Ana içeriğe atla

Halkın Eğitilmesi Sorunu

Millet Mektepleri

Arap kökenli abecenin yerine Türkçe’nin ses yapısına uygun Latin kaynaklı yeni bir abecenin kabulü, kültürel bir devrim demekti. Ama öngörülen devrim, bu yeni yazıyı en kısa zamanda yaygınlaştırmak, bireyi ve dolayısıyla toplumu cehaletten bir an önce kurtarmakla anlam kazanabilirdi. Bu da çok iyi düşünülmüş bir programı, buna uygun bir örgütlenmeyi ve bunları gerçekleştirecek özverili bir kadroyu gerekli kılıyordu. Bu üç yönlü sorun Millet Mektepleri (Ulus Okulları) adı verilen bir uygulama ile çözülmüştü. Alfabe değişiminin öncüsü bir Cumhurbaşkanı, başlangıçta bir geçiş dönemini gerekli görmüşken sonradan bu değişikliğin hemen uygulanmaya konulmasına inanan bir Başbakan ile Cumhuriyetin öğretmenler kadrosunu şevkle, özveriyle seferber edilebilen bir Eğitim Bakanı üçlüsü, yasanın uygulanıp kısa sürede sonuç alınmasında başlıca etken olmuşlardı.

Millet Mektepleri başka ülkelerdeki halk eğitimi çalışmalarından esinlenerek ve Türkiye koşulları göz önüne alınarak uygulanmaya konulmuştu. Böyle bir uygulamaya gideceğini ilk kez 1 Kasım 1928’de Başbakan İnönü açıklamıştı. Bir hafta sonra da bu konuda daha ayrıntılı bilgiler verilmişti. Buna göre Millet Mektepleri, kent ve köy bütün yurdu kaplayacaktı. Vatandaşlar işlerinin en uygun olduğu dönemlerde iki ya da dört ay süre ile açılacak kurslara devam edeceklerdi. Uygun zaman bulamayanlar, kurslara gelemeyenler için de bir gezici öğretmenler örgütü oluşturulacaktı. Bütün devlet memurları bu okullar için elbirliğiyle çalışacaklardı. İnönü’nün açıkladığına göre Atatürk Millet Mektepleri örgütünün genel başkanlığını ve baş öğretmenliğini de kabul etmişti.

TBMM, gerekli giderleri karşılamak için Eğitim Bakanlığı bütçesine 400 bin lira ek ödenek verilmişti. Bu konuda hükümetçe hazırlanan kararname de Danıştay’ın onayından sonra 24 Kasım 1928’de yürürlüğe girmişti. (Yıllar sonra 24 Kasım Öğretmenler Günü kutlanması bu tarihe dayanmaktadır).

Kararnameye ekli yönetmelik ile de bu okulların amacı, öğretimin nasıl yapılacağı, öğretmenlerin ve müfettişlerin görevleri, dershaneler için yapılacak harcamaların nasıl karşılanacağı, kursları başarı ile bitirenlere verilecek belgeler ayrıntılarıyla belirtilmişti. Millet Mektepleri’nin amacı şöyle belirlenmişti:

TBMM’ce Türk dilinin kişisel ve genel, özel ve resmi bütün yazışmaların Türk harfleri ile yapılmasının yasayla kabul edilmiş olmasından, bu yasaya dayanılarak uygulanmaya açıklık ve yön verilmesi için yeni Türk harflerinin kısa bir zamanda ve kolaylıkla herkese okuyup yazmak olanağını veren özelliğinden Türk ulusunu olabildiğince yararlandırmak ve bütün halk topluluklarını hızlı bir biçimde okur yazar durumuna getirmektir.

Ulus Okulları, gerekli hazırlıklar yapıldıktan sonra 1 Ocak 1929’da öğretime başlamışlardı. Başlangıçta kurslar öğrenim için gelenlerin okur yazarlık durumlarına göre iki ve dört aylık, iki ayrı sınıflara ayrılmışlardı. Ancak sonradan salt okuma yazma dışında bu okullara gelenlere bazı temel pratik bilgiler de vermek de istendiği için bir üst sınıf olarak üçüncü bir derslik de açılmıştır. Vatandaşların kurslara devamları zorunlu tutulmuş, yazılmayanlardan da devam etmeyenlerden il meclisleri kararına göre 5-6 lira para cezası alınması öngörülmüştü. Bu okulları bitirenlerin okuma yazma alışkanlıklarını sürdürebilmelerine yardımcı olmak için haftalık bir dergi de yayınlanmıştı. Halk Mecmuası adıyla çıkan bu derginin ilk sayısı 11 Şubat 1929’da yayın hayatına başlamıştır.

