Ana içeriğe atla

Tanzimat Döneminde Osmanlı İmparatorluğu

Osmanlı İmparatorluğu ile Rusya’nın temsilcileri 1774’de Bulgaristan’ın Küçük Kaynarca kasabasında Avrupa diplomasi tarihinin en ünlü ve en önemli anlaşmalarından birini imzaladılar. Anlaşmanın üç önemli hükmü Kırım Hanlığı’na bağlı Kuban ve Terek bölgelerinin Rusya’ya bırakılması, Rus ticaret gemilerine İstanbul ve Çanakkale boğazlarından serbest geçiş hakkının tanınması ve Rusya’nın “Ortodoks Kilisesi’ni ve ona hizmet edenleri temsil hakkını” almasıydı. Özellikle bu üçüncü madde ile Osmanlı İmparatorluğu’nun toplumsal yapısı içinde bulunan Ortodoks nüfus doğrudan Rusya’nın karışmasına açık bir hale geliyordu. Bunun en önemli hedefi de Doğu Anadolu’da yaşayan Ortodoks Ermeni nüfustu. Ayrıca bu sayede Rusya, Balkanlar’da yaşayan Ortodoks nüfus (Sırplar, Rumlar ve Ulahlar) üzerinde etkinlik kurarak en büyük ülküsü ve politikası olan Akdeniz’e ulaşmak projesini de gerçekleştirme olanağına kavuşacaktı.

Rusya’nın bu projesinin bir parçası olmak üzere önce Balkanlar’da 19. yüzyılın hemen başında bir Sırp ayaklanması örgütlendi. Görünürde yerel yöneticilere ve yeniçerilerin halka uyguladığı baskılara karşı bir tepki olarak başlayan ayaklanma, kısa sürede Osmanlı merkezi otoritesinden kopma mücadelesine dönüştü. Osmanlı yönetimi ayaklanmayı bastırmakla birlikte Sırplara ekonomik ve siyasal bazı ayrıcalıklar vermek zorunda kaldı.

Rus politikasının ikinci hedefi Rumların Osmanlı idaresinden kopma planını uygulamaya koymak oldu. İonnis Kapodistria’nın başkanlığında, görünürde bir dostluk ve kardeşlik derneği olarak kurulan ve Rus Çarı’nın yaverinin de üye olduğu Filiki Eterya’nın asıl amacı Rusya’nın da desteğiyle Osmanlı yönetimindeki Rumları örgütleyerek büyük bir Rum ayaklanması çıkarmaktı. 1821’de Rum nüfusun en yoğun olarak bulunduğu Mora’da başlayan Yunan ayaklanması, Rumların Osmanlı İmparatorluğu içinde çok geniş bir coğrafyaya dağılmış olmaları nedeniyle kısa sürede genişledi.

Yunan Ayaklanması, Avrupa Devletleri’nin Osmanlı İmparatorluğu’nun iç işlerine karışması için bir fırsat verdi. Avrupa Devletleri Osmanlı İmparatorluğu’nun özellikle gayrımüslim nüfusu üzerinde etki kurarak Osmanlı yönetiminin gayrimüslimlerin durumunu da iyileştirecek bazı sosyal, siyasal ve hukuksal düzenlemeler yapılmasını dayattılar.

Bu durum Tanzimat ve Islahat fermanlarının duyurulmasın hazırlayan dış etkenler olarak ortaya çıktı. Elbette Tanzimat sürecinin açılması, sadece Avrupa Devletlerinin bu baskılarına bağlanmamalıdır. Bu aynı zamanda 18. yüzyıldan beri Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşanan yenileşme dinamiklerinin de ulaştığı bir sonuçtur. Bu dinamikleri su yüzüne çıkaran en önemli göstergelerden biri II. Mahmut’un tutumu olmuştur. II. Mahmut Osmanlı tebaasının din ve etnik farkı olmaksızın hukuk önünde eşit olması isteğini şu sözlerle dile getirmiştir. “Ben tebaanın Müslüman’ını camide, Hıristiyan’ını kilisede, Musevi’sini de havrada fark ederim. Bundan başka aralarında bir tek fark yoktur. Cümlesi hakkında muhabbet ve adaletim kavidir ve hepsi hakiki evladımdır.”

Tanzimat Fermanı ve Sonuçları

1839’da Tanzimat Fermanı’nın yayınlanması on yedinci yüzyılda başlayıp süregelen modernleşme akımı içinde en önemli evreyi oluşturur. Tanzimat reform dönemi, 3 Kasım 1839’da Mustafa Reşit Paşa’nın Tanzimat Fermanı’nı Gülhane Parkı’nda okumasıyla başlamıştır. Sultan Abdülmecit’in tahta çıkar çıkmaz düzeltim hareketini sürdürmek amacında olduğunu göstermesi önemli idi. 3 Kasım 1839’da Sultan Abdülmecid’in sadrazamı Mustafa Reşit Paşa tarafından Gülhane Parkı’nda yabancı devletlerin elçileri ve büyük bir halk topluluğunun huzurunda okunan, kişilerle devlet arasındaki ilişkilere hukuki yönden yenilikler getiren, şeriata dayanan eski yasaları tamamen değiştirmeyi öngören, Tanzimat-ı Hayriye adı verilen düzeltim hareketi siyasal ve hukuki yönden Osmanlı’da bir ilk idi. Osmanlı siyasal yaşantısının da ilk kazanımıydı.

