Ana içeriğe atla

Monarşi'den Cumhuriyet'e

Türkiye Cumhuriyeti’nin Demokratik Niteliği


Demokrasi toplum içinde farklı düşüncelerin temsil edilebildiği, yöneticilerin bu farklı düşünce akımları arasında özgürce seçilebildiği ve seçilenlerin de yine belli koşullarda özgürce denetlenebildiği bir rejimdir.

Demokraside yönetilenlerin temel hak ve özgürlükleri geniş ölçüde tanınır ve garanti altına alınır. Yönetenlerin ayrıcalıkları sınırlandırılır, eylem ve işlemleri denetime tabii kılınır. Demokratik rejimlerde devlet ve bütün kurumlar birlikte demokratik nitelikler taşırlar.

Meclis’in açılması ile birlikte yeni bir kavram olarak ortaya çıkan egemenliğin kayıtsız şartsız ulusta olduğu ilkesi doğrultusunda Atatürk, devletin merkezindeki otoriteyi anayasal kurumlarla paylaşarak ülkeyi demokratik cumhuriyet rejimine kavuşturmak için çaba sarf etmiştir.

Ulusal Bağımsızlık Savaşı’nın başarı ile sona ermesi, ulusal egemenlik ve ulusal bağımsızlık ilkelerinin gerçekleşmesine imkan vermiş ve böylece Cumhuriyet yeni Türk Devletinin siyasal rejimi olarak hukuki değerinin ifadesi olmuştur. Modern Türkiye, demokrasi esasına dayanan, demokratik rejimin belirli niteliklerini taşıyan Cumhuriyetçi bir devlettir.

Çağdaşlaşmayı amaç edinen Atatürk, bu amacına ulaşabilmek için demokrasi kavramından ve prensiplerinden hareket ederek, çağdaş bir yönetim sistemi olan demokrasiyi getirmek için devrimler gerçekleştirmiştir.

23 Nisan 1920’de TBMM’nin açılması, Saltanatın kaldırılması, Cumhuriyetin ilanı, kadınlara seçme seçilme hakkının verilmesi, çok partili rejim denemeleri, eşitliği sağlamaya yönelik toplumsal devrimlerin gerçekleştirilmesi, asker-sivil otorite ayrılığı ve sivil otoritenin üstünlüğü demokratik rejimin temel kurumlarının kurulduğunu, geliştiğini göstermektedir. Tüm bunlarla Türkiye Cumhuriyeti batılı anlamda bir sosyal hukuk devletine, demokratik cumhuriyet rejimine yönelmiştir.

Atatürk, batılı ve çağdaş bir demokrasi oluşturabilmek için büyük atılımları başarıyla gerçekleştirmiştir. Bu demokrasinin gerçek anlamda başarıya ulaşabilmesi ülkeye ve topluma nüfuz edebilmesi için ulusçuluk, ulusal egemenlik, ulusal bağımsızlık, batılılaşma ve laiklik kavramlarından yararlanmıştır.

Bir Amaç Olarak Demokrasi


Atatürk Dönemi’ndeki siyasal rejimi değerlendirebilmek için vesayetçi demokrasi kavramı kullanılmıştır. Vesayetçi demokrasi, demokratik devletin biçimsel normlarının benimsendiği; elitlerin devletlerini demokratlaştırma amacını güttükleri, ancak belki bunun gerekleri konusunda pek açık olmadıkları rejimlerdir.

Vesayet kavramının içeriğine bakıldığında bazı tek parti rejimleri, geçici olduklarını ve demokratik ve uygarca bir düzene varmak için köprü olduklarını ilan ederler, böyle bir tek parti bir çeşit vesayet rejimi kurar. Bu sistemlerde, başka partiler ve belli özgürlükler, Anayasa’da kurulmalarına ve kullanılmalarına bir hukuki engel bulunmadığı halde kurulmazlar ve kullanılmazlar.Daha doğrusu kurdurulmazlar ve kullandırılmazlar.

Böyle bir rejimi totaliter olarak sınıflamak ta mümkün değildir. Üstelik böyle bir rejimi yürütenler demokratik bir sistemin hazırlayıcısı olduğu için, kendi sonunu kendisi hazırlamaktadır. Vesayetçi ideoloji, kısmi bir toplumsal dönüşüm hedefiyle araçsal bir işlevi birleştiren bir ideolojidir.

