Ana içeriğe atla

12 Eylül 1980 Hareketi

1970'li yıllar sona ererken Türkiye ağır bir siyasal ve ekonomik bunalımla karşı karşıyaydı. 1977 seçimlerinden sonra istikrarlı bir hükümet kurulamadığı gibi, iki büyük parti CHP ve AP arasındaki diyalog neredeyse tamamıyla ortadan kalkmıştı.

1979 Kasım'ında Demirel başkanlığında, dışarıdan MHP ve MSP destekli AP azınlık hükümetinin kurulması da siyasal istikrarsızlığı sona erdirmeye yetmemişti. Bu arada günde 25-30 kişinin yaşamına mal olan siyasal ve toplumsal şiddet olayları da bütün hızıyla sürüyordu.

Demirel’in azınlık hükümetinin güvenoyu almasından 36 gün sonra 2 Ocak 1980’de Silahlı Kuvvetlerin Devlet Başkanı’na bir mektup verdiği haberi yayınlanmıştı. Aslında mektup Cumhurbaşkanı Korutürk’e yılbaşından önce, 27 Aralıkta sunulmuştu. Ama Korutürk birkaç gün bekledikten sonra 2 Ocak’ta mektubun birer kopyasını Başbakan Demirel ile ana muhalefet lideri Ecevit’e vermişti. İçinde bulunulan durumdan yakınmalarla dolu olan ve oldukça sert bir söylemle yazılmış olan mektup, 12 Mart 1971 Muhtırası içeriğinde olmazsa bile yine de bir muhtırayı andırıyordu. Komutanlar sürüp giden anarşiye, terör eylemlerine son verilmesini istiyorlar, aksi halde gerekenin yapılacağını ima ediyorlardı. Gerekenin ise, yönetime el koymak, yani yeni bir darbe olacağı açıktı. Uyarı Mektubu adı verilen bu belgeyi Genelkurmay Başkanı Kenan Evren ile birlikte Kuvvet Komutanları ve Jandarma Genel Komutanı tarafından imzalanmıştı.

Bu arada terör eylemlerin ve suikastlerin önü de bir türlü alınamamıştı. Daha hükümetin kurulduğu günlerde İstanbul’da Prof. Ümit Doğanay 21 Kasım’da, arkasından da Prof. Cavit Orhan Tütengil 8 Aralık’ta öldürülmüşlerdi. Bunları Niksar Cumhuriyet Savcısı’nın, yazar ve halk bilimci Ümit Kaftancıoğlu’nun 11 Nisan 1980’’de, MHP’nin ileri gelenlerinden Genel Başkan Yardımcısı Gün Sazak’ın 27 Mayıs 1980’de, CHP Milletvekillerinden Abdurahman Köseoğlu’nun 15 Temmuz’da, 12 Mart döneminin Başbakanı Nihat Erim’in 19 Temmuz’da ve DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler’in 22 Temmuz’da öldürülmeleri izlenmişti. Faillerden hiç biri yakalanmamıştı. Ağustos ayında on ayrı kentte öldürülenlerin sayısı 24’ü bulmuştu.

Bunların dışında TBMM’sinde yeni Cumhurbaşkanı seçimi dönemine girildiğinde büyük bir kilitlenme başlamış ve aylarca sürmüştü. Fahri Korutürk’ün yedi yıllık görev süresi 6 Nisan 1980 günü sona ermiş, ancak o tarihten önce yapılan oylamalardan yeni bir Cumhurbaşkanı seçilememişti. Görev süresi dolan hiç duraksamadan görevinden ayrılmıştı. Siyasal partilerin Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde uzlaşamamaları, giderek inatlaşmaları sonucu beş ayı aşkın sürede bir Devlet Başkanı belirlenememişti. Böylece Cumhurbaşkanlığı krizi 12 Eylül 1980 Darbesine kadar sürmüştür.

Türk Ordusu Yeniden Siyaset Sahnesinde



Türkiye’de tanık olunan tüm öteki askeri eylemler gibi, 12 Eylül Harekatı da toplumun geniş kesimlerince istenen ve beklenen bir hareket olmuştur.

