Ana içeriğe atla

İkinci Dünya Savaşı Yılları

Birinci Dünya Savaşı 20. yüzyılın ilk yarısında en yıkıcı savaşlardan biri olmuştur. Savaşın etkileri dünyanın hemen hemen her yerinden hissedilmiştir. Altı yıl süren bu savaşın sonunda hemen barış yapılamamış, devletler arası mücadeleler ve menfaatlerin çatışması dünyayı tekrar üçüncü bir sıcak savaşın eşiğine getirmiştir. Yani soğuk savaş atmosferi bütün dünyayı tam on beş yıl etkisi altına almıştır.

Türkiye İkinci Dünya Savaşı'na fiilen girmemiştir, fakat bu savaşın uluslararası etkileri Türkiye’de çok daha önceden hissedilmeye başlanmıştır. Devlet kapitalizmi gelişme göstererek, devlet müdahaleciliği savaş yıllarında gittikçe yoğunlaşmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan itibaren dış politikasının temelini dostluk ilkesi oluşturmuştur. Bu nedenle gerek komşuları gerekse büyük devletler ile dostluk ilişkileri kurmaya çalışmış ve bunda da başarılı olmuştur. Ancak Avrupa’da faşist rejimlerin kurulması ve bunların saldırgan bir politika gütmeleri Türk diplomasisini harekete geçirmiştir. Özellikle İtalya’nın Asya’da ve Afrika’da emeller beslemesi Türkiye’de büyük yankılar uyandırmıştır. Diplomasi ve dış ticaret ilişkilerini paralel olarak yürüten Nazi Almanya’sı, Türk dış ticaretini büyük ölçüde kendisine bağlayarak, Türkiye’yi kendi yanında savaşa çekmeye çalışmıştır. Almanya’nın yanında savaşan diğer devletler de İkinci Dünya savaşı boyunca Türkiye’nin stratejik mevkilisinin önemi dolayısıyla, Türkiye’yi savaşın içine çekmek için üzerinde çeşitli baskılar uygulamışlardır. Onların bu çabalarına rağmen Türkiye’nin politikası, savaşın dışında kalmak ve memleketi savaşın yıkıntılarından korumaya çalışmak olmuştur. Bunun karşın her an savaşa girecekmiş gibi ekonomiyi ve orduyu ayakta tutmak zorunda kalmıştır. Bu bakımdan savaş yılları, Türkiye’de etkilerini günümüze kadar sürdüren gelişmelere yol açmıştır.

Türkiye’nin bu savaşa katılma zorunluluğu, 19 Ekim 1939 tarihli Ankara İttifakı’na göre ortaya çıkmıştır. Almanya’nın 1940 Mayısında Fransa’ya saldırması ve İtalya’nın Fransa’ya savaş ilan etmesi üzerine, İngiltere ve Fransa bu ittifakın birinci maddesine göre, savaş Akdeniz’e de yayılmış olduğundan Türkiye’nin de savaşa girmesi gerektiğini bildirmişlerdir. Türkiye ise 1925 tarihli Türk-Sovyet Dostluk ve Saldırmazlık Paktı’na göre, Sovyetleri karşısına almak istememiştir. Ayrıca 19 Ekim 1939 tarihli Ankara İttifakı’nı ikinci maddesine göre de müttefiklerin yanında yer almak zorunda değildir. Bu nedenle İngiltere ve Fransa Türkiye’nin savaşa katılması konusunda fazla ısrar etmemişlerdir. Ancak 28 Ekim 1940’da İtalya Yunanistan’a saldırmış, bunun üzerine İngiltere ve Fransa daha önce garanti verdikleri Yunanistan ve Romanya’ya yardım etmek zorunda kalmışlar ve Türkiye’nin de 1939 tarihli Ankara İttifakı’na göre kendilerine katılması belirtmişlerdir. Türkiye bu sefer de Almanya’nın tehdidi altında kalmıştır.

Balkanlarda ise Bulgaristan toprak emelleri yüzünden her an Yunanistan’a saldırı hazırlığı içindeydi. Türkiye bu durum karşısında Bulgaristan’ı uyararak, Yunanistan’a saldırdıkları takdirde sessiz kalmayacaklarını belirtmiştir. Türkiye, İngiltere ve Yunanistan’a; İtalya’nın Selanik’i alması veya Bulgaristan’ın Yunanistan’a saldırması halinde savaşa katılabileceğini bildirmiş, ancak böyle bir olasılık gerçekleşmediği için yine savaşa katılmamıştır.

