Ana içeriğe atla

Toplumsal Değişme ve Devrim

Toplumların Evrimi



Toplumsal gerçekliğin anlaşılmasında, toplumsal değişme anahtar bir rol oynamaktadır. Toplumsal değişme, bilimsel ve nesnel bir kavramdır. Bu çerçevede değerlendirilmesi ve anlaşılması gerekir. Onda iyilik, kötülük gibi herhangi bir değer yargısı yoktur. Ne var ki toplumsal değişmeyle ilgili ve değer yargısı içeren bir çok farklı terim ve kavram kullanılmaktadır. Örneğin, toplumsal gelişme ya da ilerleme gibi terimler ya değer yargısı taşırlar ya da belli bir ölçüte göre ve belli bir hedefe doğru olan değişmeyi belirtirler. Bu yönüyle, değişme ile gelişme ve ilerlemenin birbirinden çok farklı terimler olduğu ortaya çıkmaktadır. Elbette, değişme ile modernleşme arasında bir ilgi vardır. Modernleşme, genellikle az gelişmiş ülkelerin ileri derecede endüstrileşmiş ülkeler modeline uygun değişmeleri anlamında kullanılır. Bu açıdan modernleşme de değişmenin özel bir şeklidir. Tamamen kendisi demek değildir.

Genel olarak toplumsal olayların, zaman ve mekandaki önem noktasına göre üç ana bölümde ele alınması mümkündür:

Bunlardan birincisi; toplumsal işleyişin gereği olan göreve bağlı siyasal olaylardır. Bunlar, belli bir siyasal düzen ve ülkedeki siyasal hayatın günlük görevsel uğraşılarıdır. Örneğin, ölen bir kralın yerine veliahdının oturması veya bir başbakanın yerine yenisinin atanması gibi.

İkincisi, tarihsel önemi olan ve üzerine tarih düşürülen olaylar olup alışılmışın dışında gerçekleşen olaylardır. Örneğin, bir ülkenin sınırlarındaki değişiklikler veya anayasal değişiklikler gibi.

Üçüncüsü ise, toplumbilimsel önemde olan olaylardır ki, bu kitabın da konusu olan bir alanı içerir. Bunlar bir uygarlık tipinden diğerine geçilen yeni dengeler doğuran ve büyük fırtınalar başlatarak zihniyet ve kurumlarda yapısal değişmelere kapı açan olaylardır. Modernleşme veya modernleştirme ve devrim (inkılâp) hareketleri gibi olaylardır. Çünkü bu olayların yaşandığı belirli topluluklarda hukuksal düzenlemeler, değerlerinin önem sırası, toplumsal örgütlenme tipleri bir anda değişime uğramıştır. Türkiye ve Türk Devrimi örneğinde olduğu gibi, bir toplumun binlerce yıllık birikimlerini bırakıp, yeni bir siyasal ve hukuksal düzene yönelmesi ve sürüklenmesi; yani, uygarlık değiştirmeye kalkışması toplumbilimsel önemdeki olaylara verilebilecek en güzel örneklerden birisidir.

Devrim ve Kavramsal Çerçevesi



Toplumsal değişmeyi bilimsel ve nesnel bir şekilde açıklamanın bir çok güçlükleri bulunmaktadır. Bu güçlüklerin başında konu ile ilgili ortak bir terminolojinin bulunmayışı gelmektedir

Bu durumun en tipik örneklerinden biri, konumuz olan Türk Devrimi üzerinde görülür. Atatürk Devrimleri, Atatürk Reformları, Atatürk İhtilali, Anadolu İhtilali, Atatürk İnkılâbı, Türk Devrimi, Türk İnkılâbı gibi terimler sık sık birbirlerinin yerine kullanılmaktadır.

