Ana içeriğe atla

1982 Anayasası ve Özellikleri

Danışma Meclisi’nin asıl görevi, adından da anlaşılacağı gibi yeni bir anayasa hazırlamaktı. Yasalar için olduğu gibi anayasa taslağını ve metnini oluşturmada da hazırlık görevi Danışma Meclisine, kesinleştirme  yetkisi MGK’ye aitti. Anayasanın son metni halk oylamasına sunulacaktı.

Anayasa komisyonu kendi içindeki görev bölüşümünü yaptıktan sonra çeşitli kurum ve kuruluşlardan Anayasa konusundaki görüşlerini istedi. Bu raporlar komisyonun Anayasa taslağının oluşmasına yardımcı oldu, bu taslağın Danışma Meclisi Başkanlığına verildiği tarihte de kitaplaştırıldı. Hazırlanan taslak Milli Güvenlik Konseyi tarafından incelendi. Anayasa taslağı 7 Kasım 1982 günü halkoyuna sunuldu. Anayasa için Türk tarihinde yapılan ikinci oylamaya halk büyük oranda katılmıştır. Halkoylamasına katılanların yüzde 91,1’inin kabul oyuyla yeni anayasa kabul edilmiştir.

Bu Anayasa’da özellikle bir önceki döneme ve 1961 Anayasasına bir tepki niteliği vardır. Hele insan hakları ve özgürlükleri ile ilgili hükümlerinde büyük eksiklikler ve aksaklıklar bulunduğu bu özelliğinin bir sonucu olduğu ilk elden belirtmelidir. Gene ilk ve orta dereceli okullarda zorunlu din dersleri hükmü, iyi niyetle konulmuş olsa bile laiklik ilkesiyle asla bağdaşmamakta ve bu bakımdan Anayasal sistemi tam anlamıyla bozmaktadır.

Anayasaların genelde iki tür düzenleme alanı vardır: Devlet içi kuruluş ve işleyiş ile Devlet-Birey ilişkileri. Her iki alan, ama özellikle ikincisi demokratik teorinin gerektirdiği sınırlı iktidar anlayışının da sınanacağı alanlardır.

Devletin yeniden düzenlenmesi açısından Anayasanın getirdiği yeniliklerin birincisi yasama-yürütme ilişkileriyle ilgilidir. 1982’de bu iki organ arasında denkliğe doğru gidiş vardır. Yürütme artık 1961’de olduğu gibi yalnız yasalar çerçevesinde yerine getirilen bir devlet görevi değil, aynı zamanda doğrudan doğruya anayasadan da doğan bir yetkidir. Ayrıca, kanun hükmünde kararname kurumu ve bu yolla kural koyma yetkisi yürütme lehine genişlemiştir. Genel olarak yürütmenin özel olarak da Cumhurbaşkanının olağanüstü hallerle ilgili etkinlik alanları artmıştır. Seçimlerin Cumhurbaşkanınca yenilenmesi mekanizmasının eskiye oranla biraz daha işleyebilir duruma getirmesi de yürütmeyi kollayan bir yeniliktir. Yargı gücü ve yargı denetimi alanında göze çarpan olgu, bu organın yürütme karşısında gerilemesidir.

Siyasal karar organları olan yasama ve yürütme ile yargı organı arasındaki yeni ilişkileri özetlemek gerekirse, 1982 Anayasası ile en karlı çıkanın yürütme, en çok kayıplı çıkanın ise yargı organı olduğu açıktır. 1961 yasası bakımındansa durum bunun tersi idi; Yasama ve Yürütme en kayıtlı,  yargı en karlı organ olarak yeni anayasa dönemine dönüyorlardı. 1960’lar hukuk devletinin kesin yükselişini uyguluyordu. 1980’li yıllara ise yargıyı bir ölçüde ayak bağı sayan bir anlayışla girilmişti. Askeri müdahale, özellikle bu organı sanık sandalyesine oturtmuştu.

Yürütme içi değişmelerin en ilginç yanı Cumhurbaşkanının statüsü ile ilgilidir. Cumhuriyetin ilanından beri bu statü teorik olarak etkisizdi; parlamenter hakemlik karakteri göstermişti.