Millet Mektepleri, yeni abeceyi öğrenmek ve vatandaşa temel eğitim alanında bazı bilgiler vermek konusunda övgüye değer bir işlev görmüşlerdir. İlk yılda 20.487 derslik açılmıştı. Bunlara devam edenlerin sayısı da 1.075.500 kişiyi bulmuştu. Okuma yazma öğrenerek belge alanların sayısı da 485.632 erkek ve 111.378 kadın olmak üzere toplam 597.010 idi. Bu ülkedeki okuma yazma bilenlerin oranında yüzde 2,3’lük bir artış demekti. Çünkü 1927 sayımına göre 13. 700.000 olan Türkiye nüfusunun ancak yüzde 8,16’sı okur yazardı. Erkeklerde yüzde 13 olan oran kadınlarda yüzde 4’e düşüyordu.

Ancak o yıllarda dünya ekonomisini sarsan bunalım nedeniyle bütçeden yeteri kadar ödeneğin ayrılmaması Millet Mektepleri’nin etkinliklerinin giderek azalmasına yol açmıştı. Bununla birlikte Cumhuriyetin 10. yılına kadar geçen 5 yıl içinde bu okullardan bitirme belgesi alanların 1.217.144’e ulaşması küçümsenmeyecek bir başarıyı kanıtlamaktadır.

Millet Mektepleri uygulamasıyla üç yıl içinde, köylü, işçi, esnaf, genç, yaşlı, kadın erkek her kesimden ülke nüfusunun 1/10’u demek olan 1.5 milyon vatandaş okur yazar durumuna getirilmiştir. Bunun yanında, kitap, dergi, gazete başlangıçta hayal bile edilmeyen büyük artışlar gerçekleştirilmiştir.

Halkevleri

Alfabe devriminden sonra başlatılan ulus okulları uygulamasından sonra 1932’de açılan çok amaçlı halkevleri uygulamasının yalnız Türkiye’de olumlu sonuçlar veren bir atılım değil, öteki ülkelerce de örnek alınacak bir model olduğu söylenebilir. Halkevleri, her tür kültür ve sanat etkinliklerini de içeren gerçek anlamda birer kitle eğitim kurumları olarak düşünülmüş ve örgütlenmişti. İktidar partisinin ve hükümetin desteğiyle de kolayca yurt düzeyine yaygınlaştırılmıştı.

Genç Cumhuriyetin kültür atılımları, laikleşme ve çağdaşlaşma politikaları içinde halkevleri özgür yapılarıyla başlı başına bir yer tutar. Bilindiği gibi, 1930’larda, Cumhuriyetin onuncu yılına yaklaşırken siyasal, hukuki, sosyal alanlarda birçok devrimler gerçekleştirilmiş bulunuluyordu. Ancak toplum yaşamına kazandırılmak istenen yenilikleri, yeni değerleri, toplum katmanlarına yayılması ve yaşanılır kılınması gerekirdi. Bunu içinde, her cins ve yaştan kimsenin yararlanabileceği, her kese ulaşılabilecek yapıda okul dışı sivil kuruluşlara gereksinim vardı. Halkın yeni yaşam tarzını ve değerleri benimsemesi ve kavraması, ancak onlardan yararlanması ve katılımıyla sağlanabilirdi.

Halkevleri, Cumhuriyet yönetiminin dünya görüşünü aydınlar ve mahalli önderler aracılığıyla halka götürme, yaygınlaştırma, tanıtma ve toplumun kültür yapısını canlandırma denemesidir. Bu amaçla kurulan, yeni çağdaş yurttaşı yetiştirmeye yardımcı, yurt düzeyine yayılmış kültür merkezleriydi. Uzun yıllar halkevlerinde görev yapan bir halkevcinin şu sözleri tanıtıcıdır: Halkevleri Atatürk’ün çok güvendiği ve bel bağladığı bir devrim kurumu olarak kurulmuştur. Pek kısa sürede gelişmiş ve 22 yerde saraylar gibi her türlü araçları içinde toplayan binalar yapılmıştır. Halkevleri Atatürk devriminin bir paratoneri  idi ve yabancı ideolojilere karşı bir set idi.