Bütün bu terim ve kavram kargaşasına, Türkiye’nin içinde bulunduğu ve dili de etkileyen hızlı değişme süreci de katkıda bulunmaktadır: Eski ve yeni terimlerin, hangi kavramların karşılığı olarak kullanıldığı ayrıca bir tartışma konusudur. Devrim sözcüğü, İhtilal karşılığı olarak mı, İnkılâp karşılığı olarak mı kullanılmaktadır, ya da kullanılacaktır? Reform karşılığı olarak hangi terim en uygun anlamı verir? Yine bu hızlı değişme süreci içinde kültürün her alanında görülen eski yeni çatışması içinde taraflar tavırlarını kültürün taşıyıcısı sözcüklerin seçiminde de göstermekte ve sözcüklerin siyasallaşması gibi bir sonuç ortaya çıkmaktadır. Bu çalışmada konu ile ilgili temel terim ve kavramlar aşağıdaki anlamları içinde kullanılmıştır.

İhtilal: Toplumsal ve siyasal bilimlerin kullandığı terimler arasında en geniş ve farklı anlamlara sahip olan sözcüklerden biri ihtilaldir. Sözlüklere göre, ihtilâlin özünü oluşturan hall kökü azaltmak, kısaltmak demek olup, bundan türeyen ihtilâl sözü de anlaşmazlık, düzensizlik, nifak, perişanlık anlamındadır. Siyasal bağlam içinde ayaklanma, isyan, darbe gibi terimleri akla getiren ihtilal üzerinde anlaşmaya varılmış bir sözcük değildir. inkilap.info 'da, ihtilal sözcüğü yerine de devrim terimi kullanılacaktır. Bu terim, siyasal olarak, siyasal iktidarın kaynağının değiştirilmesi anlamında kullanılacaktır. Böylece söz konusu olan olay, bir ayaklanmadan bir isyandan bir hükümet darbesinden farklı olmaktadır.

İnkılap: Sözcük anlamı, değişme, bir durumdan başka bir duruma dönüşme olan ve günümüzde daha çok reform, evrim, değişme sözcükleri yerine kullanılan inkılâp terimi, geçmişte çok daha farklı bir anlam yüklenmiştir.

İnkılap sözcüğü, dilimize Arapça’dan geçmiş olup; değişme, bir durumdan başka bir duruma dönme anlamlarını taşır. Yine bu sözcük Astronomi’de gündönümü demek olan Dünya’nın yörüngesinde Güneş’e en yakın ve en uzak noktalarda bulunduğu zaman için kullanılmıştır. Bu sözcük, Fransızca ve İngilizce’deki revolution ve Almanca’daki umwaelzung sözcüklerinin karşılığıdır.

Gerek inkılap, gerekse ihtilâl sözcüklerin bugünkü anlamlarına yakın şekilde kullanılması 1908 Meşrutiyet hareketinden sonradır, Meşrutiyet döneminde ihtilâl sözcüğü kurulu bir hükümeti güç kullanarak yıkıp yerine başka bir hükümet kurma anlamını taşımaktaydı. İnkılâp sözcüğü ise, ihtilâl sözcüğünün taşıdığı anlamdan çok; parlamento, hükümet ve çeşitli kurullarca saptanarak uygulanması düşünülen hükümet, ekonomi kültür olayları ile oluşturulacak değişmeler anlamını taşımaktaydı.

İhtilal ve inkılap sözcüklerinden başka, Türk devrimi ile hızlanan dilimizde özdeşleşme çalışmaları sonucunda devrim sözcüğü de kullanılmaya başlanmıştır.

Özellikle Atatürk yaşarken, Türk devriminin, siyasal bir iktidar değişikliğinden daha derin, toplumsal ve ekonomik sonuçları olacağını görenler, buna ihtilal yerine, inkılâp demeyi yeğlemişlerdir. Böylece, genellikle siyasal içerikli olan ihtilal yerine toplumsal ve ekonomik içerikli olan inkılâp deyiminin kullanılmasıyla, o zaman, olay daha geniş kapsamlı olarak ele alınmıştır.

Atatürk döneminde inkılap, açıkça ihtilalden çok daha geniş ve derin kapsamlı bir sözcük olarak değerlendirilmiştir. Özellikle “İhtilal, inkılabın gayesi değil, vasıtasıdır” sözü, iki terim arasındaki ilişkiyi ve o zamanki kullanışları arasındaki farkı çok açık seçik bir biçimde ortaya koymaktadır.