1979 sonlarında Cumhurbaşkanı Korutürk’e verilen Uyarı Mektubu’nun umulan etkiyi yaratmaması karşısında Genel kurmay Başkanlığında olası gelişmelere karşı bazı hazırlıklara girişilmiştir. Kenan Evren’in sonradan açıkladığına göre Doğu ya da Güneydoğu Anadolu’da bir ayaklanmanın patlak vermesinden kuşku duyulmakta idi. Bu nedenle Genelkurmay ikinci başkanı Orgeneral Haydar Saltık başkanlığında bir çalışma grubu oluşturularak olası gelişmelere göre gereken hazırlıkların yapılmasına karar verilmişti.

Ülkenin siyasal durumuna ve hakim olan ruh haline bakıldığında askeri bir müdahalenin iyi karşılanacağı açıktı. Bu durumda Kenan Evren 17 Haziran 1980’de, Bayrak Harekatı’nı başlatmıştır.. Buna göre 11 Temmuz’da iktidara el konulacaktı. Ecevit’in hükümete karşı verdiği önerge bu müdahalenin erteleme nedenlerinden biriydi: Evren Yüksek Komuta Kademesi’nin Ecevit’in önerisi başarısız olduğunda Demirel’in yerine geçecek olan Ecevit’in yanındaymış gibi görünmesini istemiyordu. Demirel Erbakan’ın son anda verdiği destek sayesinde önergeden kurtuldu. Derinleşerek devam eden siyasal tıkanma 12 Eylül’de Yüksek Komuta Kademesi’nce önceden planladığı darbenin başlaması ile son bulmuştur.

Saat 13.00’de TRT’de yayınlanan mesajlarda General Kenan Evren ülkenin, devletin ve milletin geleceğini tehdit eden tarihin en ağır buhranına sürüklenmiş olduğunu açıklayarak askerî hareketin nedenini belirtiyordu. Partileri ve politikacıları sorumlu tutuğu toplumsal bölünmeler, ekonomik çöküş, anarşi ve şiddet hakkın ayrıntılar vererek ülke yönetimine el koyduklarını belirtiyordu.

Bu arada silahlı güçlerin dört kuvvet komutanı; kara, deniz hava ve jandarma komutanları, Genel Kurmay başkanı Kenan Evren’in başkanlığında Kasım 1983 genel seçimlerine kadar Türkiye’yi yöneten Milli Güvenlik Konseyi’ni oluşturdular.

MGK, Anayasayı askıya alan, parlamentoyu dağıtan, siyasal partileri kapatan, parti önderlerini tutuklayan ve neredeyse bütün meslek kuruluşlarıyla sendika konfederasyonlarının faaliyetlerini askıya alan kararnameler çıkardı. 12 Eylül’de tüm grevler yasaklandı ve grevci işçilere işbaşı yapmaları emredildi. Bu önlem Türkiye İşveren sendikaları Konfederasyonu başkanı Halit Narin tarafından memnunlukla karşılandı. Aynı gün, DİSK yöneticilerine 48 saat içinde sıkıyönetim yetkililerine teslim olmaları emredildi.

Yeni hükümet 12 Eylül’de yürütme yetkisini MGK’ne ait olmak üzere kuruldu. Başbakan emekli bir amiral Olan Bülent Ulusu idi. Darbeyi planlayanlardan biri olan Ulusu, darbe bir ay önce gerçekleştirilmiş olsaydı MGK’nde olacaktı. Hükümet daha çok bürokratlardan, profesörler ve emekli subaylardan oluşuyordu. En önemli atamalar Turgut Özal’ın ekonomiden sorumlu Başbakan yardımcılığına, Özal’ın en yakın arkadaşı ve Merkez Bankası eski başkanı Kaya Erdem’in Maliye Bakanlığı’na getirilmesiydi.

Yeni yıl mesajında Kenan Evren Türkiye’nin siyasal hayata dönme takvimini açıkladı. Danışma Meclisi, Anayasa Komisyonun anayasa taslağını tartışacağını ve 1982 yazında MGK’ne sunacağını, söylüyordu. MGK’nın gerekli gördüğü değişikleri yaptıktan sonra taslak bir referandumla halkın oyuna sunulacaktı. Halkın yeni Anayasa’yı kabul etmesi halinde, siyasal partiler ve seçimlerle ilgili yeni yasalar çıkarılacak ve 1983’ün sonunda genel seçimlere gidilecekti.

Yorumlar

  1. çko merak etmiştim oğrendım saolunz........

