Ana içeriğe atla

Atatürk’ün Çağdaşlık Anlayışı

Atatürkçülük ve çağdaşlık terimleri genellikle birlikte anılmakta; Atatürkçülük, çağdaş bir toplum yaratma veya Türkiye’nin çağdaşlaşması için ortaya konulmuş bir ilkeler bütünü olarak kabul edilmektedir. Özellikle “çağdaşlaşma”, “muasır medeniyet seviyesine ulaşma”, “çağdaşlaşma” ve “çağ atlama” gibi kavramların sıkça kullanılması doğal olarak temel bir sorunun varlığını ortaya koymaktadır. Nedir bu sorun? Çağdaş uygarlık düzeyinden geri kalma, çağdaş olamama. Acaba böyle bir yargıya neden varılmıştır?

XX. Yüzyılın ilk yarısı için gerçekten de bu yargının doğruluğunu gösteren sağlam kanıtlar vardır. Günümüzde de bu sorunun yüzyılın başlarındaki kadar olmasa bile varlığını sürdürdüğünü herhalde kabul etmemiz gerekir. Peki bu sorun neden kaynaklanmaktadır? XX. Yüzyılın başlarında dünyanın genel durumuna baktığımızda; dünyanın hemen hemen üçte ikisinin dünyanın üçte biri kadar küçük bir coğrafyasında yaşayan toplumlar tarafından kontrol edildiğini görüyoruz. Bir dizi dönüşümün sonucu olarak Avrupa veya Batı maddi ve manevi kurum ve değerleriyle Batılı olmayan toplumların kurum ve değerlerini sarsmakta, sömürge veya yarı sömürge haline getirmektedir. XX. Yüzyıla girerken bu yeni uygarlığın etkisi altında kalmayan bir uygarlık yok gibidir.

Ne yazık ki içinde yaşadığımız toplum da dünyayı denetleyen ve etkileyen bu üçte ikilik bölümde değildi. Yaklaşık 300 Milyonluk Türk-İslam dünyasında hemen hemen hiç bağımsız devlet kalmamıştı. Bütün Orta ve Uzak Doğu Batılı ülkeler tarafından sömürge veya yarı sömürge durumuna getirilmişti. Doğu’nun en güçlü devletini kuran Türkler dahi Sevr Antlaşması’nın çizdiği koşullarda yok edilmek üzereydi.

İşte Türk Devrimi ve Atatürkçülük bu soruna çözüm getirmeyi amaçlayan bir eylem ve düşünce olarak ortaya çıktı. Çünkü sömürgeciliğe karşı ilk başarılı direniş örneğini veren Türkler ve önderleri Mustafa Kemal Atatürk oldu. Dünyanın sömürge veya yarı sömürge durumuna düşen toplumlarına çağdaş dünya içinde yaşamanın yolunu bu haraket gösterdi.Ve bu eylem Atatürk’ün kişiliğinde sembolleştiğinden bu eylemin ideolojisine de Atatürkçülük denildi.Şimdi çağdaş dünya içinde yaşamanın yolunu gösteren Atatürkçülük’ten ve Atatürk’ten yola çıkarak çağdaş toplumun özellikleri ve çağdaş bir toplum olmanın koşullarından söz edebiliriz.

Osmanlı İmparatorluğu tarihe karışıp Türkiye Cumhuriyeti’nin temelleri kurulurken Atatürk şunları söylüyordu; ”Yeni Türkiye’nin eski Türkiye ile hiç bir alakası yoktur. Osmanlı hükümeti tarihe geçmiştir. Şimdi yeni bir Türkiye doğmuştur.”Acaba Atatürk’ün hayal ettiği ve bütün eylemini gerçekleştirmeye yönelttiği yeni Türkiye ideali neydi?
XIX. Yüzyılın sonları ile XX. Yüzyılın başlarında sanayi devrimi batı dünyasının temellerini sarsmaya devam ediyordu. Bir taraftan bilim ve teknik aracılığıyla insanların doğaya egemenliği artıyor, özgürlüğün maddi engelleri birer birer ortadan kalkıyor; diğer taraftan da sermaye birikimi sonucu milletlerin refahları ve mutlulukları artıyordu. Sömürgeci politika aracılığıyla da sömürüyle bütünleşen Batı kapitalizmi buna kılıf teşkil eden ırkçı kuramlar da geliştirmişti. Batı dünyası bütünüyle bu dönüşümün dışında kalan ülkeler açısından, zenginlik ve doğaya egemenlik şeklinde görünüyordu. XIX. Yüzyıldan itibaren Türk aydının da gördüğü bu iki dünyayı birbirinden ayıran şey öncelikle fakirlik ile zenginlikti. Örneğin Yeni Osmanlılar’dan Ziya Paşa;