İnkılap teriminin yukarıda belirtilenden başka anlamları ve kullanılışları da bulunmaktadır. Örneğin Atatürk İnkılapları deyiminde inkılâp, reform, yenilik anlamında kullanılmaktadır.

Böylece inkılâp, bir yandan geniş kapsamlı, toplumsal, ekonomik ve siyasal bir ihtilal anlamında kullanılırken, öte yandan, şapka, abece, takvim, eğitim konularındaki reformları nitelemek için de başvurulan bir terim özelliği de kazanmıştır.

Devrim: Türkçe'deki özleştirme akımının ürettiği terimlerden biri olan devrim yalnız siyasal anlamda düşünüldüğü zaman ihtilal karşılığı, toplumsal, ekonomik ve siyasal bağlamda kullanıldığı zaman da, eski günlerdeki kullanılışı ile inkılâp karşılığıdır

Bu çalışmada devrim terimi hem ihtilal, hem de inkılâp anlamında kullanılmıştır. Bu çerçeve içinde terimi bir kez daha tanımlarsak şöyle bir sonuca ulaşırız:

Siyasal anlamda devrim, iktidarın kökeninde değişme yaratan bir olaydır. Örneğin Fransız devrimi, siyasal iktidarın kökenini tanrıdan ve gelenekten alıp, o dönemin ilerici sınıfı olan burjuvaziye ve kentli halka vermiştir. Aynı biçimde Türk devriminde de, Atatürk, dinsel-geleneksel kökenli iktidarı, ulusa ya da halka dayalı, laik bir niteliğe dayamıştır.

İktidarın kökeninde, yani dayandığı güçlerde (inançlar ya da sınıflar, ilişkiler) değişiklik yapmayan siyasal olaylar, bu anlamda devrim değildir. Hükümet değişikliği, hükümet darbesi, isyan, iç savaş gibi farklı nitelikte olan olayların devrim olayı ile karıştırılmaması gerekir. Demokratik yolla yapılan bütün değişiklikler, aynı kökene, halk kökenine dayandığı için devrim diye nitelenemez. Fakat demokrasinin başlaması bir devrimdir. Örneğin, bizde 1950 seçimleriyle, Demokrat Parti’nin iktidara gelmesi ulus egemenliğini ve demokrasiyi kuramdan uygulamaya aktardığı için, uygulama açısından bir devrim olarak düşünülebilir.

Öte yandan, bir grubu siyasal iktidardan uzaklaştırıp, başka bir grubu iktidara getiren hükümet darbesi, siyasal iktidarın kökeninde değişiklik yapmadığı takdirde, devrim olarak nitelenemez. Ancak, siyasal iktidarın dayandığı güçlerde değişiklik sonucunu doğuran hükümet darbeleri, devrim diye nitelenebilirler. Bu açıdan, düşünüldüğünde İttihatçıların Bab-ı Ali Baskını devrim olmaktan uzak bir hükümet darbesidir. Çünkü, sonuç olarak yalnız Kamil Paşa hükümetinin yerine, Mahmut Şevket Paşa hükümeti geliyor ve parti olarak İttihatçıların etkisi artıyordu. Oysa; gerek padişah, gerek meşrutiyet 1908’deki niteliği ile varlığını sürdürüyordu.

Yine bu çerçeve içinde düşünüldüğünde, 1908 yılında İttihatçıların Makedonya dağlarına çekilmesi ve Abdülhamit’i Meclis’i toplantıya çağırmaya zorlaması, siyasal anlamda devrimdir. Çünkü, rafa kaldırılmış olan Anayasa’yı yeniden yaşama geçirerek, Padişah’ın kayıtsız koşulsuz kullandığı dinsel-geleneksel otoriteye, o dönemin etkin gücü bürokrasiyi ortak etmişti. Belki çok kapsamlı değildi ama, hiç kuşkusuz bir devrimdi 1908 eylemi. Üstelik de sonuçları bakımından daha geniş kapsamlı devrimlere de yol açmıştı.