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

İkinci Meşrutiyet Dönemi Düşünce Akımları

Siyasal hayatımızın yakın döneminde meşrutiyetin ikinci kez ilanı, tek sesli uygulamadan çok sesliliğe geçişe benzeyen yapısal değişmelerin de başlangıcı olmuş ve çağdaş anlamda siyasal hayat, hiç değilse kuramsal olarak kurulmuştur. Meşrutiyetin ilanında temel özellik, siyasallaşma sürecinin başlaması ve ona kaçınılmaz bir şekilde bağlı olarak; dernekleşmenin, partileşmenin ve toplumsal hayatta çok seslilik dönemin açılmış olmasıdır. Bu dönemde, özellikle İttihat ve Terakki’nin tek parti yönetimini kurduğu 1914 yılına değin Osmanlı Devleti’nde bir çok düşünce yanyana bulunabilmiştir. Bu bakımdan bu dönem Türk tarihinin en renki evrelerinden biri olmuştur.

Bu dönemdeki tartışma konuları Osmanlıcılık, İslamcılık, Batıcılık, Milliyetçilik/Türkçülük, Merkeziyetçilik-Adem-i Merkeziyetçilik ana başlıkları altında toplanabilir. Bu akımların temsilcilerinin ortak noktası; İmparatorluğu içinde bulunduğu durumdan kurtarmak ve eski görkemli günlerdeki durumuna getirmek amacıyla çaba harcamış ol…

İzmir'in Yunanlılara Verilmesi ve İtalyan İstekleri

Birinci Dünya Savaşı çıktığında tarafsız kalan Yunanistan’ı kendi yanlarına çekmek isteyen İngiliz Dışişleri Bakanı Grey 15 Ocak 1915’te Yunan Hükümetine bir nota göndererek savaşa katılmaları halinde Yunan Megali İdeası için çok önemli olan İzmir ve çevresinin Yunanistan’a verileceğini bildirmişti. Öneriye olumlu bakmayan Yunan Kralı Konstantin, Venizelos’un zorlaması ile tahttan indirildikten sonra Yunanistan Haziran 1917’de savaşa girmişti. Oysa yukarıda değinildiği gibi Nisan 1917’de imzalanan St. Jean de Maurienne Anlaşması ile diğer bazı illerle birlikte İzmir’in İtalya’ya verilmesi kabul edilmişti. Bu nedenle Mondros’tan sonra Yunanistan ile İtalya İzmir bölgesinin egemenliği yüzünden çelişkiye düşmüşlerdi. Yunan siyaset ve basın çevreleri Yunanistan’ın eski Bizans’ın varisi olduğunu, dolayısıyla Batı Anadolu, Trakya ve İstanbul’un kendilerine verilmesi gerektiğini yayıyorlardı. İngiliz Başbakanı Lloyd George da bölgenin Yunanistan’a verilmesinin İngiltere’nin çıkarına olacağın…

Planlı Ekonomiye Geçiş

Ekonomi de devletçiliğin uygulamasına geçilmesi, ülke sanayisinin öncelikle nasıl kurulacağı sorusunu gündeme getirmişti. Çözüm için Sovyet Rusya dan esinlenerek sanayileşmenin titizlikle izlenecek bir plana bağlanması uygun görülmüştü. Sermaye azlığı ve sanayii ye elverişli bir iç pazarın zayıflığı, batı kapitalizmine uygun bir sanayileşmeye olanak vermemekteydi. Tarıma dayalı Osmanlı ekonomisi bir toprak sanayi yaratamadığı gibi köylüleri de tam anlamıyla toprak sahibi yapamamıştı.

Bu amaçla çağrılan Prof. Orlof başkanlığındaki bir Sovyet heyeti 1932 Ağustosunda Türkiye’ye gelmişti. Sovyet uzmanlar, kurulması gerekli görülen sanayii kuruluşlarına ilişkin raporlarını iktisat bakanı Celal Bayar’a vermişlerdi. Bakanlıkça gözden geçirilen ve yeniden yazılan raporu 16 Aralık 1933’te bakanlar kurulunda görüşülmesine başlanmıştı. Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı olarak kabul edilen planın uygulama görevi Sümerbank’a verilmişti. Birinci beş yıllık sanayii planını hazırlayan Sovyet heyeti dış…