Devlet karşısında birey ve toplum ilişkisi demokrasinin çerçevesinin nasıl çizildiği sorusunu da içerir. Anayasanın bu konulara yaklaşım biçimi 1961 anayasası ile karşılaştırıldığında, çok net bir şekilde antiliberaldir. Bir kere daha Başlangıç bölümünden anlaşıldığı gibi anayasaya ve yapıcılarına göre en yüce değer birey değil, özgürlük ve demokrasi hiç değil, “Devlet ve Türk Milli Menfaatleri”dir. Anayasanın istediği ve koruduğu demokrasi ve hukuk devleti de, bu anayasada gösterilen demokrasi ve hukuk devletidir. Yani bu kavramların evrenselliği yansınmış, bunlar millileştirilmiştir.

Temel hak ve özgürlüklerin rejimi ile bu yaklaşımın gereğine uygun olarak düzenlenmiştir. Sistemde sınırlanamayacak hak ve özgürlük yoktur. İnsanlık tarihinin üstüne titrediği ve gerçeği aramada kendine kılavuz edindiği düşünce, bilim ve sanat özgürlükleri de buna dahildir. İkincisi hak ve özgürlükler ulusal güvenlik, devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğü, kamu yararı, genel ahlak, kamu düzeni vb. gibi kavramlarla silikleştirilmiş ve ikinci plana itilmiştir.

1982 anayasası, 12 Eylül müdahalesini gerçekleştiren askeri gücün yeni rejim üzerindeki otoritesini bir süre daha geçerli kılmasını sağlayacak hükümlerde getirmiştir. Böylece, demokrasiye dönüşten sonra bile belli bir süre için bir türlü vesayet sistemi yada geçiş dönemi öngörülmüştür. Anayasa için yapılan halk oylaması ile birlikte, Milli Güvenlik Konseyi Başkanı yedi yıl için Cumhurbaşkanı sıfatı kazanmıştır. Milli Güvenlik Konseyi, TBMM’nin göreve başlamasından itibaren altı yıllık bir süre için Cumhurbaşkanlığı konseyine dönüşmüştür. Aynı altı yıllık sürede Cumhurbaşkanının anayasada yapılan değişiklikleri TBMM’ye geri göndermesi halinde, bunların aynen kabul edilip yine Cumhurbaşkanına gönderilmesi için 3/4oy gereklidir. Nihayet anayasa, eski parlamenter ve parti yöneticilerinden bazıları hakkında beş yada on yıllık siyasal faaliyet yasakları koymuştur. Daha öncede değinildiği gibi bu son iki düzenleme 1987 de yapılan anayasa değişiklikleri ile yürürlükten kaldırılacaktır .

1978 sonunda bazı illerde ilan edilen sıkıyönetimden sonra, 12 Eylül askeri müdahalesi bütün ülke çapında sıkıyönetim ilan etmişti. Bir yandan askeri rejim kuşkuları, öbür yandan sıkıyönetim uygulamaları ve bunların yargı denetimi dışı kalışı, insan hakları ihlallerinin de doruk noktalara ulaşmasına yol açtı.

1983 te çok partili hayata yeniden dönülmesinden sonra sıkıyönetim uygulamaları giderek azaltıldı ve bunun yerine bazı illerde olağanüstü hal rejimi geçirildi. Olağanüstü hal rejimi de yargı denetimi açısından önemli istisnalar taşıyordu.

12 Eylül askeri rejimi ve getirdiği hukuki yapı, insan hakları alanında olduğu gibi, demokrasi sorunu çerçevesinde de sıkıntılar doğurmaya devam etti. Bunlar, biri somut ve özel, öbürü de genel olmak üzere iki alanda yapılanabilir; Siyasal partiler ve Anayasa sorunu.

Siyasal partiler bütün demokratik ülkeler de ister iktidarda ister muhalefette olsunlar, siyasal hayatın vazgeçilmez kurum ve kuruluşlarıdır. 1961 ve 1982 Anayasaları da bu gerçeği vurgulamıştır. Ne var ki  1982 Anayasa’sı ve onu izleyen mevzuatlar siyasal partilerin etkinlikleri üzerine kısıtlama oluşturmuştur. Siyasal partileri ideolojik açıdan sınırlanmasında başlıca dört kategori söylenebilir: faşist, antilaik, komünist, ve bölücü partiler.  Siyasal partilerin dışında ve bunlara komşu alandaki kısıtlama ve yasaklarda dikkat çekicidir. Örneğin siyasal partiler sendikalar, dernekler, meslek kuruluşları, vakıflar ve partiler siyasal amaçlarla ortak hareket edemezler.