Aynı biçimde 27 Mayıs 1960 hükümet darbesi de sonunda siyasal bir devrime dönüştü. Çünkü, siyasal iktidara, halkın seçtiği Meclis’in yanında yargısal ve bürokratik ortaklar getirdi. Böylece bir anlamda siyasal iktidarın dayandığı güçlerin niteliğinde değişiklik yaptı.

Devrim teriminin siyasal alan dışında da anlamı olduğunu daha önce belirtmiştik. Ekonomik ve toplumsal anlamda devrim, ekonomik ve toplumsal ilişkilerde temel değişiklikler yapan bir olaydır.

Çağdaş toplumbilimin sınıf, değişme, örgüt, kurum gibi tüm kavramları ilişkiler içinde düşündüğü ve bu ilişkileri bir yapı çerçevesinde ele aldığı düşünülürse, devrim, siyasal toplumsal, ekonomik ilişkiler düzeninde hızlı değişmeye yol açan olaydır demek yanlış sayılmaz.

Devrim ile öteki değişmeleri birbirinden ayıran fark aslında kapsam ve hız ayrımıdır. Her toplumun her an değişme içinde olduğu anımsanırsa, devrim olayını yalnız değişme kavramına bağlamak anlamsızlaşır. Çünkü o zaman, her toplum her an devrim yaşıyor demektir. Oysa, her toplumda her an devrim olmaz.

Şimdi devrim kavramının üç öğesi ortaya çıkmış olmaktadır. Bunlar sırası ile, yapı değişmesi, bu değişmenin alışılagelmişten hızlı olması ve yine bu değişmenin alışılagelmişten kapsamlı olmasıdır.

Sonuç olarak, Türk Devrimi de bu tanıma uymaktadır. Çünkü Türk Devrimi Türkiye’nin siyasal, toplumsal ve ekonomik yapısında hızlı ve kapsamlı bir değişme yaratmıştır. Atatürk ise bu hızlı değişimin önderidir.

Dilimizde genellikle gelişme ile ilgili başka sözcükler de bulunmaktadır. Bunlar evrim, ıslahat ve tanzimat’tır.

Evrim: Eski dilde tekamül’ün karşılığı olarak kullanılan bu sözcük genellikle yavaş, kendiliğinden ve derece derece oluşan değişme ve gelişmeyi anlatır. Evrimde en önemli husus gelişmenin ağır ağır ve kendiliğinden meydana gelmesidir diyebiliriz.

Tarihçiler ve toplumbilimcilerin bir çoğu insanlık tarihini, genellikle kendi içinden meydana gelen birikimler sonunda ortaya koyduğu gelişmenin bir sonucu olarak görürler. Bunlardan ünlü biyolog ve doğa tarihçisi Julian Huxley’e göre evrim: “kendi kendini devam ettiren, kendi kendini aşan, zaman içinde doğrusal olan, bu yüzden geriye dönemeyen, yenilik, farklılık, daha karmaşık örgütlenme yaratan bir süreçtir.”

Islahat: Toplum hayatında, belirli alanlarda kanunlara uygun olarak yapılan düzenlemelerdir. Batı dillerinde kullanılan Reform sözcüğünün karşılığıdır. Islahat’ta inkılâp’ta olduğu gibi köklü değişiklikler söz konusu değildir.

Tanzimat: Özellikle devlet yönetimini ilgilendiren hususlarda yapılan iyileştirme ve düzenlemedir. Tarihimizde 1839 yılında Abdülmecit tarafından ‘Gülhane Hatt-ı Humayunu dediğimiz fermanla kabul edilen tasarı bunun en güzel örneğini oluşturur.

Çağdaşlaşma: Öncelikle belirtilmelidir ki çağdaşlaşma kavramına özdeş olmak üzere Türkçe’de modernleşme, batılılaşma, sanayileşme terimleri de kullanılmaktadır. Burada bu kavramların hangisinin daha uygun olduğu gibi sorun bu çalışmanın öncelikleri arasında değildir. Diğer yandan çağdaşlaşma literatürde çoğu zaman gelenekselin karşıtı olarak anlaşılmaktadır.