Ünlü hukukçu ve tarihçimiz Ergun Özbudun’a göre Atatürkçülük ya da Kemalizm, Türk toplumunun bütüncül değil, kısmi bir dönüşümüne yönelmiştir. Kemalizm, Türkiye’yi modern, güçlü, tam bağımsız bir ulus-devlet haline getirerek çağdaş uygarlık düzeyine çıkarmayı amaçlamıştır. Totaliter ideolojilerin yaptığı gibi, tümüyle yeni bir toplum veya yeni bir insan tipi yaratmayı düşlememiştir. Kemalizm, eylemin yakından içinde olması anlamında araçsaldır; birçok Kemalist ilke, eylem içinde ve somut gereksinimlere ve durumlara bir yanıt olarak gelişmiştir.

Bu anlayış sayesinde geleneksellikten modernliğe geçişte ilerici bir anlayışın varlığı, toplumu ilerleme yoluna sokan iyileştirici bir ideolojidir. Kemalizm, totaliter ideolojilerde olduğu gibi bir ütopya peşinde değil, potansiyel olarak liberal-demokratik bir rejime dönüşmeye açık, Batıcı bir zihniyet niteliğindedir. Vesayetçi demokrasi bunun gerçekleşmesine yardımcı olmuştur. Bu yaklaşım için verilebilecek en iyi örnek ise Serbest Fırka deneyidir.

Bir Demokratikleşme Deneyimi Olarak Serbest Fırka


Serbest Cumhuriyet Fırkası (SCF), Türk Demokrasi yaşamında çok önemli bir örneği oluşturmaktadır. Çok partili demokratik düzene geçilebilmesi için Atatürk’ün isteği, desteği ile kurulmuş kısa ömürlü bir siyasal partidir. Partinin kuruluş nedenlerini daha iyi açıklayabilmek için Terakkiperver Cumhuriyet Partisi’nin kapatılmasından 1930’a kadar geçen süredeki gelişmeleri açıklamak gerekmektedir.

Takrir-i Sükun Kanunu dönemi boyunca (4 Mart 1925-1929) Türkiye’nin çağdaşlaşmasına yönelik önemli adımlar atılmış, hukuk devrimi, toplumsal devrimler, yazı devrimi ve laikleşme yolunda önemli devrimler gerçekleştirilmiştir.

Ne var ki tüm alınan önlemlere rağmen halkın ekonomik sorunlarına tam anlamıyla bir çözüm bulunamamış, 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı’nın olumsuz etkilerinin giderek artması, tarımsal üretimin az olması, halkın hoşnutsuzluğuna neden olmuştu. Toplumda. basında ve TBMM’nde giderek yaygınlaşmaya yüz tutan hoşnutsuzlukların ayrımında olan Atatürk çözümün çok partili siyasal hayata geçmekle bulunabileceği kanısına varmıştır. Atatürk’ün SCF ile ulaşmak istediği amaçları şöyle sıralanabilir:

- Cumhuriyet rejiminin çok partili siyasal yaşamı gerektirmesi; özgür tartışma, kişi hak ve özgürlüklerinin gerçekleşebilmesi çok partili siyasal yaşamı gerektirmektedir. Bu parti ile Atatürk demokrasinin yerleşmesini ve kökleşmesini sağlamak istemiştir.

- Serbest Cumhuriyet Partisi ülkede demokrasinin temeli olan denetim eksikliğini de giderecekti. Ülkede yürürlükte olan tek partili rejimde hükümet eleştirilmemekte, dolayısıyla denetlenememekte bulunduğundan Meclis’te ikinci bir partinin bulunması durumunda bu sakınca giderilecek, demokrasiye uygun daha sağlıklı bir yönetim biçimi gerçekleşmiş olacaktı. Bu durum CHP için de geçerli olacak, iktidar alternatifi olarak ikinci bir partinin kurulması CHP’nin denetlenmesini ve kendisine çeki düzen vermesini sağlayacaktı. Atatürk, bu denetimsizliği gidermek istemiştir.

- SCF ile toplumdaki eğilimlerin anlaşılabilecek ve yönlendirilebilecek olması. Atatürk, bu parti ile toplumun rejim ve devrimler karşısındaki tepkisinin açığa çıkacağını, toplumda suskunluğa son verileceğini, cumhuriyetin toplumda ne derece kök saldığının öğrenilmesi, ayrıca sezinlenmekte olan hoşnutsuzluğun dile getirilmesi sonucunda buna yol açan sorunlar anlaşılacak ve çözümler aranabilecekti. Böylelikle toplum daha iyi yöne yönlendirilebilecekti.