1940 sonu ile 1941 başlarında Almanya’nın Balkanlardaki faaliyetleri karşısında rahatsız olan Sovyetler Türkiye’ye yanaşmaya başlamıştır. İngiltere ise Almanların Bulgaristan’a yerleşmesini tehlikeli bularak, Türkiye’nin hemen savaşa katılmasını istemiştir. Çünkü, bütün Orta Doğu’ya özellikle de İran ve Irak petrolleri ile Süveyş’e giden yolun Almanlara açılmasından korkmuşlardır. Türkiye ise, hem Sovyetlerin durumundan emin olmadığından hem de üzerindeki Alman baskısı devam ettiğinden yine savaşa yanaşmamıştır.

İngiltere Almanya’nın balkanlardaki faaliyetleri karşısında; Türkiye, Yunanistan ve Bulgaristan arasında bir balkan bloğunun kurulmasını istemiştir. Türkiye bu kararı olumlu karşılamıştır, fakat Sovyetlerin de bu bloğa dahil olmasını ve Amerika’nın desteğini şart koşmuştur.Amerika’nın desteğini istemesinin nedeni, İngiltere’nin gerektiği kadar silah yardımında bulunamayacağını zannetmesidir. Amerika bu bloğa ilgi göstererek bir temsilcisini Ankara’ya yollamıştır.Ancak balkanlarda kurulması düşünülen bu bloktan bir sonuç çıkmamıştır.

1941 Martı sonunda Türk-Sovyet ilişkileri olumlu yönde gelişme göstermiş, Türkiye’nin Almanya’ya karşı savaşa girmesi halinde tarafsız kalacaklarını bildirmişlerdir. Bu sırada Irak’ta Almanya taraftarı Raşid Ali Geylani bir hükümet darbesi ile iktidarı ele geçirmiştir. İngiltere Geylani’ye karşı hemen harekete geçmiştir Bu sefer Geylani’nin Almanya’dan yardım istemesi, Türkiye ile Almanya’yı karşı karşıya getirmiştir. Türkiye bu yardımın kendi toprakları üzerinden geçmesine izin vermemiştir. Almanların Türkiye’ye Batı Trakya ve Ege adalarından toprak teklif etmeleri de işe yaramamıştır. Aynı tarihlerde Hitler, Rusya’ya saldırı hazırlığı içinde olduğundan, 18 Haziran 1941 tarihinde Türkiye ile saldırmazlık anlaşması imzalamışlar,böylece sağ kanatlarını garanti altına alarak Rusya’ya saldırmışlardır. Türkiye’nin bu tutumu Amerika’yı kızdırmış, Amerika bu nedenle Ödünç Verme ve Kiralama Kanunu çerçevesinde Türkiye’ye yaptığı yardımı kesmiştir. İngiltere ise, Türkiye’ye gücenmiş olmasına rağmen Amerika’dan aldığı yardımın bir kısmını Türkiye’ye devretmiştir. Çünkü Türkiye, Almanlara karşı koyarak bütün Orta Doğu’yu ve petrolleri Almanların elinden kurtarmıştır.

Almanya Türkiye’yi kendi tarafında savaşa çekmek için baskı yapmaya devam etmiştir. Hatta Türkiye’nin Sovyetlerden duyduğu endişeyi bildiği için bu durumdan hemen yararlanmıştır. 1940’da yapılan Alman-Rus görüşmelerinde, Rusların boğazlar hakkındaki düşüncelerini açıklayarak, boğazların savunması bakımından Ege’deki bazı önemli adaları Türkiye’ye vermeyi teklif etmiştir. Türkiye ise Sovyetlerin zaferiyle ortaya çıkacak kötü ihtimalleri bildiği halde, yine de tarafsızlığını korumuştur. Almanya Türkiye’nin bu tutumu karşısında 1942 yılı sonlarında, Türkiye’yi kendi tarafında savaşa çekmekten vazgeçmiştir.

Almanya’nın Türkiye üzerindeki baskısı kalkmakla beraber, bu sefer de müttefiklerin baskısı artmış, bunlar yaptıkları her konferansta Türkiye’nin savaşa katılmasını dile getirmişlerdir. Roosevelt ile Churchill arasındaki 1943 tarihinde yapılan Casablanca konferansına göre; başbakan Churchill 30 ocak-1 şubat 1943 tarihleri arasında Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ve başbakan Şükrü Saraçoğlu ile görüşmek üzere Adana’ya gelmiş ve Türkiye’nin en geç 1943 yılı sonunda savaşa katılmasını istemiştir. Türkiye ise hem Sovyetler ile ilgili endişelerini yani Rusya’nın Almanları yenerek Avrupa’ya egemen olmasını hem de Türk ordusunun malzeme bakımından desteklenmesi gerektiğini belirtmişlerdir. Amerika ve İngiltere Türkiye’yi destekleyeceklerini bildirdikleri halde, Türkiye yine tarafsız kalmayı tercih etmiştir. Türkiye’nin bu tarafsız tutumunun Almanların işine yarayacağını düşünen Ruslar,

1943 Ekim’inde dış işleri bakanlarının Moskova konferansında, Türkiye’yi savaşa girmesi konusunda zorlamışlarsa da yine başarılı olamamışlardır.

