Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Ağustos, 2007 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Atatürkçü Düşüncenin Evrensel Değeri

Atatürkçülük, gerçek içeriğiyle anlaşıldığı zaman, bu izmin, Mustafa Kemal Atatürk zamanındaki yol gösterici, bütünleştirici ve toplumu yeni hedeflere doğru seferber edici niteliklerinin, 2000’ler Türkiyesi ile birlikte tüm ezilen uluslar açısından da sürdüğü açıkça görülür. Atatürk’ün büyüklüğü tarihi yapan insanlardır anlamında değil, yüzyılımızın üçte birinde dünyanın tarihsel gelişiminin gereklerini Asya ve Afrika’nın burjuva-ulusal kurtuluş hareketinin öteki bütün önderlerinden daha iyi kavramış ve buna göre davranmış olmasındadır.

Tam bu noktada, Kemalist ideolojinin evrenselliği de ortaya çıkmaktadır.Sorun yalnız mazlum milletler sorunu değildir. Aynı zamanda tüm Batı dünyasını da ilgilendiren bir sorundur: Acaba, Mustafa Kemal Atatürk’ün Atatürkçülüğü, Batı’nın uzun yıllarda geçirdiği aşamaları Türkiye’nin kısayoldan atlamasını sağlayacak mıdır?

Bu sorun siyasal bilimler açısından da yaşamsal bir öneme sahiptir. Ülkemizde, Isparta dağlarındaki çobana cumhurbaşkanlığı yolunu aç…

Devrimcilik İlkesi

Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyetinde, meydana getirilen siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel değişimlerin tümünü kapsayan devrimcilik, 5 Şubat 1937 de anayasamıza girmiş ve Cumhuriyetimizin temel niteliklerinden biri olmuştur.

Türk devriminin amacı, öncelikle Türk devletini,Türk toplumunu çağdaş hale getirmektir. Bu çağdaşlaştırma hareketi evrensel değerlerin alınmasıyla birlikte ulusal değerlere de sahip çıkma anlamındadır.

Atatürk’ün devrimcilik anlayışı durağan olmayıp, sürekli ileriye gitmeyi hedef almaktadır ve dünyadaki bilimsel, düşünsel ve siyasal gelişmelere karşı her türlü dogmatizmden uzak kalmak anlamını taşır. Atatürk bu konu hakkında Afet İnan’a şunları yazdırmıştır.
Bu koyduğumuz prensipler, bugünün icaplarına göre milletimizin medeniyet yolunda gelişmesi için faydalı bulduklarımızdır. Ancak sosyal bünye daima gelişen ve tekamül’e yönelmesi zaruri olan bir durumdadır. ilim ve teknik ise her an yeniliklere, icatlara açıktır. İşte bu durum karşısında insanların iste…

Devletçilik İlkesi

Ekonomik etkinliklere devletin karışması, Türkler için hiçbir şekilde yeni bir deneyim değildi. Birinci Dünya Savaşı,sırasında, milli iktisat adı altında denenmişti; 1930’larda bu terime çekidüzen verilmiş ve devletçilik adını almıştı. Ancak temel özellikler uygulamada aynı kalmıştır: Yol göstererek ve zayıflığı nedeniyle kendisinin alayacağı ekonomik önlemleri gerçekleştirerek, özel sektörün büyümesine ve olgunlaşmasına yardım etmek.

Devletçilik, Cumhuriyet Halk Fırkası’nın 1931 yılında kabul ettiği altı temel ve değişmez ilkeden biri oldu ve 1937’de Anayasa’ya da girdi. Bu altı ilke içinde, Atatürkçülük ideolojisini ve dolayısıyla onun ekonomik siyasetini tanımladığı için Devletçilik üzerinde biraz durmakta yarar vardır. 1935 Kongresi tutanakları şöyle demektedir:

“Temel ilkelerimizden biri, Türkiye Cumhuriyeti halkını çeşitli sınıflardan oluşan bir topluluk olarak değil, Türk halkının bireysel ve toplumsal hayatı için gerekli olan işbölümü uyarınca çeşitli meslekler ayrılmış bir top…

Halkçılık İlkesi

Milliyetçiliğin tabii sonucu olan halkçılık, çağdaş demokrasi prensibinin temelini teşkil eder. Halkçılığın tarifini yapmadan önce halk sözcüğü üzerinde durmak gerekir. Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre, halk sözcüksinin farklı tanımlarını yapmak mümkündür.