12 Eylül 1980’den sonra demokrasinin daraltılması ile görülen en önemli gelişmelerden birisi laiklik konusundaki gözlenen gerilemelerdir. 12 eylül müdahalesinden sonra siyasal, derneksel, kültürel, toplumsal hayatın değişik boyutlarına getirilen çeşitli kısıtlamalar ve baskılar, yurttaşlak bağı yerine, en kolay sığınılabilecek zemin ve mekanlardan biri olan dinsel ideolojiyi ve örgütlenmeleri beslemiştir.

Bu verilerle başlayan 1983’den sonraki siyasal yaşamda, başka iç ve dış etkenlerin de yardımı ile, laiklik karşıtı akımların hızla siyasallaşması süreci yaşandı. Bu açıdan 1983 sonrası Türk siyasal hayatı ve demokrasisi önceki dönemlerle kıyaslanmayacak ölçüde dinsel ağırlık kazanmaya başlamıştır. Kuşkusuz bunda hızlı ve çarpık kentleşmenin de rolü büyüktür. Ancak, eski dönemlerde yeni kentlerin siyasal eğilimi genelde sosyal demokrat yada sol bir karakter gösterebilmişken, ele alınan dönemde uygulanan anti demokratik baskılar ve depolitizasyon operasyonları, siyasal arenayı antilaik ve dolayısıyla antidemokratik örgütlenmelere daha açık hale getirmiştir.

Siyasal hayat ve siyasal partilerden sonra demokratik hayatın gelişebilmesinin bağlı olduğu ikinci ve daha genel bir sorun 12 Eylül hukuku diye belirtilen ve askeri rejimden gelen kurallar dünyasıdır. Bununda temelini 12 eylül anayasası ve 1980 ve 1983 arasında çıkartılan yasalar oluşturur.

Anayasa sorunu 1983 ü izleyen yıllarda kendi belli etmeye başlamıştı. Özellikle aydınlar merkez sol siyasetler ve partiler bunu daha baştan teşhis etmekte gecikmemişlerdir. Anayasadan yapılmalar çok geçmeden geleneksel yada yeni sağ çizgileri de rahatsız etmeye başladı. ANAP Genel Başkanı ve Başbakan Turgut Özal 1987’den itibaren bu anayasanın dinamizmi engellediği tezleri ile ortaya çıktı. Ama Özal’ın şikayetçi olduğu hususlar arasında, çoğunluğa dayalı tek elden yönetimi engelleyen anayasal düzenleme ve kurumlarda vardı.

Oysa Anayasa sorunu, demokrasi sorununu içinde temel bir nokta idi. Demokratikleşmeyi engelleyen büyük çapta 12 eylül hukukunun getirdiği düzenlemelerdi. Örneğin  günlük siyasal ve kamusal hayatı düzenleyen temel yasaların hemen hemen tümü bu dönemin eseriydi. Bu düzenlemeler, kendisi demokratik olmayan Anayasaya bile yer yer aykırı düşmekteydiler.  Ancak, yine Anayasa’nın bir hükmü (geçici md.15) bunların Anayasa mahkemesine götürülmesini engellemiş, daha doğrusu anayasa mahkemesi bu hükmü bu yolda yorumlamıştır.

Demokratikleşme ve liberalleşme yönünde güçlü dip dalgalarına sahne olan Türkiye’de yeni bir anayasa arayışının bütün siyasal çevreleri sarmış olması, Anayasa krizinin derinliğinin de bir kanıtıdır. Anayasanın değiştirilememesinin biri teknik öbürü siyasal baş nedeni vardır. Teknik neden, dünya Anayasalarının hemen hepsi gibi, 1982 Anayasasının değiştirilmesinin de özel ve kuvvetlendirilmiş oy çoğunluğunu gerektirmesidir. Gerçi 1987 de yapılan Anayasa değişiklikleri sırasında bundan sonraki Anayasa değişiklikleri için nispeten daha kolaylaştırılmış usul ve koşullar konmuşsa da, Anayasa değişikliği yine de yasaların değiştirilmesi usulünden daha zor kurallar bağlanmış durumdadır.