Çağdaşlaşmanın birkaç cümle ile tanımlamanın hiç de kolay olmadığı belirtilmelidir. Bir tanıma göre çağdaşlaşma “son yüzyılların bilgi patlamasının sonucunda çağlık bir yenileşme sürecinin aldığı dinamik biçim” olarak tanımlamaktadır. Bu tanıma göre “tarih boyunca gelişmiş kurumların insanın bilgisindeki görülmemiş artışı yansıtan ve hızla değişen işlevlere uyarlanma” süreci çağdaşlaşmadır. Çağdaşlaşma ilk olarak günümüz anlamında Batı Avrupa’da filizlenmiştir. 19.ve 20.yüzyıllarda bu coğrafyada meydana gelen bu bağlamdaki gelişmeler dünyanın diğer bölgelerini de etki altına almıştır. Bu nedenle çağdaşlaşma “sanayileşmeye eşlik eden siyasal ve toplumsal değişiklikler”in karşılığı olarak kullanılmaktadır. Son nokta Türk çağdaşlaşmasını doğru yorumlamak bakımından da günümüzde elde edilen toplumsal durum dikkate alındığında bir ölçüt olabilecek nitelikte gözükmektedir.

Modernleşme: Çağdaşlaşmaya benzer bir şekilde modernleşme Türk düşününde batılı yazarların düşünceleri ışığında anlamlandırılmıştır. Modernleşme “geleneksel toplumdan modern toplum tipine doğru evrilen bir toplumsal değişim süreci” olarak tanımlanmıştır. Modernleşmenin gerçekleştiği toplum aynı zamanda modern toplum adını almaktadır. Ya da bu şekilde nitelenmektedir. Modern toplumdan ne anlaşılması gerektiği ise ayrı bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak modern toplumu aydınlanma felsefesinin ilkelerine açık, bireyin özgürlüklerinin dış müdahale karşısında garanti altında olduğu, kişi özgürlüklerinde olduğu gibi ekonomide de yarışmacı ve toplumsal faaliyetlerin diğer alanlarında da farklılıklara tahammül edilen, çoğulcu ve aynı zamanda demokratik toplum olarak tanımlamak mümkündür.

Devrimin Niteliği ve Yasallığı (Meşruiyeti)



Mevcut düzenin halk ayaklanmasıyla yıkılmasını ihtilâl olarak nitelendirebiliriz. Eğer ihtilâl hareketi başarılı olursa meşruiyet kazanmış olur. Devrimin yasallık kazanmasına 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirisi ve gerekse 1791 Fransız Anayasası önemli yer vermiştir. Nitekim 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirisi’nde; “bütün insanlar özgür doğarlar ve özgür yaşarlar; devlet ancak bu özgürlükleri korumak ve bunlardan herkesi eşit derecede yararlanmasını sağlamak için vardır; bu özgürlüklere dokunan devlet, kendi varlık nedenini yitirir; böyle bir devlete karşı ayaklanmak hem hak hem de ödevdir” denilmektedir.

Yine 27 Ağustos 1789 tarihli Fransız İnsan ve Vatandaş Hakları Bildirgesi’nden esinlenen bir çok devlet anayasaları ve 10 Aralık 1948’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nca benimsenmiş olan İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde; “İnsanlık ailesinin tüm üyelerinin niteliğinde bulunan onurunu ve eşit ve ayrılmaz haklarını tanımanın dünyada özgürlük, adalet ve barışın temeli olduğunu, insanın zorbalık ve baskıya karşı son bir yol olarak ayaklanmaya başvurmak zorunda bırakılmaması için İnsan haklarının hukuk düzeniyle korunması gerektiği...” belirtilerek devrimlerin yasallığı konusuna açıklık getirmiştir.

Yürürlükte olan hukuk kurallarına karşı çıkan, daha iyi adalet gerçekleştireceğini iddia eden her eylem devrim hareketi olarak kabul edilemez. Tam tersine toplumda kargaşalıklara, terör hareketlerine sebep olabilir. Nitelik olarak devrim hareketi, terörist hareketlerden çok farklıdır ve gerçek anlamda bir devrimden söz edebilmek için şu olguların gerçekleşmesi gerekmektedir.