Tüm bunlarla bağlantılı olarak Atatürk, yönetim değişikliğini amaç edinir. Bu yönetim değişikliğiyle aynı zamanda çok partili düzene geçilebilecekti. İktidar seçeneği olarak düşündüğü SCF’ni, kendisine ve rejime içtenlikle bağlı, en güvendiği yakınlarına kurdurtacaktı. Üstelik, hem işi yapaylıktan kurtarmak için hem de bunlar iktidara gelecek olursa daha değişik siyasa uygulayabilsinler diye bu yakınlarını İsmet Paşa’dan ayrı görüş ve düşüncede olanlardan seçecektir. SCF’nin ciddi bir muhalefet partisi olmasında ve kendisini iktidar seçeneği olarak görmesinde Atatürk’ün bu dikkat ve özeninin etkisi büyüktür.

Atatürk, partiyi kurma görevini eski başbakanlardan, en yakın arkadaşı Paris’teki büyükelçilik görevinden yurda dönen Ali Fethi Okyar’a vermiştir. Fethi Bey ile uzun görüşmeler yaparak partiye her türlü yardımı yapacağını vaat etmişti.

Parti Fethi Bey’in liderliğinde 12 Ağustos 1930’da Cumhuriyet ve Laiklik esaslarına bağlı olarak kuruldu. CHP’den 15 milletvekili bu partiye katıldı.Genel Başkanlığı Ali Fethi Okyar, Genel Sekreterliği ise Nuri Conker üstlendi. Kurucular arasında Tahsin Uzer, Mehmet Emin Yurdakul, Süreyya İlmen, Ağaoğlu Ahmet Bey, Nakiyettin Yücekök olmak üzere CHP’nin sol cenahında, liberal, laik Cumhuriyetçi bir parti olarak kuruldu. Atatürk’ün kızkardeşi Makbule Atadan’da partiye üye oldu.

Parti Üyelerinin Genel Yapısına bakıldığında temelde CHP’li olan ancak İsmet Paşa’nın siyasetine karşı olanlar, Burjuvazi ve yerel eşraf içinde CHP’nin kararlarına karşı olan ve bu kararlardan çıkarları zedelenenler, Cumhuriyet ve laikliğe karşı olanlar ve demokratik özlemlerle daha sivil bir toplumun oluşumunu özleyen aydınlar bulunduğu görülmektedir.

Fırkanın 11 maddeden oluşan ve Atatürk’ünde katkıda bulunduğu bu programa göre; parti, Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik ve Laiklik esaslarına bağlıydı. Ayrıca insan haklarının ve özgürlüklerinin herkese eşit uygulanmasını ve korunmasını, vergi adaletini, devlet harcamalarında tasarruf politikasını, liman inhisarlarının kaldırılmasını, köylünün ve çiftçinin düşük faizle kredi alabilmesini, sanayinin geliştirilmesini, bürokrasinin azaltılmasını, yabancı sermayenin benimsenmesini, barışçı bir dış politika izlenmesini, tek dereceli seçim sisteminin kabulünü ve kadınlara siyasal hakların verilmesini savunuyordu.. Özellikle son madde siyasal hakların tanınmasını öngören madde bizzat Atatürk tarafından eklenmişti.

SCF, hızla örgütlenmesini tamamlamış, partiyi ‘Yarın’ve ‘Son Posta’gazeteleri desteklemiştir.Parti özellikle Batı Anadolu’da daha fazla ilgi görmüş, ticaret burjuvazisi partiyi desteklemiştir. CHP’nin özellikle demiryolu ve tekel politikasını eleştirmiş olan parti CHP’den tamamen ayrı bir ekonomi politikasını benimsemişti.

SCF, hızla örgütlenirken, yapılacak olan belediye seçimlerine girmeye karar vermişti. Partinin taban bulduğu İzmir’e bir gezi düzenleyen Fethi Okyar, 4 Eylül 1930 da İzmir’de büyük bir coşku ile karşılandı. İzmir Valisi Kazım Dirik, Fethi Okyar’ı karşılamadığı gibi, yapmak istedikleri mitingden vazgeçmesini istemişti. Okyar durumu bir telgrafla Atatürk’e bildirmiş, Atatürk hemen kendisine yanıt vererek; “Anlıyorum ki sana nutkunu söyletmek istemiyorlar. Fakat sen ne olursa olsun nutkunu söyleyeceksin ve karşılaşacağın engeli hemen bana bildireceksin, Asayişin sağlanması için Başbakan, İçişleri Bakanı, İzmir Valisi gereken önlemleri almakla yükümlüdürler” demişti.

Ancak bu güvenceye rağmen iki partinin yandaşları arasında çatışma yaşanmış, CHP binası taşlanmış, Anadolu gazetesinin matbaası kuşatılmış çıkan olaylarda ölen ve yaralananlar olmuştur. Miting büyük bir katılımla 7 Eylül 1930 da Alsancak Stadyumu’nda gerçekleştirilmiştir.