Halkevleri, halkla sıcak iletişim kuracak, halk değerlerinden de kaynaklanacak kültür merkezleri diye düşünülmüştür. Her yurttaşın ilgi alanına göre katılımını sağlamak başlıca hedeflerdendi. Dokuz çalışma kolu, yani dokuz şubeden oluşması yönetmelikte belirleniyordu: Dil-Edebiyat-Tarih, Güzel Sanatlar, Temsil, Spor, Sosyal yardım, Halk dershaneleri ve kursları, kütüphane ve yayın, köycülük, müzecilik ve sergileme.

Bu şubelerin çeşitli görevleri tanımlanmıştı. Dil-Edebiyat-Tarih kolu söz derlemeleri, Ata sözleri, maniler, masallar, özetle halk bilim ve kültürüne ilişkin araştırmaları; eski eserlerin yerlerini tespit ve korunmalarını, tarihi günleri ve kutlamaları gerçekleştirecekti. Güzel sanatlar kolu, resim yeni musiki ve şehir bandolarının kurulması, türkülerin notaya çevrilmesi, ev işleri, radyo ve gramofonla yeni musiki zevkinin yayılması, müzik kursları açılması gibi etkinlikleri yürütecekti. Temsil kolu, sahne çalışmalarını destekleyecek, açık ve kapalı sahnelerde temsiller düzenleyecekti. Geleneksel seyirlik oyunlar derlenecek ve canlandırılacaktı. Müzecilik ve sergi kolu, çeşitli sergilerle ulusal kültürün gelişmesi ile, ayrıca eski eserlerin toplanıp müzelere kaldırılmasıyla görevliydi. Kütüphanecilik kolu, hem halkevinde yararlanmaya açık bir kitaplık oluşturacak, hem de yöreyle ve çağdaş kültürle ilgili yayınlar çıkaracaktı. Halk dershaneleri ve kurslar kolu, yöre insanının becerilerini değerlendiren bir anlayış ile üretken programlar hazırlayacaktı. Yine yöre insanına sosyal-kültürel rehberlik, çevre ile ilişkiler halk evlerinin görevleri arasındaydı. Spor klüplerini destekleme, gençlere spor alanında olanaklar sağlama faaliyetleri gerçekleştirilecekti.

Özetle halkevleri gerçekten canlı birer sivil merkez olarak düşünülmüş ve özgün bir model oluşturulmuştur. Demek ki halkevleri özel statüde kuruluşlar oldukları halde, kamu hizmeti görecekti ve devletin bazı hizmetlerine yardımcı olacaktı. Halkevleri bu programla, 19 Şubat 1932’de açıldı. İlk defa 14 il merkezinde; ikinci aşama da Haziran 1932’de 20 il merkezinde birden faaliyete geçti. 1933 yılında, çeşitli il ve ilçelerde 21 halkevi daha açıldı. 1938’de sayıları 209’u bulmuştu. 1951 kapatıldıkları zaman 404 halkevi bulunuyordu.

Halkevleri Cumhuriyet tarihinde iz bırakan etkin bir kurum olmuştur. Tek parti rejiminin doğal sonucu CHP’ye bağlı kuruluşlardı. Çok partili hayata geçilince, siyasal sorun oldu. Gerçi, CHP yönetimi halkevlerinin çok partili rejim gereği parti ile bağlantısının kesilmesini düşünmüş ve bu doğrultuda karar almıştır. Ancak bu düşünce uygulamaya geçirilememiştir. 1951 yılında Demokrat Parti iktidarınca çıkarılan özel bir kanunla kapatılmışlardır. Bütün taşınır ve taşınmaz mal varlıkları hazineye devredilmiştir. Toplumun yararına bir çok etkinliği yok olması yanında, bu mal varlığının devrindeki bürokratik işlemler ve vurdum duymazlık nedeniyle yılların birikimi olan çok sayıda yayın, derleme, sanat eseri ve çeşitli araç gereç büyük ölçüde eski deyimiyle heba olup gitmiştir. Hatta  kapalı kalan bir çok halkevi yapısı bile, bakımsızlık yüzünden yıllar sonra yeniden büyük emek ve onarımı harcamalarıyla işlev kazanabilmişlerdir.

