumhuriyetçilik, giderek “demokrasi” ile bütünleşmekte, eşanlamlı hale gelmektedir. Cumhuriyetçilik aynı zamanda, siyasal iktidarın dinsel kökenli olmaklan çıkması, laikleşmesi, siyasal rejimin çağdaşlaşması demektir. Bu ilke, iktidarın dinsel kökenli olmaktan çıkmasıyla laiklik ilkesiyle, meşruluğun temelini halk desteğinin oluşturmasıyla da, halkçılık ilkesiyle yakından ilgilidir.

Mustafa Kemal’e göre, Yeni Türkiye Devleti bir halk devleti idi, halkın devleti idi. Oysa geçmişteki devlet, bir “kişi devleti” idi, kişilerin devleti idi. Cumhuriyet rejiminden ne anladığını ise şöyle açıklıyordu: “Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemi ile devlet şekli demektir. Biz cumhuriyeti kurduk, on yaşını doldururken demokrasinin bütün gereklerini sırası geldikçe uygulamaya koymalıdır. ... Milli egemenlik esasına dayanan memleketlerde siyasi partilerin var olması tabiidir. Türkiye Cumhuriyetinde de birbirini denetleyen partilerin doğacağına şüphe yoktur”
Burada da görüldüğü gibi, Atatürkçü cumhuriyetçilik anlayışı ulusçu, demokratik, özgürlükçü ve çoğulcuydu.

Cumhuriyet ile demokrasiyi ayrı düşünmeyen Atatürk, 1930’lar Avrupasında neredeyse yaygın olarak görülen baskıcı rejimlerin hepsini de eleştirmiştir. Faşist, komünist ya da mesleklerin temsiline dayalı korporatif sistemlerin Türkiye açısından özenilir olmadıklarını vurgulamıştır. Oysa o dönemde etrafındaki birçok kişi, özellikle faşist-nazist modelden etkilenmişlerdi.

Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın bile, oldukça demokratik bir mecliste tartışılarak, zaman zaman sert biçimde eleştirilerek, denetlenerek yürütülmüş olması son derece önemli ve anlamlıdır. Mustafa Kemal bu tercihi yaparken, elbette ki harekete içte ve dışta belirli bir meşruluk kazandırmak umacıyla da hareket etmişti. Ama Kurtuluş Savaşı sonrasında izlediği yol da, demokrasinin O’nun açısından bir temel tercih sorunu olduğunu ortaya koyuyordu. Devrimin tehlikeye düşmesi nedeniyle, zaman zaman sert önlemlere başvurmak zorunda kaldığı zaman bunu doğal saymıyor ve Nutuk’un son sayfalarında bu uygulamaların geçici olduğunu belirtiyordu:

Saygıdeğer Efendiler, durumun ciddîleşmesi üzerine, hükûmetçe olağanüstü önlemler alınması gerektiği yolundaki görüşümüzü ilk defa ortaya koyduğumuz zaman, bunu iyi karşılamayanlar vardı. Takrîr-i Sükûn Kanunu’nu ve İstiklâl Mahkemeler’ini bir baskı vasıtası olarak kullanacağımız düşüncesini ortaya atanlar ve bu düşünceyi benimsetmeye çalışanlar oldu.
Şüphe yok ki, zaman ve olaylar, bu nefret verici düşünceyi aşılamaya çalışanları, elbette utanılacak bir duruma düşürmüştür.

Biz, alınan fakat kanunî olan bu olağanüstü önlemleri, hiçbir zaman ve hiçbir şekilde kanunun üstüne çıkmak için bir vasıta olarak kullanmadık. Aksine, memlekette huzur ve güvenliği sağlamak için uyguladık. Biz o önlemleri, milletin medenî ve sosyal alandaki gelişmesinde yararlı kıldık.
Efendiler, aldığımız olağanüstü önlemlerin uygulanmasına gerek kalmadığı görüldükçe, onların uygulamadan kaldırılmasında tereddüt edilmemiştir. Nitekim, İstiklâl Mahkemeleri, zamanında kaldırıldığı gibi, Takrîr-i Sükûn Kanunu da yürürlük süresinin sonunda, yeniden Büyük Millet Meclisi’nin incelemesine sunuldu. Meclis, Kanunun bir süre daha yürürlükte kalmasını gerekli bulmuşsa, elbette, bu milletin ve Cumhuriyet’in yüksek yararları içindir. Yüce Meclis’in elimize istibdat vasıtası verme gayesi güderek böyle bir karar aldığı düşünülebilir mi?

