Ana içeriğe atla

Seçme ve Seçilme Haklarının Gelişimi

Seçim, çağdaş demokratik rejimlerde yöneticilerin belirlenmesi için kullanılan başlıca yöntemdir. Tarih boyunca ortaya çıkan farklı toplum ve devlet biçimlerinde yöneticilerin seçimle belirlendiği görülmüşse de, dönüm noktası 1789 Fransız Devrimi olan ulus egemenliği anlayışının yerleşmesinden önce seçime, modern çağlarda olduğu kadar yaygın şekilde başvurulmazdı ve seçimin işlevi günümüzdekinden farklıydı.

Seçimin yöneticilerin saptanmasında yaygın yöntem olarak kullanılması için ortaçağ kentlerinde çekirdeği oluşan burjuva sınıfının giderek gelişmesi ve devlet ile toplum biçimini değiştirecek güce ulaşmasını beklemek gerekti. İktisadi alanda üretim ilişkilerini egemen kılan burjuvazi, gerçekleştirdiği burjuva devrimleriyle de siyasal iktidarı aristokrasinin elinden aldı, “tanrı adına, onun yeryüzündeki temsilcisi” sıfatıyla halkı yöneten kralların meşruiyetine son verdi. Böylece iktidarın kaynağı “halk” olmakta, yöneticiler halk tarafından belirlenmekteydi. Yöneticilerin belirlenmesinde de ilk olarak tüm yurttaşların eşit söz sahibi olması gerekiyordu.

Ancak, gerçekte yurttaşlar arası eşitliğin sağlanması, yani genel oy hakkının kazanması, birkaç yüz yıl süren mücadeleleri gerektirdi. Çünkü, burjuvazi siyasal iktidarı ele geçirdiği yada kullanımına ortak olduğu ilk dönemlerde yönetimi salt kendi sınıf çıkarlarını temsil eden kişilere teslim etmiş, bunu sağlamak için de halk sınıflarının seçme ve seçilme haklarını kısıtlayıcı kurallar koymuştu. Bu kuralların başlıca ikisi, temsilcilerin doğrudan seçmenlerce değil, onların seçtiği ikinci yada üçüncü dereceden seçmenlerce yapılması ile, vatandaş, tanımının dar tutulması idi. Teoride savunulan insan eşitliğine karşı, uzun süre fiilen vatandaşlık hakkından, erkekler, belirli bir eğitim düzeyine erişmiş olanlar, ABD’de olduğu gibi beyaz ırktan insanlar ve belirli bir vergiyi ödeyebilen, görece varlıklı kesimler yararlanabilmişti.

Temsili demokrasilerin gerçekten demokratikleşebilmeleri yani yöneticileri belirlenmesine tüm vatandaşların eşit oy hakkından yararlanabilmeleri için, 20 yy. ortalarına dek süren mücadeleler verilmiştir.

Seçim, yöneticiliğe aday olan kişiler arasından yönetilenlerin verdikleri oylarla bir seçim yapmaları esasına dayanır. Dolayısıyla demokratik bir seçimden söz edilebilmesi için, yöneticilik görevine birden çok adayın talip olması, bunun engellenmemesi, propaganda kampanyasının serbestçe sürdürülebilmesi, seçmenlerin oy sandığına üzerlerinde bir baskı olmadan giderek, oylarını özgürce kullanabilmeleri gerekir. Bunu ise, gizli oy açık sayım ilkesi sağlar.

Osmanlı devletinde Tanzimat sonrasında başlayan çağdaşlaşma süreci, modern bir bürokrasi oluşturulmasına başlanması, mülkiyet düzeninin değişmesi gibi konularda bazı değişiklikler yaratmakla birlikte, o sıra batılı toplumların gündeminde olan seçim sisteminin demokratikleşmesi meselesini İmparatorluğa taşımamıştır.

Osmanlı döneminde meşruti bir rejime geçme yolunda ilk adım 1876 Anayasası ile atılmış ve ilk kez 1877 Ocak ve Şubat aylarında yapılan ikinci dereceden seçimlerle Meclis-i Mebusan, yani temsilciler meclisi kurulmuştur. 1876 Anayasasının 61. ve 65. maddeleri ve 24 Ekim 1976 tarihli geçici seçim kanunu gereğince Meclis-i Mebusan, Osmanlı tebaasının her 50 bin erkek nüfusu için bir temsilci esasına göre, iki dereceli seçimlerde seçilen 130 temsilciden oluşmaktaydı. Meclis 4 yıl süreyle görev yapacaktı.

Genellikle vilayet meclislerine girmiş taşra eşrafı arasından seçilen mebuslar, örgütlü bir biçimde olmasa da, merkezi Osmanlı yönetimine karşı muhalefetlerini dile getirebilmişlerdi.

Osmanlı döneminde, seçimle belirlenene temsilcilerin iktidara ortak olduğu ikinci aşama II. Meşrutiyettir. Bu dönemde ilki 1908 ikincisi 1912 üçüncüsü de 1914 olmak üzere 3 kez seçim yapılmıştı. 1876 Anayasasının yeniden yürürlüğe konmasının ardından, 1908 ‘ de kabul edilen seçim kanunu da 1876 Meclisinin hazırladığı yasanın ilkelerini benimsemekteydi. Seçimler iki dereceli olarak, her sandıktan 50 bin erkek nüfus için bir kişi esasına göre yapılacaktır. Seçmen yaşı 25, seçilme yaşı 30 idi. Birinci derece seçmenler her 500 kişi için bir kişi olmak üzere, ikinci derece seçmenleri seçiyordu. Seçilebilmek için bir sandıkta kullanılan çoğunluğunu almak gerekiyordu. Seçimlerde gizli oy, açık sayım esası benimsenmişti.