“Diyar-ı küfrü gezdim, beldeler kaşaneler gördüm,
Dolaştım mülk-ü İslamı, bütün viraneler gördüm” diyordu.

Batı zengin Doğu yoksuldu. Atatürk’ün de bu yüzden bütün bu ideali bir isyan duygusundan kaynak alır. Yoksulluğa isyan, sefalete isyan ve bunlardan doğan her türlü esarete isyan.”Biz “ der Atatürk “...hayatını ve istiklalini kurtarmak için çalışan erbâb -ı sâyız, zavallı bir halkız .” (A.S.D.,I,191)”...memleket baştan nihayete kadar harâbezârdır. Her yerde baykuşlar ötüyor, milletin yolu yok, serveti yok, hiçbir şeyi yok. Bütün millet acınacak bir fakr ü sefalet içindedir” Oysa millet bu “fakr ü sefaleti “ kabul etmemektedir. “...artık vatan imar istiyor, zenginlik ve refah istiyor”.

Bununla birlikte belli bir “refah devleti” ideali Atatürk’te asıl amaç değildir. Asıl amaç “çağdaş uygarlık”tır ve refah devleti fikri sadece çağdaş uygarlığın maddi temelini oluşturması açısından benimsenmiştir. Gerçekten de “ medeniyet” kavramı Atatürk’ün çoğu konuşmalarının ana fikrini oluşturur:

“Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılâpların gayesi Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen asrî ve bütün mânâ eşkâliyle medeni bir ictimai heyet haline isal etmektir.”

Çağdaş medeniyete nasıl ulaşılacaktır? Bunun yanıtı açıktır; iktisadi kalkınma ile. Ancak bu iktisadi kalkınma nasıl olacaktır? Atatürk’e göre çağdaş topluma katılmak Batılılaşmayı gerektirmektedir:
“Memleketimizi asrileştirmek istiyoruz. Bütün mesaimiz Türkiye’ye asrî, binaenaleyh garbiîbir hükümet vücuda getirmektir. Medeniyete girmeyi arzu edip de Garba teveccüh etmemiş millet hangisidir ?”

Atatürk’e göre çağdaş uygarlık “ilim” e dayanmaktadır. “Millet “ der Atatürk “beynelmilel mücadele sahasında hayat ve kuvvet sebebi olacak ilim ve vasıtanın ancak muasır medeniyette bulunabileceğini bir sabit hakikat olarak umde kabul eylemiştir.Peki çağdaş toplumu çağdaş kılan özellikler nelerdir? Çağdaş toplum olmanın koşulları ve yöntemi veya yolu nedir?

Bu ifadede de görüldüğü gibi çağdaş uygarlık “hayat ve kuvvet sebebi “ olan ilime dayandığı için benimsenmiştir. Bu görüşün daha çok bilinen bir anlatımını Atatürk’ün şu sözlerinde buluyoruz:
“Dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için, muvaffakiyet için en hakiki mürşit ilimdir,  fendir...”

Atatürk’ün de belirttiği gibi çağdaş toplumun temel ilkesi bilimsel ve akılcı düşünmedir. J.Burckhardt’a göre Modern Avrupa Rönesans ve reformdan doğmuştur. Bu hareketler, bireyin geleneklere isyanı, bireyin duyma düşünme, tapma ve yaratma çabalarının otoritelerden bağımsız ve özgür olarak serbest gelişme iradesini temsil eder. Çağdaş toplumu çağdaş olmayandan ayıran başlıca özellik; çağdaş insanın insana ve evrene nesnel bir gözle bakabilmesidir. Çağdaş insan olayları ve olguları nesnel bir şekilde gözleme ile akılcı bir sisteme bağlama yeteneğine sahiptir. Modern insan devlet hayatından özel yaşayış tarzına kadar her şeyi akılcı bir şekilde düzenlemeye çalışır.