Efendiler, Takrîr-i Sükûn Kanunu’nun yürürlükte ve İstiklâl Mahkemeleri’nin faaliyette bulunduğu süre içinde yapılan işleri göz önüne getirecek olursanız, Meclis’in ve milletin güven ve itimadının tamamen yerinde kullanılmış olduğu kendiliğinden anlaşılır.

Memlekette çıkarılan büyük isyan ve hazırlanan suikast tertipleri bastırılarak sağlanan güvenlik ve huzur, elbette bütün milletçe memnunlukla karşılanmıştır.

Efendiler, milletimizin başına giymekte olduğu, cahillik, gaflet, taassup, yenilik ve medeniyet düşmanlığının belirgin işareti gibi görünen fesi atarak, onun yerine bütün medenî dünyaca başlık olarak kullanılan şapkayı giymek ve böylece, Türk milletinin medenî toplumlardan zihniyet bakımından da hiçbir ayrılığı bulunmadığını göstermek kaçınılmaz oluyordu. Bunu, Takrîr-i Sükûn Kanunu yürürlükte iken yaptık. Bu kanun yürürlükte olmasaydı yine yapacaktık. Fakat, bu uygulamada, kanunun yürürlükte oluşu da kolaylık sağlamış oldu denirse, bu, çok doğrudur. ... Görülüyor ki, biz her vasıtadan yalnız ve ancak bir tek temel görüşe dayanarak yararlanırız. O görüş şudur : Türk milletini medenî dünyada, lâyık olduğu mevkie yükseltmek, Türkiye Cumhuriyeti’ni sarsılmaz temeller üzerinde her gün daha çok güçlendirmek... ve bunun için de istibdat fikrini öldürmek..”

Fransız Devrimi’nin ‘Hürriyet, Eşitlik, Adalet’esasına dayanan bildirisine rağmen, devrim-karşı devrim süreci, cumhuriyet-krallık mücadelesi, Fransa’nın 1789-1870 arasında geçen 81 yıllık dönemin tarihini oluşturur. Demokrasinin Fransa, ABD ve İngiltere’ye bir günde gelmediği bu kadar açıkken Türkiye’de bunu hemen beklemek ne derece gerçekçidir? “Demokrasi Alaaddin’in lambasından çıkmaz, bir gecede kurulmaz” diyen Prof. Bernard Lewis ve Prof. Feroz Ahmad, Atatürkçülüğün Türkiye için demokrasi şartı olduğunu vurguluyorlar.

Bu açıdan Türkiye için de ‘Cumhuriyet’, modernleşmenin ve uluslaşmanın hem siyasal güvencesi, hem de vatandaşı eğiterek, demokrasiyi hazırlayan bir okuldur. Türkiye’de ‘cumhuriyet’demokrasi karşıtı ve dışında bir rejim değil, demokrasiyi hazırlayan bir geçiş sürecidir. Maurice Duverger “... Türk tek partisinin yapısında totaliter bir taraf yoktu. Bu yapı ne hücrelere, ne milise, ne de gerçek anlamda ocaklara dayanıyordu. Parti kütlelere siyasi eğitim yer vermek amacıyla birçok açık toplantılar, halk meclisleri ve kongreler düzenlenmişti. Üyelik herkese açıktı. İhraç ve temizlik mekanizması mevcut değildi. Üniformalar, geçit resimleri ve sert bir disiplin yoktu. Gerçekte parti içi demokrasi de oldukça ileri görünmekteydi.”

“Faşist rejimlerde her gün rastlanan otorite savunucusunun yerini, Kemalist Türkiye’de demokrasi savunucusu almıştır. Türk tek parti sistemi hiçbir zaman bir tek parti doktrinine dayanmamış, tekele resmi bir nitelik vermemiş, liberal demokrasiyi ortadan kaldırma arzusuyla meşrulaştırmaya çalışmamıştır” diyerek, sistemin amacını vurgulamaktadır.

Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür’kuşaklar yetiştirme ilhamını Tevfik Fikret’ten alan Atatürk’ün Türk demokrasisinin Fransız Devrimi’nin açtığı yolu izleyerek, kendi özgün koşulları ile dünyanın değişen koşullarına göre kurulmakta olduğunu vurgulayan açıklaması yukarıdaki görüşleri tamamlamaktadır. Atatürk, 1931 yılında yazdığı “Medeni Bilgiler” kitabında demokrasi, hürriyet, insan hakları, vatandaşlık, devlet, ulus kavramlarını işlemektedir. Bu kitap 1930-1940 arası ortaöğretim ders kitabı olarak okutulmuştur. Halkevleri’nin Köy Enstitüleri’nin kuruluşundaki amaçlar da bunu hazırlamaya dönük olmuştur. Ancak devletin kuruluş aşamasında, olağanüstü tehlikeler karşısında Atatürk için zorunlu olan, öncelikle cumhuriyet ve sonra demokrasidir.

Atatürk’ün yaptığı ve yapmaya özen gösterdiği bazı şeyler var ki, günümüzün “katılmacı” demokrasi anlayışını daha o zamanlar, sezgileriyle benimsediğini düşündürmektedir.

Dünya’da ilk kez bir bayram çocuklara armağan edilmiş ve o vesile ile onlara, ülkenin gelecekteki sahipleri oldukları bilinci aşılanmaya çalışılmıştır. 23 Nisan günleri çocukların, kentlerindeki önemli kamu görevlilerinin makamlarına oturmalarının, onların görevlerini geçici olarak devralmış gibi davranmalarının, bir oyun havasının ötesinde anlamı olduğu açıktır. Belki gene ilk kez, bir önder, devrimini gençlere emanet etmiş ve onlardan, gerektiğinde ülkede siyasal iktidara sahip olanlara karşı çıkmalarını istemiş, 1924’te seçmen yaşını 18’e indirmiştir. Daha o yönde hiçbir istek, hiçbir gereksinme yokken, Türk kadınına siyasal hak ve özgürlüklerini -demokrasinin anayurdu sayılan bazı batı ülkelerinden önce- veren, kadının siyasal yaşamda ağırlık kazanmasına çaba gösteren de Atatürk’tür.

Atatürk bununla da yetinmemiş, gerçekleştirdiği büyük “kültür devrimi” açısından önem taşıyan kurumların bağımsız ve demokratik bir yapıya sahip olmalarına özen göstermiştir. Her şeyin devlet içinde ve devlet için olduğu faşizmin yükselme döneminde bile, Türk Dil ve Tarih Kurumları siyasal iktidardan bağımsız birer dernek olarak kurulmuş ve yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Atatürk onların parasal bağımsızlığını sağlayabilmek için, kendi mal varlığını sürekli bir destek olarak kullanmaktan çekinmemiştir. Yurdu bir kültür ağı gibi saran 404 “Halkevi” ile dört bin kadar “Halkodası” da, kâğıt üzerinde tek partiye bağlı olmakla birlikte, büyük ölçüde bağımsız ve demokratik bir yapıya sahip kılınmışlardır. Bunlar, “kitle örgütleri”nin kötü gözle görüldükleri 1980’lerin Türkiye’sinde yarım yüzyıl önceki Kemalist ideolojiyi yansıtan somut örneklerdir.

Mustafa Kemal, demokrasinin her şeyden önce bir özgürlük sorunu olduğuna inanıyor ve kendi el yazısı ile şöyle diyordu: “İrade ve egemenlik milletin tümüne aittir ve ait olmalıdır. Demokrasi sosyal yardım veya iktisadi teşkilat sistemi değildir. Demokrasi maddi refah meselesi de değildir. Böyle bir nazariyat vatandaşların siyasi hürriyet geresinimini uyutmayı amaçlar. Bizim bildiğimiz demokrasi siyasidir. Onun hedefi, milletin idare edenler üzerindeki muhakemesi sayesinde siyasi hürriyeti sağlamaktır. Türk demokrasisi Fransa ihtilalinin açtığı yolu takip etmiş, ama kendisine özgü niteliği ile gelişmiştir. Zira her millet devrimini toplumsal ortamın baskı ve geresinimine göre (...) yapar. Demokrasi prensibi, ulusal egemenlik pekline dönüşmüştür. Bir ulusu oluşturan bireylerin o ulus içinde, her çeşit özgürlüğü, yaşamak özgürlüğü, çalışmak özgürlüğü, düşünce ve vicdan özgürlüğü güven altında bulunmalıdır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İkinci Meşrutiyet Dönemi Düşünce Akımları