İzmir olayları CHP ve hükümeti şaşırttığı gibi kızgınlık da yaratmış, 25 Eylül 1930’da Başbakan İsmet İnönü istifasını vermiş, Cumhurbaşkanı Atatürk hükümeti kurma görevini yine İnönü’ye verince 30 Eylül 1930’da beşinci İnönü hükümeti güvenoyu alarak görevine başlamıştır.

Bu sırada belediye seçimleri tek dereceli olarak yapılmaya başlanmış, oy verme süresi 10 gün olarak belirlenen bu seçimlerde SCF Samsun belediye başkanlığı dahil 502 belediye başkanlığından 31’inde seçimi kazanmıştır. Bu seçimlerden sonra iktidar ile muhalefet arasındaki ilişkiler beklendiğinden daha da sert geçmeye başladı. Atatürk iki partinin Cumhuriyetçilik, Laiklik ve Halkçılık ilkelerinde ortak ulusal bir blok oluşturmasını teklif etti ise de bu öneriyi CHP’nin Merkez Yönetim Kurulu kabul etmedi. Fethi Okyar’ın yerel seçimlerde yolsuzluk ve baskı yapıldığına dair verdiği gensoru önergesi ile ilişkiler daha da gerginleşti. Partinin devrime karşı olanların barınağı haline gelmeye başlamasıyla Atatürk, cumhurbaşkanlığını bırakıp CHP’nin başına geçmeyi düşündüğünü açıkladı. Fethi Bey ile görüşerek “sen fırkanın, ben fırkamın başında olacağız” şeklinde bir teklifte bulundu. Fethi Bey bu teklife şöyle bir cevap verdi; “Buna imkan yok, sizinle karşı karşıya gelmeyiz ve gelmeyeceğiz.Bu sebep ne olursa olsun, ben bunu kabul edemem, fırkayı fesh ederiz.”

Gelişen bu olaylar karşısında Parti Merkez Yönetim Kurulu, partinin kapatılmasını uygun görmüş, partinin dağıtılmasına karar verilmiş, gerekçesi de şöyle açıklanmıştır; “…Atatürk’ün desteği ve girişimi ile kurulan SCF’nin son gelişmeler yüzünden Atatürk’le karşı karşıya kalınacağının anlaşılması yüzünden…” Neticede 17 Kasım 1930 tarihinde SCF kurucusu tarafından kapatılmıştır. CHP yeniden tek parti olarak varlığını sürdürmüştür.

Serbest Cumhuriyet Partisi denemesinden, iktidarın çıkardığı en önemli sonuç; CHP’nin yeteri kadar halka inemediği ve onlarla bütünleşemediğidir. Güdümlü de olsa potansiyel muhalefetin köklendiği ve etkisini arttırdığı bir toplumda kurulacak siyasal örgütün kontrolü mümkün değildi. Atatürk SCF’nin kapanmasından sonra uzun süren bir yurt gezisine çıkmış ve halkın içinde bulunduğu sıkıntıların nedenini bizzat anlamak istemiştir. Buna paralel halkın durumunu iyileştirecek bir takım önlemler alınmış ve Devletçilik uygulamaya konulmuştur. SCF’nin çok erken ve çabucak iktidar olma hırsı, SCF’nin aceleci davranması, CHP’nin özellikle İzmir olaylarından sonra iktidarı kaybetmemek için normal bir parti mücadelesini bir tarafa bırakıp, devlet örgütünü partileri yararına kullanmak istemişti.

Bu deneyim şu noktaları da açıkça ortaya çıkarmıştır:

- Liberal ekonomiyi savunan bir partinin yoksul yığınlardan gördüğü desteğin temel nedeni demokratikleşme, daha sivil bir topluma erişme özlemidir.
- Toplum gerçekçi bir tutumla ekonomik sorunlar üzerinde durmuştur.