Anayasada köklü değişikliklere yada yeni bir anayasa yapımına gidişi engelleyen politik neden ise daha önemli ve derindedir. Türkiye demokrasisinin sağ kanadını temsil eden ve çoğunluğu oluşturan partiler genelde tutucudurlar ve bu karakterlerin demokratikleşme konusunda da kendini sık sık göstermiştir. Bu kanatta egemen olan demokrasi anlayışı çoğulcu ve özgürlükçü olmaktan çok, çoğunlukçudur. Yani, genel oyla çıkmış olan çoğunluğun dilediğince yönetebilmesi anlayışına dayalıdır. Bu yüzden de kapatılmacı, özgürlükçü ve çoğulcu demokrasiyi köstekleyen bir Anayasa ile bunlar arasında büyük bir çelişki yoktur.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İkinci Meşrutiyet Dönemi Düşünce Akımları

Siyasal hayatımızın yakın döneminde meşrutiyetin ikinci kez ilanı, tek sesli uygulamadan çok sesliliğe geçişe benzeyen yapısal değişmelerin de başlangıcı olmuş ve çağdaş anlamda siyasal hayat, hiç değilse kuramsal olarak kurulmuştur. Meşrutiyetin ilanında temel özellik, siyasallaşma sürecinin başlaması ve ona kaçınılmaz bir şekilde bağlı olarak; dernekleşmenin, partileşmenin ve toplumsal hayatta çok seslilik dönemin açılmış olmasıdır. Bu dönemde, özellikle İttihat ve Terakki’nin tek parti yönetimini kurduğu 1914 yılına değin Osmanlı Devleti’nde bir çok düşünce yanyana bulunabilmiştir. Bu bakımdan bu dönem Türk tarihinin en renki evrelerinden biri olmuştur.

Bu dönemdeki tartışma konuları Osmanlıcılık, İslamcılık, Batıcılık, Milliyetçilik/Türkçülük, Merkeziyetçilik-Adem-i Merkeziyetçilik ana başlıkları altında toplanabilir. Bu akımların temsilcilerinin ortak noktası; İmparatorluğu içinde bulunduğu durumdan kurtarmak ve eski görkemli günlerdeki durumuna getirmek amacıyla çaba harcamış ol…

İzmir'in Yunanlılara Verilmesi ve İtalyan İstekleri

Birinci Dünya Savaşı çıktığında tarafsız kalan Yunanistan’ı kendi yanlarına çekmek isteyen İngiliz Dışişleri Bakanı Grey 15 Ocak 1915’te Yunan Hükümetine bir nota göndererek savaşa katılmaları halinde Yunan Megali İdeası için çok önemli olan İzmir ve çevresinin Yunanistan’a verileceğini bildirmişti. Öneriye olumlu bakmayan Yunan Kralı Konstantin, Venizelos’un zorlaması ile tahttan indirildikten sonra Yunanistan Haziran 1917’de savaşa girmişti. Oysa yukarıda değinildiği gibi Nisan 1917’de imzalanan St. Jean de Maurienne Anlaşması ile diğer bazı illerle birlikte İzmir’in İtalya’ya verilmesi kabul edilmişti. Bu nedenle Mondros’tan sonra Yunanistan ile İtalya İzmir bölgesinin egemenliği yüzünden çelişkiye düşmüşlerdi. Yunan siyaset ve basın çevreleri Yunanistan’ın eski Bizans’ın varisi olduğunu, dolayısıyla Batı Anadolu, Trakya ve İstanbul’un kendilerine verilmesi gerektiğini yayıyorlardı. İngiliz Başbakanı Lloyd George da bölgenin Yunanistan’a verilmesinin İngiltere’nin çıkarına olacağın…

Planlı Ekonomiye Geçiş

Ekonomi de devletçiliğin uygulamasına geçilmesi, ülke sanayisinin öncelikle nasıl kurulacağı sorusunu gündeme getirmişti. Çözüm için Sovyet Rusya dan esinlenerek sanayileşmenin titizlikle izlenecek bir plana bağlanması uygun görülmüştü. Sermaye azlığı ve sanayii ye elverişli bir iç pazarın zayıflığı, batı kapitalizmine uygun bir sanayileşmeye olanak vermemekteydi. Tarıma dayalı Osmanlı ekonomisi bir toprak sanayi yaratamadığı gibi köylüleri de tam anlamıyla toprak sahibi yapamamıştı.

Bu amaçla çağrılan Prof. Orlof başkanlığındaki bir Sovyet heyeti 1932 Ağustosunda Türkiye’ye gelmişti. Sovyet uzmanlar, kurulması gerekli görülen sanayii kuruluşlarına ilişkin raporlarını iktisat bakanı Celal Bayar’a vermişlerdi. Bakanlıkça gözden geçirilen ve yeniden yazılan raporu 16 Aralık 1933’te bakanlar kurulunda görüşülmesine başlanmıştı. Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı olarak kabul edilen planın uygulama görevi Sümerbank’a verilmişti. Birinci beş yıllık sanayii planını hazırlayan Sovyet heyeti dış…