Aynı ülkede yaşayan, aynı uyruktan olan insanlara halk denildiği gibi, ayrı ülkelerde yaşayan, aynı soydan gelenlere (Yahudi Halkı) ve aynı ülkede yaşayan farklı soylara da (Sovyetler Birliği) halk denmektedir. Bütün bunların yanında kabul gören bir başka tanımda; muayyen bir zaman ve yerde yaşayan insan topluluklarına halk denmektedir. Cumhuriyet dönemine kadar bizde halk yerine, ahali sözcüksi kullanılmaktaydı.

Ahali anlayışını yıkan Atatürk, Türkiye halkını şöyle tarif etmektedir. “Türkiye halkı, ırken, dinen ve kültürel olarak birleşmiş, birbirlerine karşılıklı hürmet ve fedakârlık hisleriyle doldurulmuş, gelecekleri ve menfaatleri ortak olan sosyal bir topluluktur”. Görüldüğü gibi Atatürk, herhangi bir ayırımcılığı kabul etmeyip,…

Laiklik İlkesi

Laiklik akılcılık ilkesinin yaşama uygulanmasının zorunlu bir sonucu olarak ortaya çıkmış evrensel bir ilkedir. Laiklik, bilginin dogmalardan ve inanç kategorilerinden bağımsızlaşması demektir. Bilginin deney ve gözlemlerden kaynaklanmasını öngörür.

Laiklik kelimesi değişik ve çelişkili anlamlarda kullanılan bir kelimedir. Dilimize Fransızca’dan “laic, laiquee” sözcüklerinden geçmiştir. Kökü ise Latince’den “laicus” ve Yunanca “laikos” dan gelmektedir. Laikos din adamı niteliği ve yetkisini taşımayan kişi anlamı taşımaktadır. Laikos, halk anlamına gelen “laos” kelimesinden türetilmiştir. Türkçe’ye ‘‘halk’’ olarak çevrilmişse de gerçekte ‘‘avam’’ ya da ‘‘ahali’’ hatta ‘‘reaya’’ kavramlarına daha yakındır. Anlam itibariyle, dinsel olmayan; dine ait olmayan, din dışı unsurlara ait olandır. Osmanlılarda “La-dini’’ (dinsiz) kavramıyla da karşılanmıştır. Fakat, Tanrı tanınamazlık değildir.

Laik Hukuk, dini olmayan, dini ilkelerden kaynaklanmayan hukuk demektir.

Laik devlet ise, dini kurallara…

Akılcılık ve Bilimsellik

“Ben manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım ilim ve akıldır” diyen Atatürk’ün en önemli özelliği olan devrimciliği, Akılcılık’tan çıkmaktadır. Bilindiği gibi Akılcılık, bilgilerimizin kaynağını ve nasıl kazanıldığını açıklamaya çalışan bir felsefe akımıdır.

Akılcı yaklaşımın temelini oluşturan akli bilgiler, isminden de anlaşıldığı gibi, akla ve mantığa dayanır. Bu bilgiler yanlışlama yöntemi ile gelişir; aksi kanıtlanıncaya kadar da doğru oldukları kabul edilir. Dinsel öğretilerde geçerli olan nakli bilgiler ise, akıl yoluyla değil, kutsal kitaplardan kazanılan bilgilerdir. Bu bilgiler, inkâr edilemez ve yanlışlama yöntemine başvurulmadan doğruluğu kabul edilir. Bu bilgilerle iman edilir.

Bilim ise insanın içinde yaşadığı evreni ve doğayı gözlem, deney ve sınamalar yoluyla anlamak, açıklamak için geliştirdiği en başarılı çabadır. Yüzyıllar boyunca bilim adamları baskı ve engellemelere boyun eğmeyerek dogma,…

Ulusal Egemenlik İlkesi ve Cumhuriyetçilik

Ulusal egemenlik ve onun zorunlu sonucu olan cumhuriyetçilik, binlerce yıllık tarihi olan Türk ulusunun yaşamına ilk kez Atatürk ile girmiş ve yerleşmiştir.