- Toplumsal yapıda ve toplumsal güçler dengesinde köklü bir değişme olması.

- Bu değişmenin yerleşmiş yasallık anlayışına seçenek oluşturabilecek yeni bir meşruluk anlayışını (ideolojisini) beraberinde getirmesi.

- Yeni meşruluk inancının toplumdaki temel anlaşmayı bölebilecek ölçüde yaygınlaşması, başka bir deyişle geniş toplumsal kesimlerin desteğini kazanması.

- Bu bölünmenin barışçı yollardan yeni bir birleşim, bir uzlaşma ile giderilememesi.

Başarıya ulaşan, meşruluğunu kazanan devrim hareketi kendi hukukunu, sistemini uygulama sahasına koyar. Artık ona karşı olan güçler ve anlayışlar hukuk dışı nitelik taşır.

Devrimin Aşamaları



Devrim, sadece kısa sürede gerçekleşen bir hareket değildir. Devrim koşullarının ve düşüncesinin olgunlaşması ve gerçekleşmesi yıllarca sürebilir. Genel olarak devrim üç aşamada oluşmaktadır:

Düşünsel Hazırlık Aşaması: Bu aşama, yürürlükteki iktidar veya düzenin bozukluklarına, adaletsizliklerine karşı karşıt düşüncelerin ortaya atıldığı dönemdir. Bu dönemi toplumdaki düşünürler, filozoflar, aydınlar hazırlar. Fransız Devrimi’nde Aydınlanma Çağı dediğimiz Voltaire, Didero, J.J.Rouesso’nun öncülüğünü yaptığı dönem düşünsel hazırlık aşaması sayılabilir. Türk Devrimi’nde ise; Namık Kemal, Ziya Gökalp, Abdullah Cevdet gibi aydınların teokrasiye veya monarşiye karşı eleştirileri bu dönemi oluşturur.

Gerçekleşme (İhtilal) Aşaması: Türk Devrimi’nde ihtilal aşaması Mustafa Kemal Paşa’nın 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkması ile başlamış, Saltanat’ın kaldırılıp Cumhuriyet’in ilan edilmesiyle tamamlanmıştır. İhtilal aşaması Türk Devrimi’nde, Fransız ve Rus ihtilâllerine göre kansız gerçekleştirilmiştir.

Gelişme Aşaması: İhtilâl ile kurulan yeni siyasal sisteme uygun olarak gerçekleştirilen siyasal, toplumsal ve ekonomik değişimlerin ve yeni kurumların oluşturulduğu dönemdir. Burada görevi sona ermiş olan eski kurumların yerine yeni ve çağdaş kurumlar meydana getirilir.

Yenilik kavramı göreli olmakla birlikte devrimin ölçütünü de belirler. Bir hareketin devrim olabilmesi için, eski kurumların yerine getirilen kurumların yeni olması gereklidir. Var olan kurumların yerine daha önce uygulanmış ve başarısızlığı görülmüş bir kurum veya uygulamayı tekrar getirmek devrim değil irtica olarak adlandırılır.

Atatürk de devrimi böyle tanımlamıştır: “Türk milletini son asırlarda geri bırakmış olan müesseseleri yıkarak yerlerine milletin en yüksek medeni icaplara göre ilerlemesini temin edecek, yeni müesseseler koymuş olmaktır”.

Yine Halk Partisi’nin 9 Mart 1933 tarihinde toplanan IV. Büyük Kurultayı’nda Türk İnkılabı’nı Atatürk şöyle tarif etmektedir: “Uçurumun kenarında yıkık bir ülke... Türlü düşmanlarla kanlı boğuşmalar. Yıllarca süren savaş. Ondan sonra içeride ve dışarıda saygı ile anılan yeni vatan, yeni sosyete, yeni devlet ve bunları başarmak için arasız inkılâplar. İşte Türk İnkılabı’nın kısa bir tanımı”.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İkinci Meşrutiyet Dönemi Düşünce Akımları