Kasım 1943’de Ruslar, Tahran Konferansı’nda, 4-6 Aralık 1943’de de Churchill Kahire’de, Türkiye Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ile yaptığı görüşmelerde, Türkiye’yi yeniden savaşa girmesi konusunda zorlamışlardır. Türkiye müttefiklerin bu ağır baskıları sonucunda, yeterli savaş malzemesinin olması halinde savaşa katılabileceklerini bildirmiştir.Aralarında yaptıkları görüşmelerden sonra, Türkiye’nin istedikleri malzemelerin gönderilmesinin ancak savaşın sonunu bulacağı belirtilerek, ilişkiler yeniden gerginleşmiştir. Churchill bu sefer, savaş sonunda yapılacak barış konferansında Türkiye’nin yerinin sağlam olamayacağını belirtmiştir. Türkiye bunun üzerine 1944 Mayıs’ında Sovyetlere yakınlaşmaya başlamıştır .Fakat Rusya bu yakınlaşma için Türkiye’nin savaşa katılmasını şart koşmuştur. Türkiye bu durum karşısında, gittikçe askeri durumu bozulan Almanya ile ilişkilerini keserek, İngiltere ve Amerika’dan barış konferansında tam bir müttefik muamelesi göreceğini güvence altına almıştır.

1945 yılına gelindiğinde Türkiye’nin en büyük endişesi, Orta Avrupa’yı ve Balkanları askeri işgalleri altına alan Ruslar olmuştur. Müttefikler arasında yapılan Yalta Konferansında Sovyet-Rusya, boğazlar konusunda Montreux Sözleşmesi’nin değişmesi gerektiğini belirterek, kendilerine daha geniş bir geçiş serbestisi tanınmasını istemişlerdir. Bu konferansın hemen ardından da 1925 tarihli Türk-Sovyet Tarafsızlık ve Saldırmazlık Paktı’nı feshederek, Türkiye’ye hem boğazlar konusunda hem de Kars ve Ardahan’ın Rusya’ya iadesi konusunda sert notalarda bulunmuşlardır. Böylece Türk_Sovyet ilişkileri yeniden kritik bir döneme girmiştir.

Müttefikler arasında yapılan Postdam konferansında; Amerika’nın, Rusya’nın ve İngiltere’nin boğazlar hakkındaki görüşlerini ayrı ayrı Türkiye’ye bildirmelerine karar verilmiştir. Bu sırada İkinci Dünya savaşı, Amerikan uçaklarının 6 Ağustos 1945’te Hiroshima, 9 Ağustos 1945 de de Nagasaki’yi bombalamalarıyla sona ermiş, Japonlar 2 Eylül 1945’te Tokyo Koyu’nda Amerikan Missouri zırhlısına teslim olmuşlardır.

Postdam Konferansı’na göre, İngiltere ve Amerika boğazlar hakkındaki görüşlerini Türkiye’ye bildirmişlerdir. Buna göre; Boğazlar’da ticaret gemileri için tam serbesti, Karadeniz’e kıyısı olan devletlerin savaş gemilerinin geçişi için geniş serbesti, Karadeniz’e kıyısı olmayan devletlerin savaş gemilerinin geçişi için ise, Karadeniz’e kıyısı olan devletlerin onayı ve sınırlı ağırlık ile geçiş hakkı tanınacaktır.

Rusya ise, Boğazlar hakkındaki görüşünü Türk-Sovyet ilişkilerinin gerginliği yüzünden bir yıl sonra bildirmiştir. Ancak İngiltere ve Amerika, Rusya’nın “Yeni boğazlar rejiminin yalnız Karadeniz’e kıyısı olan devletler tarafından düzenlenmesi” ve “Ticaret ve geliş-geçiş serbestiliğinin, boğazların güvenliği açısından sadece Türkiye ve Rusya tarafından sağlanması” konusundaki görüşlerini kabul etmemişlerdir. Türkiye’de Rusya’nın boğazlar konusundaki bu isteklerine her ne şekilde olursa olsun karşı koyacaklarını bildirmiştir. Amerika ve İngiltere, boğazların savunması konusunda tek yetkilinin Türkiye olması gerektiğini, bu nedenle tarafların tekrar Türk hükümetine görüşlerini bildirmelerini belirterek boğazlar konusundaki tartışmalara son vermişlerdir. Ve halen boğazlar konusunda, Montreux Sözleşmesi devam etmektedir.