Buna karşılık çağdaş olmayan insan her şeyi mistik, majik ve ilahi bir nedene bağlar. Onun gözünde Tanrı ile her olay arasında doğrudan doğruya bir ilişki vardır. Bu nedenle o bizzat olayları denetleme gücünü kendinde görmez. Burada dünyaya, evrene yönelik iki bakış açısı dikkatimizi çekmektedir. Birincisi dinsel veya mistik diyebileceğimiz uhrevi bir bakış açısı: Buna göre evren, dünya ve insan yüce bir varlığın; yaratanın ürünüdür. Çevremizde olup bitenler hep “takdir-i İlahi” dir ve doğal olarak Allah’ın takdirine karışılmaz. Bunun için de herkes Tanrının belirlediği bu yazgıya, kadere rıza göstermeli, haddini bilmeli, kanaat etmeli ve azla yetinmelidir. Bütün dertlerimizin nedeni ve kaynağı olarak gösterilen “kahbe felek” herhalde böyle bir bakış açısının ve zihniyetin ürünüdür.Peki çağdaş insan ne tür özellikler göstermektedir? Modern toplumda var olduğu düşünülen insan tipinde yer alan öğeler oldukça kapsamlı bir şekilde şöyle formülüze edilmiştir:

“Yeni deneyimlere hazır, yeniliklere ve değişime açık olmak. (Modern insan) yalnız kendi yakın çevresinde değil,onun dışında birçok sorunlar ve konular hakkında kanılar edinme taşıma eğilimindedir. Çevresindeki tutum ve kanıların çeşitliliğinin daha farkındadır. Bu farkları korkusuzca kabullenebilir ve onlara otokratik ve hiyerarşik bir şekilde yaklaşma gereksinimini duymaz. Geçmişten çok bu güne ve geleceğe yöneliktir. Planlamaya ve örgütlenmeye yöneliktir ve bunlara ilgi duyar; bu tür faaliyetleri hayatı düzene sokmanın bir aracı olarak görür. İnsanın amaç ve hedeflerini gerçekleştirebilmesi için çevrenin egemenliğine girmek yerine o çevreye egemen olmayı öğrenebileceğine inanır. Dünyanın tahmin edilebilir olduğu, çevresindeki kurumların ve diğer kişilerin yükümlülük ve sorumluluklarını yerine getirecekleri konusunda daha çok güven besler. Ona göre davranışları kader veya kapris belirlemez.
Başkalarının haysiyetinin daha çok bilincindedir ve başkalarına saygı gösterme eğilimi daha güçlüdür.
Bilim ve teknolojiye daha çok inanç duyar. Dağıtıcı adalete, yani ödüllerin kaprise ya da kişinin özel niteliklerine göre değil, yaptığı katkıya göre dağıtılması gerektiğine inanır”.

Modern insan açısından doğal çevre uyum gösterilecek zorunluluklar üreten bir kaynak olmaktan çıkmış, maddi gereksinimlerin en geniş ölçüde karşılanması için akıl (bilim ve teknoloji) yoluyla egemen olunması gereken bir nesneler evreni durumuna gelmiştir. Modern toplum kavramı içinde yer alan insan tipinin gösterdiği özellikler, bu toplumda insanın “birey “ olarak algılandığı, insan-insan ilişkilerinin de bireyler arası ilişkiler olarak anlaşıldığını ortaya koymaktadır. Bu bireyci yaklaşım çerçevesinde modern toplumda iktisadi ilişkiler insanın kendi emek gücü üzerinde özgürce tasarruf edebileceği bir durumu ifade etmektedir.Bu yaklaşım doğrultusunda modern toplum soyutlamasının siyasal boyutu yukarıda anlatılan bireyselleşme kavramına bağlı olarak; çoğulculuk, katılmacılık ve otoritenin rasyonelleşmesi gibi unsurları içermektedir.