Bu deneyim ekonomik gücü elinde tutan katmanlara bir noktayı açıkça göstermiştir “Sınıf bilincine sahip olmayan yığınları, kendi peşinden sürüklemek belli koşullar altında mümkündür.” (DP’nin kurulması ve 1950’de iktidarı ele geçirmesi gibi)

İkinci muhalefet denemesinin de amacına ulaşmaması, Atatürk’ün yeni bir formül aramasına neden oldu. 1935 yılında yapılacak genel seçimlerde bağımsız adayların da TBMM’ne girebilmeleri için hazırlıklar başladı. V. Meclis’e 105 yeni üye girmiş, Meclisin % 28.5’i yenilenmiş, 18 kadın milletvekili yeni mecliste üye olmuştu.9’u ilk kez seçilen olmak üzere 12 bağımsız milletvekili meclise girmiş, 4’ü gayrimüslim Türk vatandaşlarından seçilmişti.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İkinci Meşrutiyet Dönemi Düşünce Akımları

Siyasal hayatımızın yakın döneminde meşrutiyetin ikinci kez ilanı, tek sesli uygulamadan çok sesliliğe geçişe benzeyen yapısal değişmelerin de başlangıcı olmuş ve çağdaş anlamda siyasal hayat, hiç değilse kuramsal olarak kurulmuştur. Meşrutiyetin ilanında temel özellik, siyasallaşma sürecinin başlaması ve ona kaçınılmaz bir şekilde bağlı olarak; dernekleşmenin, partileşmenin ve toplumsal hayatta çok seslilik dönemin açılmış olmasıdır. Bu dönemde, özellikle İttihat ve Terakki’nin tek parti yönetimini kurduğu 1914 yılına değin Osmanlı Devleti’nde bir çok düşünce yanyana bulunabilmiştir. Bu bakımdan bu dönem Türk tarihinin en renki evrelerinden biri olmuştur.

Bu dönemdeki tartışma konuları Osmanlıcılık, İslamcılık, Batıcılık, Milliyetçilik/Türkçülük, Merkeziyetçilik-Adem-i Merkeziyetçilik ana başlıkları altında toplanabilir. Bu akımların temsilcilerinin ortak noktası; İmparatorluğu içinde bulunduğu durumdan kurtarmak ve eski görkemli günlerdeki durumuna getirmek amacıyla çaba harcamış ol…

İzmir'in Yunanlılara Verilmesi ve İtalyan İstekleri

Birinci Dünya Savaşı çıktığında tarafsız kalan Yunanistan’ı kendi yanlarına çekmek isteyen İngiliz Dışişleri Bakanı Grey 15 Ocak 1915’te Yunan Hükümetine bir nota göndererek savaşa katılmaları halinde Yunan Megali İdeası için çok önemli olan İzmir ve çevresinin Yunanistan’a verileceğini bildirmişti. Öneriye olumlu bakmayan Yunan Kralı Konstantin, Venizelos’un zorlaması ile tahttan indirildikten sonra Yunanistan Haziran 1917’de savaşa girmişti. Oysa yukarıda değinildiği gibi Nisan 1917’de imzalanan St. Jean de Maurienne Anlaşması ile diğer bazı illerle birlikte İzmir’in İtalya’ya verilmesi kabul edilmişti. Bu nedenle Mondros’tan sonra Yunanistan ile İtalya İzmir bölgesinin egemenliği yüzünden çelişkiye düşmüşlerdi. Yunan siyaset ve basın çevreleri Yunanistan’ın eski Bizans’ın varisi olduğunu, dolayısıyla Batı Anadolu, Trakya ve İstanbul’un kendilerine verilmesi gerektiğini yayıyorlardı. İngiliz Başbakanı Lloyd George da bölgenin Yunanistan’a verilmesinin İngiltere’nin çıkarına olacağın…

Planlı Ekonomiye Geçiş

Ekonomi de devletçiliğin uygulamasına geçilmesi, ülke sanayisinin öncelikle nasıl kurulacağı sorusunu gündeme getirmişti. Çözüm için Sovyet Rusya dan esinlenerek sanayileşmenin titizlikle izlenecek bir plana bağlanması uygun görülmüştü. Sermaye azlığı ve sanayii ye elverişli bir iç pazarın zayıflığı, batı kapitalizmine uygun bir sanayileşmeye olanak vermemekteydi. Tarıma dayalı Osmanlı ekonomisi bir toprak sanayi yaratamadığı gibi köylüleri de tam anlamıyla toprak sahibi yapamamıştı.

Bu amaçla çağrılan Prof. Orlof başkanlığındaki bir Sovyet heyeti 1932 Ağustosunda Türkiye’ye gelmişti. Sovyet uzmanlar, kurulması gerekli görülen sanayii kuruluşlarına ilişkin raporlarını iktisat bakanı Celal Bayar’a vermişlerdi. Bakanlıkça gözden geçirilen ve yeniden yazılan raporu 16 Aralık 1933’te bakanlar kurulunda görüşülmesine başlanmıştı. Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı olarak kabul edilen planın uygulama görevi Sümerbank’a verilmişti. Birinci beş yıllık sanayii planını hazırlayan Sovyet heyeti dış…