Osmanlı devletinde son seçimler, eski yasa hükümlerine göre 1919’da, bağımsızlık savaşı başlarında yapıldı. İstanbul’un işgali üzerine son Meclis-i Mebusan işgal altında görev yapamayacağı gerekçesiyle dağıldı. Kurtuluş Savaşının başında Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, aldığı 19 Mart 1920 tarihli kararla İstanbul Meclisine seçilmiş olup da Ankara’ya gelebilecek mebuslara ek olarak, her ilde 5 temsilcinin yine iki dereceli seçimler ve eski hükümlere göre seçilmesini ön görüyordu. TBMM bu şekilde oluşturuldu.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Laiklik İlkesi

Laiklik akılcılık ilkesinin yaşama uygulanmasının zorunlu bir sonucu olarak ortaya çıkmış evrensel bir ilkedir. Laiklik, bilginin dogmalardan ve inanç kategorilerinden bağımsızlaşması demektir. Bilginin deney ve gözlemlerden kaynaklanmasını öngörür.

Laiklik kelimesi değişik ve çelişkili anlamlarda kullanılan bir kelimedir. Dilimize Fransızca’dan “laic, laiquee” sözcüklerinden geçmiştir. Kökü ise Latince’den “laicus” ve Yunanca “laikos” dan gelmektedir. Laikos din adamı niteliği ve yetkisini taşımayan kişi anlamı taşımaktadır. Laikos, halk anlamına gelen “laos” kelimesinden türetilmiştir. Türkçe’ye ‘‘halk’’ olarak çevrilmişse de gerçekte ‘‘avam’’ ya da ‘‘ahali’’ hatta ‘‘reaya’’ kavramlarına daha yakındır. Anlam itibariyle, dinsel olmayan; dine ait olmayan, din dışı unsurlara ait olandır. Osmanlılarda “La-dini’’ (dinsiz) kavramıyla da karşılanmıştır. Fakat, Tanrı tanınamazlık değildir.

Laik Hukuk, dini olmayan, dini ilkelerden kaynaklanmayan hukuk demektir.

Laik devlet ise, dini kurallara…

Halkçılık İlkesi

Milliyetçiliğin tabii sonucu olan halkçılık, çağdaş demokrasi prensibinin temelini teşkil eder. Halkçılığın tarifini yapmadan önce halk sözcüğü üzerinde durmak gerekir. Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre, halk sözcüksinin farklı tanımlarını yapmak mümkündür.

Aynı ülkede yaşayan, aynı uyruktan olan insanlara halk denildiği gibi, ayrı ülkelerde yaşayan, aynı soydan gelenlere (Yahudi Halkı) ve aynı ülkede yaşayan farklı soylara da (Sovyetler Birliği) halk denmektedir. Bütün bunların yanında kabul gören bir başka tanımda; muayyen bir zaman ve yerde yaşayan insan topluluklarına halk denmektedir. Cumhuriyet dönemine kadar bizde halk yerine, ahali sözcüksi kullanılmaktaydı.

Ahali anlayışını yıkan Atatürk, Türkiye halkını şöyle tarif etmektedir. “Türkiye halkı, ırken, dinen ve kültürel olarak birleşmiş, birbirlerine karşılıklı hürmet ve fedakârlık hisleriyle doldurulmuş, gelecekleri ve menfaatleri ortak olan sosyal bir topluluktur”. Görüldüğü gibi Atatürk, herhangi bir ayırımcılığı kabul etmeyip,…

İkinci Meşrutiyet Dönemi Düşünce Akımları

Siyasal hayatımızın yakın döneminde meşrutiyetin ikinci kez ilanı, tek sesli uygulamadan çok sesliliğe geçişe benzeyen yapısal değişmelerin de başlangıcı olmuş ve çağdaş anlamda siyasal hayat, hiç değilse kuramsal olarak kurulmuştur. Meşrutiyetin ilanında temel özellik, siyasallaşma sürecinin başlaması ve ona kaçınılmaz bir şekilde bağlı olarak; dernekleşmenin, partileşmenin ve toplumsal hayatta çok seslilik dönemin açılmış olmasıdır. Bu dönemde, özellikle İttihat ve Terakki’nin tek parti yönetimini kurduğu 1914 yılına değin Osmanlı Devleti’nde bir çok düşünce yanyana bulunabilmiştir. Bu bakımdan bu dönem Türk tarihinin en renki evrelerinden biri olmuştur.

Bu dönemdeki tartışma konuları Osmanlıcılık, İslamcılık, Batıcılık, Milliyetçilik/Türkçülük, Merkeziyetçilik-Adem-i Merkeziyetçilik ana başlıkları altında toplanabilir. Bu akımların temsilcilerinin ortak noktası; İmparatorluğu içinde bulunduğu durumdan kurtarmak ve eski görkemli günlerdeki durumuna getirmek amacıyla çaba harcamış ol…