.Atatürk’ün de çağdaş insan ve toplumu bu yönde değerlendirdiğini gösteren konuşmaları vardır. Örneğin Türk devriminin gerekçesini açıkladığı, Ankara Hukuk Mektebi’nin açılışında yaptığı ünlü konuşmasındaki şu satırlar dikkat çekicidir:

“Türk devrimi nedir? Bu devrim sözcüğünün ilk anda çağrıştırdığı ihtilal anlamından başka, ondan daha geniş bir dönüşümü ifade etmektedir. Bu günkü devletimizin şekli yüzyıllardan beri gelen eski şekilleri ortadan kaldıran en gelişmiş tarz olmuştur.Milletin varlığını sürdürmek için bireyleri arasında düşündüğü ortak bağ yüzyıllardan beri gelen şekil içeriğini değiştirmiş; yani millet dinsel ve geleneksel bağ yerine Türk milliyeti bağıyla bireylerini toplamıştır .Millet uluslararası genel mücadele alanında yaşam sebebi ve gücü olacak iklim ve araçların ancak çağdaş uygarlıkta bulunabileceğini değişmez gerçek bir ilke olarak benimsemiştir.Özetle Efendiler, millet saydığım dönüşüm ve devrimlerin zorunlu gereği olarak; genel yönetimin ve bütün yasalarının ancak dünyevi ihtiyaçlardan esinlenmesini ve ihtiyaçların değişip gelişmesiyle sürekli değişme gelişmesini temel olan bir yönetim zihniyetini(anlayışını) yaşam nedeni saymıştır.”

O halde Atatürkçülük’te, çağdaş uygarlık düzeyine ulaşma ve çağdaş bir toplum olmak için; Türk toplumunun bütün yaşamında bilimsel düşünce ve yakla-şımları temel bir ilke ve hayat görüşü olarak egemen olmasını sağlamak gerekir. Atatürk’e göre Türk toplumu “ilim ve fen” temelleri üzerine kurulacaktır:

“Evet, milletimizin siyasal, ictikai hayatında, milletimizin fikri terbiyesinde de rehberimiz ilim ve fen olacaktır. Mektep sayesinde, mektebin vereceği ilim ve fen sayesindedir ki Türk milleti, Türk sanatı, iktisadiyatı, Türk şiir ve edebiyatı, bütün bedayiiyle inkişaf eder.”

Atatürk’ göre Türk toplumunun bu uygarlığa katılması zorunludur:

“Memleketler muhteliftir, fakat medeniyet birdir ve bir milletin terakkisi için bu yegane medeniyete iştirak etmesi gereklidir”. Bu medeniyet “..dağları delen, semalarda pervaz eden, göze görünmeyen zerrattan yıldızlara kadar her şeyi gören, tenvir eden, tetkik eden medeniyettir.”

Peki “hayatta en hakiki mürşid” in “ilim” olduğu bu çağdaş topluma ulaşmak için ne yapmak gerekir? Okulları düzelttik mi Türkiye’nin sorunu çözülür mü? Yani sorun bir “maarif” sorunu mudur? Türk aydını yaklaşık 150 yıldan beri bu sorunun çözümüyle uğraşmaktadır. Acaba akılcı ve bilimsel yaklaşım hangi sosyo-ekonomik siyasal düzen içinde egemen kılınabilir? Bu soruya verilen yanıtlar sürecinde Atatürk’ün ve Atatürkçülüğün yeri ve katkıları nelerdir?Atatürk’e değin Türk aydınlarının çoğuna göre; üstün Batı olarak algılanan Batı’nın temelinde bulunan teknoloji veya tekniktir veya olsa olsa bu teknolojinin temelinde bulunan fendir,fenlerdir. Kısaca her zaman için bir takım teknikler, yöntemler, olgular bütünüdür. Ama hiç bir zaman için tüm hayatımızı, geleneklerimizi, değerlerimizi, kurumlarımızı, duygu ve düşüncelerimizi, hatta zevklerimizi kendisine göre ayarlamamız gereken evrensel bir bakış açısı, bir yaşam biçimi değildir. Bu nedenle onlar Batı’nın ilim ve tekniğini alalım, geleneklerimizi, değerlerimizi, siyasal sistemimizi, hukukumuzu değiştirmeyelim diyen bir yaklaşımı savunmuşlardır.Oysa Atatürk bu anlayışa tamamen karşı olmuştur. O bir uygarlıkta maddi olan ile manevi olanı birbirinden ayırdetmenin olanaksız olduğunu belirtmektedir. Bundan dolayı Ziya Gökalp’in kültür ve medeniyet ayrımına karşı çıkmış ve böyle bir ayrımın anlamsız ve gereksiz olduğunu özellikle belirtir.
Atatürk’e göre uygarlık bir bütündür ve onun maddi veya manevi kısmı diye bir ayrım yapılamaz. Bilim ve teknik Batı’nın her şeyi değildir, sadece en önemli bir şeyi; o bütünün görüntüsüdür.Kendi toplumunuzda devrimci bir takım değişikliklerle bilim ve tekniği “alabilecek” değil “özümleyip yeniden üretebilecek” bir ortam hazırlamazsanız bilim ve tekniği alamazsınız.