Halkevlerinden çok sayıda insan yararlanmıştır. Eğitim ve sanat kurumlarının daha tam olarak örgütlenmediği bir ortamda ve yıllarda bu örgütlenme sayesinde sayısız insan yönünü bulmuş meslek sahibi olmuş, gelişme olanaklarına kavuşmuştur.. Bir çok araştırmaca, yazar ve sanatçı, halkevlerinin verdiği olanak ve yarattığı ortamdan yararlanarak başarıya ulaşmışlardır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İkinci Meşrutiyet Dönemi Düşünce Akımları

Siyasal hayatımızın yakın döneminde meşrutiyetin ikinci kez ilanı, tek sesli uygulamadan çok sesliliğe geçişe benzeyen yapısal değişmelerin de başlangıcı olmuş ve çağdaş anlamda siyasal hayat, hiç değilse kuramsal olarak kurulmuştur. Meşrutiyetin ilanında temel özellik, siyasallaşma sürecinin başlaması ve ona kaçınılmaz bir şekilde bağlı olarak; dernekleşmenin, partileşmenin ve toplumsal hayatta çok seslilik dönemin açılmış olmasıdır. Bu dönemde, özellikle İttihat ve Terakki’nin tek parti yönetimini kurduğu 1914 yılına değin Osmanlı Devleti’nde bir çok düşünce yanyana bulunabilmiştir. Bu bakımdan bu dönem Türk tarihinin en renki evrelerinden biri olmuştur.

Bu dönemdeki tartışma konuları Osmanlıcılık, İslamcılık, Batıcılık, Milliyetçilik/Türkçülük, Merkeziyetçilik-Adem-i Merkeziyetçilik ana başlıkları altında toplanabilir. Bu akımların temsilcilerinin ortak noktası; İmparatorluğu içinde bulunduğu durumdan kurtarmak ve eski görkemli günlerdeki durumuna getirmek amacıyla çaba harcamış ol…

İzmir'in Yunanlılara Verilmesi ve İtalyan İstekleri

Birinci Dünya Savaşı çıktığında tarafsız kalan Yunanistan’ı kendi yanlarına çekmek isteyen İngiliz Dışişleri Bakanı Grey 15 Ocak 1915’te Yunan Hükümetine bir nota göndererek savaşa katılmaları halinde Yunan Megali İdeası için çok önemli olan İzmir ve çevresinin Yunanistan’a verileceğini bildirmişti. Öneriye olumlu bakmayan Yunan Kralı Konstantin, Venizelos’un zorlaması ile tahttan indirildikten sonra Yunanistan Haziran 1917’de savaşa girmişti. Oysa yukarıda değinildiği gibi Nisan 1917’de imzalanan St. Jean de Maurienne Anlaşması ile diğer bazı illerle birlikte İzmir’in İtalya’ya verilmesi kabul edilmişti. Bu nedenle Mondros’tan sonra Yunanistan ile İtalya İzmir bölgesinin egemenliği yüzünden çelişkiye düşmüşlerdi. Yunan siyaset ve basın çevreleri Yunanistan’ın eski Bizans’ın varisi olduğunu, dolayısıyla Batı Anadolu, Trakya ve İstanbul’un kendilerine verilmesi gerektiğini yayıyorlardı. İngiliz Başbakanı Lloyd George da bölgenin Yunanistan’a verilmesinin İngiltere’nin çıkarına olacağın…

Planlı Ekonomiye Geçiş

Ekonomi de devletçiliğin uygulamasına geçilmesi, ülke sanayisinin öncelikle nasıl kurulacağı sorusunu gündeme getirmişti. Çözüm için Sovyet Rusya dan esinlenerek sanayileşmenin titizlikle izlenecek bir plana bağlanması uygun görülmüştü. Sermaye azlığı ve sanayii ye elverişli bir iç pazarın zayıflığı, batı kapitalizmine uygun bir sanayileşmeye olanak vermemekteydi. Tarıma dayalı Osmanlı ekonomisi bir toprak sanayi yaratamadığı gibi köylüleri de tam anlamıyla toprak sahibi yapamamıştı.

Bu amaçla çağrılan Prof. Orlof başkanlığındaki bir Sovyet heyeti 1932 Ağustosunda Türkiye’ye gelmişti. Sovyet uzmanlar, kurulması gerekli görülen sanayii kuruluşlarına ilişkin raporlarını iktisat bakanı Celal Bayar’a vermişlerdi. Bakanlıkça gözden geçirilen ve yeniden yazılan raporu 16 Aralık 1933’te bakanlar kurulunda görüşülmesine başlanmıştı. Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı olarak kabul edilen planın uygulama görevi Sümerbank’a verilmişti. Birinci beş yıllık sanayii planını hazırlayan Sovyet heyeti dış…