Siyasal hayatımızın yakın döneminde meşrutiyetin ikinci kez ilanı, tek sesli uygulamadan çok sesliliğe geçişe benzeyen yapısal değişmelerin de başlangıcı olmuş ve çağdaş anlamda siyasal hayat, hiç değilse kuramsal olarak kurulmuştur. Meşrutiyetin ilanında temel özellik, siyasallaşma sürecinin başlaması ve ona kaçınılmaz bir şekilde bağlı olarak; dernekleşmenin, partileşmenin ve toplumsal hayatta çok seslilik dönemin açılmış olmasıdır. Bu dönemde, özellikle İttihat ve Terakki’nin tek parti yönetimini kurduğu 1914 yılına değin Osmanlı Devleti’nde bir çok düşünce yanyana bulunabilmiştir. Bu bakımdan bu dönem Türk tarihinin en renki evrelerinden biri olmuştur.

Bu dönemdeki tartışma konuları Osmanlıcılık, İslamcılık, Batıcılık, Milliyetçilik/Türkçülük, Merkeziyetçilik-Adem-i Merkeziyetçilik ana başlıkları altında toplanabilir. Bu akımların temsilcilerinin ortak noktası; İmparatorluğu içinde bulunduğu durumdan kurtarmak ve eski görkemli günlerdeki durumuna getirmek amacıyla çaba harcamış ol…

İzmir'in Yunanlılara Verilmesi ve İtalyan İstekleri

Birinci Dünya Savaşı çıktığında tarafsız kalan Yunanistan’ı kendi yanlarına çekmek isteyen İngiliz Dışişleri Bakanı Grey 15 Ocak 1915’te Yunan Hükümetine bir nota göndererek savaşa katılmaları halinde Yunan Megali İdeası için çok önemli olan İzmir ve çevresinin Yunanistan’a verileceğini bildirmişti. Öneriye olumlu bakmayan Yunan Kralı Konstantin, Venizelos’un zorlaması ile tahttan indirildikten sonra Yunanistan Haziran 1917’de savaşa girmişti. Oysa yukarıda değinildiği gibi Nisan 1917’de imzalanan St. Jean de Maurienne Anlaşması ile diğer bazı illerle birlikte İzmir’in İtalya’ya verilmesi kabul edilmişti. Bu nedenle Mondros’tan sonra Yunanistan ile İtalya İzmir bölgesinin egemenliği yüzünden çelişkiye düşmüşlerdi. Yunan siyaset ve basın çevreleri Yunanistan’ın eski Bizans’ın varisi olduğunu, dolayısıyla Batı Anadolu, Trakya ve İstanbul’un kendilerine verilmesi gerektiğini yayıyorlardı. İngiliz Başbakanı Lloyd George da bölgenin Yunanistan’a verilmesinin İngiltere’nin çıkarına olacağın…

Planlı Ekonomiye Geçiş

Ekonomi de devletçiliğin uygulamasına geçilmesi, ülke sanayisinin öncelikle nasıl kurulacağı sorusunu gündeme getirmişti. Çözüm için Sovyet Rusya dan esinlenerek sanayileşmenin titizlikle izlenecek bir plana bağlanması uygun görülmüştü. Sermaye azlığı ve sanayii ye elverişli bir iç pazarın zayıflığı, batı kapitalizmine uygun bir sanayileşmeye olanak vermemekteydi. Tarıma dayalı Osmanlı ekonomisi bir toprak sanayi yaratamadığı gibi köylüleri de tam anlamıyla toprak sahibi yapamamıştı.

Bu amaçla çağrılan Prof. Orlof başkanlığındaki bir Sovyet heyeti 1932 Ağustosunda Türkiye’ye gelmişti. Sovyet uzmanlar, kurulması gerekli görülen sanayii kuruluşlarına ilişkin raporlarını iktisat bakanı Celal Bayar’a vermişlerdi. Bakanlıkça gözden geçirilen ve yeniden yazılan raporu 16 Aralık 1933’te bakanlar kurulunda görüşülmesine başlanmıştı. Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı olarak kabul edilen planın uygulama görevi Sümerbank’a verilmişti. Birinci beş yıllık sanayii planını hazırlayan Sovyet heyeti dış…