Bundan dolayı Atatürk’ün Türk toplumunu çağdaşlaştırma programı köktenci, köktenci bir programdır. Kültürü bizden, uygarlığı Batı’dan gelecek bir program değildir. O sadece bilim ve tekniği, yanlış olarak diye adlandırılan uygarlık bölümünü kapsamaz. Bir Namık Kemal veya Gökalp’in düşündüğünün tersine olarak “manevi” ve “kültürel” olanı da özellikle de bunlara kapsar. Öyle ki kendi kendisiyle tutarlı olarak Türk insanının giyeceğini, içeceğini, dinleyeceğini de içine alır.

Peki nasıl bir sistem kurulmalıdır ki çağdaş uygarlık düzeyine ulaşılabilsin? Atatürk çağdaş toplumun yaratılması ve sürdürülmesini sağlayan bazı ilkeler üzerinde durmuştur. Ziya Gökalp ile birlikte Atatürk şunu tesbit etmiştir: Çağdaş toplum ulus toplumudur. Yani çağdaş topluluklar milletler şeklinde yaşamaktadır. Çağdaş uygarlığın temelinde milli bilinç vardır. Bu milletlerin milli devletleri, milli ekonomileri, ve milli kültürleri vardır. O halde Türk toplumunun; Türk milli devletini yaratmadan, bağımsız bir milli ekonomi oluşturmadan ve Türk kültürüne sahip çıkmadan çağdaşlaşmasına olanak yoktur. Ne var ki Atatürk Gökalp’ten farklı olarak şu önemli düşünceyi de ekler: Türk toplumunun çağdaşlaşmadan veya Batılılaşmadan da uluslaşmasına olanak yoktur. Çünkü milli devlet kurmak için önce millet olmak gerekir. Osmanlı Devleti milli bir devlet olmadığına ve çok uluslu bir yapıya sahip olduğuna göre bu devlet anlayışını bırakmak gerekecektir.

Yine millet olmanın baş koşulu; milletin kendi geleceği konusunda karar verme hakkını elinde tutması veya eline almasıdır. Bu ise kişi egemenliği ve Tanrı devleti anlayışının değişmesini gerektirmektedir. Eğer çağdaş insan kendisi ve çevresi hakkında karar verebilen insan ise yönetim şeklini ve yöneticilerini belirleyemeyen, bir saltanat rejimi altında yaşayan bir topluluk nasıl çağdaş bir toplum olabilir? Yine, toplumu kutsal kitaplarda yazılanlara göre ve toplum tarafından belirlenmeyen ilke ve kurallara göre yönetmeye çalışan teokratik bir devlet anlayışı ile çağdaşlaşmak ve çağdaş insanı yaratmak mümkün müdür? Acaba laik olmayan bir çağdaş ülke örneğini verebilir miyiz? Eğer ulusçuluk çağdaşlaşma için temel bir ön koşul ise, ümmetçi bir anlayıştan milliyetçi bir anlayışa geçişin ancak laiklik uygulamaları ile gerçekleşebildiği unutulmamalıdır.

İşte burada Atatürk’ün önderliğinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin özelliklerini çağdaş toplumu yaratmanın ön koşulları olarak görmek gerektiğini söyleyebiliriz. Çünkü bu devletin temel nitelikleri Atatürk’ümüz ve diğer kurucularımız tarafından çağdaş değerlerin ışığında belirlenmiştir. Milli, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti anlayışının çağdaş toplumların siyasal sistemlerinin temelinde yer almaya devam ettiğine bakarak Atatürkçülüğe sahip çıkmaya devam etmemiz gerektiği kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