Yorumlar

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

İkinci Meşrutiyet Dönemi Düşünce Akımları

Siyasal hayatımızın yakın döneminde meşrutiyetin ikinci kez ilanı, tek sesli uygulamadan çok sesliliğe geçişe benzeyen yapısal değişmelerin de başlangıcı olmuş ve çağdaş anlamda siyasal hayat, hiç değilse kuramsal olarak kurulmuştur. Meşrutiyetin ilanında temel özellik, siyasallaşma sürecinin başlaması ve ona kaçınılmaz bir şekilde bağlı olarak; dernekleşmenin, partileşmenin ve toplumsal hayatta çok seslilik dönemin açılmış olmasıdır. Bu dönemde, özellikle İttihat ve Terakki’nin tek parti yönetimini kurduğu 1914 yılına değin Osmanlı Devleti’nde bir çok düşünce yanyana bulunabilmiştir. Bu bakımdan bu dönem Türk tarihinin en renki evrelerinden biri olmuştur.

Bu dönemdeki tartışma konuları Osmanlıcılık, İslamcılık, Batıcılık, Milliyetçilik/Türkçülük, Merkeziyetçilik-Adem-i Merkeziyetçilik ana başlıkları altında toplanabilir. Bu akımların temsilcilerinin ortak noktası; İmparatorluğu içinde bulunduğu durumdan kurtarmak ve eski görkemli günlerdeki durumuna getirmek amacıyla çaba harcamış ol…

İzmir'in Yunanlılara Verilmesi ve İtalyan İstekleri

Birinci Dünya Savaşı çıktığında tarafsız kalan Yunanistan’ı kendi yanlarına çekmek isteyen İngiliz Dışişleri Bakanı Grey 15 Ocak 1915’te Yunan Hükümetine bir nota göndererek savaşa katılmaları halinde Yunan Megali İdeası için çok önemli olan İzmir ve çevresinin Yunanistan’a verileceğini bildirmişti. Öneriye olumlu bakmayan Yunan Kralı Konstantin, Venizelos’un zorlaması ile tahttan indirildikten sonra Yunanistan Haziran 1917’de savaşa girmişti. Oysa yukarıda değinildiği gibi Nisan 1917’de imzalanan St. Jean de Maurienne Anlaşması ile diğer bazı illerle birlikte İzmir’in İtalya’ya verilmesi kabul edilmişti. Bu nedenle Mondros’tan sonra Yunanistan ile İtalya İzmir bölgesinin egemenliği yüzünden çelişkiye düşmüşlerdi. Yunan siyaset ve basın çevreleri Yunanistan’ın eski Bizans’ın varisi olduğunu, dolayısıyla Batı Anadolu, Trakya ve İstanbul’un kendilerine verilmesi gerektiğini yayıyorlardı. İngiliz Başbakanı Lloyd George da bölgenin Yunanistan’a verilmesinin İngiltere’nin çıkarına olacağın…

Planlı Ekonomiye Geçiş

Ekonomi de devletçiliğin uygulamasına geçilmesi, ülke sanayisinin öncelikle nasıl kurulacağı sorusunu gündeme getirmişti. Çözüm için Sovyet Rusya dan esinlenerek sanayileşmenin titizlikle izlenecek bir plana bağlanması uygun görülmüştü. Sermaye azlığı ve sanayii ye elverişli bir iç pazarın zayıflığı, batı kapitalizmine uygun bir sanayileşmeye olanak vermemekteydi. Tarıma dayalı Osmanlı ekonomisi bir toprak sanayi yaratamadığı gibi köylüleri de tam anlamıyla toprak sahibi yapamamıştı.

Bu amaçla çağrılan Prof. Orlof başkanlığındaki bir Sovyet heyeti 1932 Ağustosunda Türkiye’ye gelmişti. Sovyet uzmanlar, kurulması gerekli görülen sanayii kuruluşlarına ilişkin raporlarını iktisat bakanı Celal Bayar’a vermişlerdi. Bakanlıkça gözden geçirilen ve yeniden yazılan raporu 16 Aralık 1933’te bakanlar kurulunda görüşülmesine başlanmıştı. Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı olarak kabul edilen planın uygulama görevi Sümerbank’a verilmişti. Birinci beş yıllık sanayii planını hazırlayan Sovyet heyeti dış…