Bilindiği gibi bir devletin varlığı için bazı öğelerin bir arada bulunması gereklidir. Klasik görüşlere göre bir devlet ülke, insan topluluğu ve o topluluk içinde çıkan egemenlik öğelerinden oluşur.

Egemenlik terimi iktisatçılar ve felsefeciler tarafından farklı anlamlarda kullanılmakla birlikte; genellikle bu terim siyasal bilimlerde devlet olgusu incelenirken temel bir kavram olarak sıkça kullanılmaktadır.

Egemenlik terimi sözlüklerde “hiç bir denetim ve sınır kabul etmeyen sınırsız yetke, bütün güçleri aşan güç” olarak tanımlanmaktadır. Siyasal bilimlerde ise “devlete tanınan en üstün iktidar” olarak tanımlanmakta ve ulusal sınırlar içinde yalnız devletin yetki ve güç sahibi oluşuna “iç egemenlik”, uluslararası düzeyde de devletin yalnızca kendi taahhütleri çerçevesinde sınırlandırılabilen mutlak bağımsızlığına “dış egemenlik” …

Milliyetçilik İlkesi

Bağımsızlık ve çağdaşlaşma hedeflerine ulaşmak için, ideolojinin çerçevesini oluşturan ulusçuluk, cumhuriyetçilik ve laiklik ilkeleri Fransız Devrimi ve dolayısıyla liberalizmden, devletçilik, halkçılık ve devrimcilik ilkeleri de sosyalizmden esinlenmiştir.

Atatürkçülük içinde ulusçuluk, bir yandan ulusal bağımsızlığın sağlanması, öte yandan da çağdaşlaşma gereksinimlerini karşılamaya yönelik ideolojik bir öğe oluşturuyordu. Çağdaş bir toplum olmak için önce ulus olmak, uluslaşma aşamasından geçmiş olmak gerekiyordu. Uluslaşma aşaması, çağdaş toplumun temel özelliklerinden olan demokratikliği sağlayabilmek için de bir ön koşuldu.

Türk milliyetçiliğinin kökenlerini, genel olarak meşrutiyet dönemlerini incelerken görmüştük. Çeşitli kaynaklardan beslenen bu gecikmiş ulusçuluk akımını bir düşünce sistemi içine oturtan kişi Ziya Gökalp olmuştu. Bu yandan ulusal bağımsızlığı sağlamak, öte yandan çağdaş anlamda bir ulus yaratmak ereğine yönelen Mustafa Kemal elbette ki bu birikimden yararlan…

Bağımsızlık İlkesi

Atatürk’ün ve arkadaşlarının önünde iki aşamalı bir amaç vardı: Bağımsızlık ve çağdaşlaşma. Cumhuriyetimizi kuranların bağımsızlık ilkesine ne denli değer verdiği ortadır. Lozan Barış Konferansı ile ilgili anılarını anlatırken İsmet Paşa İngiltere’nin temsilcisi Lord Curzon ile aralarında geçen bir konuşmayı bize şöyle aktarır:
“Güçlüğü hatırlatmak için size söylüyorum. Orada bir akşam, İngiliz murahhası Lord Kürzon, yanında Amarika murahhası varken bana şöyle dedi:

— Müzakere ediyoruz. aylardan beri arzu ettiklerimizden hiçbirini alamıyoruz. Vermiyorsunuz. Anlayış göstermiyorsunuz. Memnun değiliz sizden. ama ne reddederseniz cebimize atıyoruz. Cebimizde saklıyoruz. memleketiniz haraptır. Yarın geleceksiniz, bunları tamir etmek için, kalkınmak için yardım isteyeceksiniz. O zaman, bu cebime koyduklarımdan her birini, birer birer çıkarıp size vereceğim...