Yorumlar

  1. ben bu çağdaşlıya önemle saygı duyuyorum

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

İkinci Meşrutiyet Dönemi Düşünce Akımları

Siyasal hayatımızın yakın döneminde meşrutiyetin ikinci kez ilanı, tek sesli uygulamadan çok sesliliğe geçişe benzeyen yapısal değişmelerin de başlangıcı olmuş ve çağdaş anlamda siyasal hayat, hiç değilse kuramsal olarak kurulmuştur. Meşrutiyetin ilanında temel özellik, siyasallaşma sürecinin başlaması ve ona kaçınılmaz bir şekilde bağlı olarak; dernekleşmenin, partileşmenin ve toplumsal hayatta çok seslilik dönemin açılmış olmasıdır. Bu dönemde, özellikle İttihat ve Terakki’nin tek parti yönetimini kurduğu 1914 yılına değin Osmanlı Devleti’nde bir çok düşünce yanyana bulunabilmiştir. Bu bakımdan bu dönem Türk tarihinin en renki evrelerinden biri olmuştur.

Bu dönemdeki tartışma konuları Osmanlıcılık, İslamcılık, Batıcılık, Milliyetçilik/Türkçülük, Merkeziyetçilik-Adem-i Merkeziyetçilik ana başlıkları altında toplanabilir. Bu akımların temsilcilerinin ortak noktası; İmparatorluğu içinde bulunduğu durumdan kurtarmak ve eski görkemli günlerdeki durumuna getirmek amacıyla çaba harcamış ol…

İzmir'in Yunanlılara Verilmesi ve İtalyan İstekleri

Birinci Dünya Savaşı çıktığında tarafsız kalan Yunanistan’ı kendi yanlarına çekmek isteyen İngiliz Dışişleri Bakanı Grey 15 Ocak 1915’te Yunan Hükümetine bir nota göndererek savaşa katılmaları halinde Yunan Megali İdeası için çok önemli olan İzmir ve çevresinin Yunanistan’a verileceğini bildirmişti. Öneriye olumlu bakmayan Yunan Kralı Konstantin, Venizelos’un zorlaması ile tahttan indirildikten sonra Yunanistan Haziran 1917’de savaşa girmişti. Oysa yukarıda değinildiği gibi Nisan 1917’de imzalanan St. Jean de Maurienne Anlaşması ile diğer bazı illerle birlikte İzmir’in İtalya’ya verilmesi kabul edilmişti. Bu nedenle Mondros’tan sonra Yunanistan ile İtalya İzmir bölgesinin egemenliği yüzünden çelişkiye düşmüşlerdi. Yunan siyaset ve basın çevreleri Yunanistan’ın eski Bizans’ın varisi olduğunu, dolayısıyla Batı Anadolu, Trakya ve İstanbul’un kendilerine verilmesi gerektiğini yayıyorlardı. İngiliz Başbakanı Lloyd George da bölgenin Yunanistan’a verilmesinin İngiltere’nin çıkarına olacağın…

Planlı Ekonomiye Geçiş

Ekonomi de devletçiliğin uygulamasına geçilmesi, ülke sanayisinin öncelikle nasıl kurulacağı sorusunu gündeme getirmişti. Çözüm için Sovyet Rusya dan esinlenerek sanayileşmenin titizlikle izlenecek bir plana bağlanması uygun görülmüştü. Sermaye azlığı ve sanayii ye elverişli bir iç pazarın zayıflığı, batı kapitalizmine uygun bir sanayileşmeye olanak vermemekteydi. Tarıma dayalı Osmanlı ekonomisi bir toprak sanayi yaratamadığı gibi köylüleri de tam anlamıyla toprak sahibi yapamamıştı.

Bu amaçla çağrılan Prof. Orlof başkanlığındaki bir Sovyet heyeti 1932 Ağustosunda Türkiye’ye gelmişti. Sovyet uzmanlar, kurulması gerekli görülen sanayii kuruluşlarına ilişkin raporlarını iktisat bakanı Celal Bayar’a vermişlerdi. Bakanlıkça gözden geçirilen ve yeniden yazılan raporu 16 Aralık 1933’te bakanlar kurulunda görüşülmesine başlanmıştı. Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı olarak kabul edilen planın uygulama görevi Sümerbank’a verilmişti. Birinci beş yıllık sanayii planını hazırlayan Sovyet heyeti dış…