Siyasal hayatımızın yakın döneminde meşrutiyetin ikinci kez ilanı, tek sesli uygulamadan çok sesliliğe geçişe benzeyen yapısal değişmelerin de başlangıcı olmuş ve çağdaş anlamda siyasal hayat, hiç değilse kuramsal olarak kurulmuştur. Meşrutiyetin ilanında temel özellik, siyasallaşma sürecinin başlaması ve ona kaçınılmaz bir şekilde bağlı olarak; dernekleşmenin, partileşmenin ve toplumsal hayatta çok seslilik dönemin açılmış olmasıdır. Bu dönemde, özellikle İttihat ve Terakki’nin tek parti yönetimini kurduğu 1914 yılına değin Osmanlı Devleti’nde bir çok düşünce yanyana bulunabilmiştir. Bu bakımdan bu dönem Türk tarihinin en renki evrelerinden biri olmuştur.

Bu dönemdeki tartışma konuları Osmanlıcılık, İslamcılık, Batıcılık, Milliyetçilik/Türkçülük, Merkeziyetçilik-Adem-i Merkeziyetçilik ana başlıkları altında toplanabilir. Bu akımların temsilcilerinin ortak noktası; İmparatorluğu içinde bulunduğu durumdan kurtarmak ve eski görkemli günlerdeki durumuna getirmek amacıyla çaba harcamış ol…

İzmir'in Yunanlılara Verilmesi ve İtalyan İstekleri

Birinci Dünya Savaşı çıktığında tarafsız kalan Yunanistan’ı kendi yanlarına çekmek isteyen İngiliz Dışişleri Bakanı Grey 15 Ocak 1915’te Yunan Hükümetine bir nota göndererek savaşa katılmaları halinde Yunan Megali İdeası için çok önemli olan İzmir ve çevresinin Yunanistan’a verileceğini bildirmişti. Öneriye olumlu bakmayan Yunan Kralı Konstantin, Venizelos’un zorlaması ile tahttan indirildikten sonra Yunanistan Haziran 1917’de savaşa girmişti. Oysa yukarıda değinildiği gibi Nisan 1917’de imzalanan St. Jean de Maurienne Anlaşması ile diğer bazı illerle birlikte İzmir’in İtalya’ya verilmesi kabul edilmişti. Bu nedenle Mondros’tan sonra Yunanistan ile İtalya İzmir bölgesinin egemenliği yüzünden çelişkiye düşmüşlerdi. Yunan siyaset ve basın çevreleri Yunanistan’ın eski Bizans’ın varisi olduğunu, dolayısıyla Batı Anadolu, Trakya ve İstanbul’un kendilerine verilmesi gerektiğini yayıyorlardı. İngiliz Başbakanı Lloyd George da bölgenin Yunanistan’a verilmesinin İngiltere’nin çıkarına olacağın…

Planlı Ekonomiye Geçiş

Ekonomi de devletçiliğin uygulamasına geçilmesi, ülke sanayisinin öncelikle nasıl kurulacağı sorusunu gündeme getirmişti. Çözüm için Sovyet Rusya dan esinlenerek sanayileşmenin titizlikle izlenecek bir plana bağlanması uygun görülmüştü. Sermaye azlığı ve sanayii ye elverişli bir iç pazarın zayıflığı, batı kapitalizmine uygun bir sanayileşmeye olanak vermemekteydi. Tarıma dayalı Osmanlı ekonomisi bir toprak sanayi yaratamadığı gibi köylüleri de tam anlamıyla toprak sahibi yapamamıştı.

Bu amaçla çağrılan Prof. Orlof başkanlığındaki bir Sovyet heyeti 1932 Ağustosunda Türkiye’ye gelmişti. Sovyet uzmanlar, kurulması gerekli görülen sanayii kuruluşlarına ilişkin raporlarını iktisat bakanı Celal Bayar’a vermişlerdi. Bakanlıkça gözden geçirilen ve yeniden yazılan raporu 16 Aralık 1933’te bakanlar kurulunda görüşülmesine başlanmıştı. Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı olarak kabul edilen planın uygulama görevi Sümerbank’a verilmişti. Birinci beş yıllık sanayii planını hazırlayan Sovyet heyeti dış…