Ben cevap verdim:

— Çok emekle bu neticeye varmışızdır. koşullarımız, milletimize göre hakladır. Bunları behemahal alacağız. Biz bunl…

Altı Okun Anlamı

Atatürkçü düşünce, tam bağımsızlık ve Batılılık ilkeleri çerçevesinde karşı-emperyalizm ve altı ok ile belirlenir. Ne yazık ki, Türkiye’deki Atatürkçü duyarlılığa yeterince sahip olmayan yönetimlerin uygulamaları ile, Atatürkçülük önce yalnızca altı oka indirgemiş, daha sonra da bu altı ilkeyi genel anlamından tümüyle saptıracak yorumlara konu yapmıştır.

Oysa, Atatürkçü düşünce, öğeleri birbirinden ayrılamayacak bir bütündür. Tam bağımsızlık bir yana bırakılınca, Çağdaşlaşma ilkesi bir Batı kuyrukçuluğuna dönüşme eğilimi göstermiştir. Daha sonra, Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik, Laiklik ve Devrimcilik ilkeleri de birbirlerinden soyutlanarak, tek tek ele alınıp yorumlanınca, durum iyice karışmış ve Kemalist ideoloji tümüyle temel ekseninden kaydırılmıştır. Bunun sonunda da kaçınılmaz yozlaşma ortaya çıkmış, toplumun benimsediği Atatürk ilkeleri ile toplumun benimsemediği Atatürk ilkeleri gibi yapay ve Atatürkçülük saptırıcı ayırımlardan söz edilmeye başlamıştır.

Atatürkçülüğün Bir İdeoloji Olarak Değeri

Atatürkçülük, tıpkı liberalizm ve sosyalizm gibi, bir devrim ideolojisi olarak doğmuştur. Ama, liberalizm ve sosyalizmden farklı olarak, geri kalmış bir ülkedeki devrim koşullarının gereksinimlerini yansıtmaktadır. Bu nedenle de, Atatürkçülüğü iyi değerlendirebilmek için, geri kalmış ülke devrimlerinin gelişmiş ülke devrimlerinden farkını anlamak gerekir.

Fransız Devrimi, evrim sürecinde önlerde yer alan bir toplumda rastlanabilen devrimlerin en ünlü örneğini oluşturur. Koşullar ve toplumdaki güç dengesi değişmiş, ama eski koşullara göre oluşan ve eski güç dengesini yansıtan toplumsal ve özellikle de siyasal kurumlar değişmemekte direnmiş, toplumsal-ekonomik gelişmeyi zorlaştırmaya başlamıştır. Kentsoylular (burjuvazi) yeni bir toplumsal sınıf olarak doğmuş, güçlenmiş, ama güçleri ölçüsünde siyasal rejimde etkili olamamışlardır. Bir anlamda toplumun altyapısı değişmiş, ama üstyapı bu değişikliğe uymamıştır. Burada söz konusu olan, eski kurumları yeni koşullara, yani üstyapıyı altyapıy…

Atatürk’ün Çağdaşlık Anlayışı

Atatürkçülük ve çağdaşlık terimleri genellikle birlikte anılmakta; Atatürkçülük, çağdaş bir toplum yaratma veya Türkiye’nin çağdaşlaşması için ortaya konulmuş bir ilkeler bütünü olarak kabul edilmektedir. Özellikle “çağdaşlaşma”, “muasır medeniyet seviyesine ulaşma”, “çağdaşlaşma” ve “çağ atlama” gibi kavramların sıkça kullanılması doğal olarak temel bir sorunun varlığını ortaya koymaktadır. Nedir bu sorun? Çağdaş uygarlık düzeyinden geri kalma, çağdaş olamama. Acaba böyle bir yargıya neden varılmıştır?

XX. Yüzyılın ilk yarısı için gerçekten de bu yargının doğruluğunu gösteren sağlam kanıtlar vardır. Günümüzde de bu sorunun yüzyılın başlarındaki kadar olmasa bile varlığını sürdürdüğünü herhalde kabul etmemiz gerekir. Peki bu sorun neden kaynaklanmaktadır? XX. Yüzyılın başlarında dünyanın genel durumuna baktığımızda; dünyanın hemen hemen üçte ikisinin dünyanın üçte biri kadar küçük bir coğrafyasında yaşayan toplumlar tarafından kontrol edildiğini görüyoruz. Bir dizi dönüşümün sonucu ol…