Tanzimat Fermanın her şeyden önce farklı unsurlardan oluşan imparatorluğun dağılmasını önlemek gibi bir amacı olduğu gerçektir ama dönemin reformlarını sadece bu amaç doğrultusunda gerçekleştirilmiş uygulamalar olarak görmek doğru değildir.

Fermanı hukuksal açıdan değerlendirirsek, Ceza Hukuku, İdare Hukuku ve Ticaret Hukuku gibi çeşitli hukuk dallarında hiç de küçümsenmeyecek gelişmelere öncülük etmiştir. Bu fermanla oluşan gelişmeler sayesinde,Osmanlı devletine modern anlamda bir hukuk devleti anlayışı da girmiştir. Fermanda kanunlara aykırı davrananların cezalarını tespit etmek amacıyla bir ceza kanununun hazırlanması belirtilirken, bu kanunla herkesin suçu oranında cezalandırılması esası getirilmek suretiyle Osmanlı devletindeki hukuk eşitsizlikleri kaldırılmıştır. Ayrıca can, mal, ırz, namus güvencesini sağlayıcı anlatımlar kullanılması vergi ve askerlik işlemlerinin adaletle görüleceğinin ifade edilmesi kamu hizmetlerinin doğması açısından önemli bir gelişmedir. Bu ferman, Türkiye’de hukuk devleti kurma yolunda ilk girişim olarak benimsenebilir.

Tanzimat Fermanı’nın getirdiği diğer önemli yenilikler şunlardı: Müslüman veya gayrimüslim olan herkesin can, mal, namus güvenliği devlet garantisi altına alınacak, vergiler herkesin gelirine göre düzenli bir şekilde alınacak, askerlik belirli bir düzene göre olacak, mahkemeler herkese açık olacak ve mahkeme kararı olmadan kimse idam edilmeyecek, herkesin mal ve mülk sahibi olması ve bunu miras olarak bırakabilmesi sağlanacak, rüşvet ve iltimas kaldırılacak, kanun gücünün her gücün üstünde olduğu kabul edilecekti.

Tanzimat Fermanı, Osmanlı Devleti’nde anayasal düzenin başlangıç noktası olarak benimsenebilir. Bu fermanla Sultan Birinci Abdülmecit, kendi gücünün üzerinde bir güç olduğunu kabul ediyordu.

Tanzimat ile siyasal rejimde büyük değişiklikler, Avrupa hukuk sistemine uyum sağlayacak köktenci önlemler, dini temellere dayalı hukuk sisteminin, laik temellere dayalı yeni bir yapılanmayı sağlayacak nitelikte bir hüviyet de görülmez. Bu fermanın ilanından sonra da, İslam hukuku ile o hukukun öngördüğü kurumlar, yeni kabul edilen Avrupa hukuk sistemi ile birlikte yürütülmeye çalışılmıştır.

On dokuzuncu yüzyıl anayasaları kralların yetkilerini sınırlayan kurallar içerirler. Tanzimat Fermanı’nın en önemli noktalarından biri herkesin yasalar önünde eşitliği ilkesi olup Osmanlı Devleti’nde yasalar karşısında eşitliği getirerek Politik birliğin kurulmasını amaçlamaktaydı. Bu ilke 1856’da yayınlanan Islahat Fermanı’nda da vurgulanmaktaydı. 1876’da onaylanan Anayasada aşağıdaki ilke yer almıştır: “Osmanlı Devleti’nin bütün vatandaşları din ya da mezheplerine bakılmaksızın Osmanlı sayılırlar.”

Yasalar önünde eşitlik ilkesinin Batı ülkelerindeki gelişmesi ve Osmanlı Devleti’nde uygulanması imparatorluk içinde yaşayan çeşitli etnik grupların Müslümanlarla her bakımdan eşit konuma gelmesini sağlayarak din ve Devlet işlerinin birbirlerinden ayrılması yolunda ilk adımı oluşturmuştur. Bu dönemde giderek artan sayıda kamu kurumlarının statülerinin İslam hukuku ilkelerinden uzaklaşarak medeni hukuk temellerine doğru kaydığı görülmektedir. Tanzimat Fermanı’nda yer alan ilkeler böylece modern Türkiye’nin anayasal rejiminin temellerini atmış ve laikliğin gerçekleştirilmesini sağlamıştır.

Tanzimat Fermanının Osmanlı’nın klasik siyasal yapısına getirdiği en önemli değişiklik Babıâli bürokratlarının yönetime egemen olması ve padişahtan daha fazla söze sahip olmaya başlamasıdır. Bu durum padişahın yetkisini çok fazla sınırlamamış olsa da bürokratik yapının ve güç dengelerinin değişmekte olduğunun bir habercisi olmuştur. Bu zamana kadar Weber’in patrimonyalizm diye nitelendirdiği, sultanın kişisel ve keyfi olan siyasal baskısını esas alan bir yönetim biçimine tabi olan Osmanlı İmparatorluğu, bu keyfiliği rasyonelliğe dönüştürmek için çabalayan bir bürokrat sınıfı ile modern bir devlet olma yolunda ilk adımlarını atmaya başlamıştı. Gerçi devlet yöneticilerinin otoriter ve geleneksel despotik tavırlarını korumaları, uygulamaya çalıştıkları demokratik politikalarla çelişkiye düşüyordu ve bu demokratik yönetimi pratikte gerçekleştiremediler ama gerçekleştirmeyi amaçlamış olmaları en azından bürokrasinin zihniyetinin değişmekte olduğunun bir göstergesiydi. Demokrasinin esas amaç olmaktan çok imparatorluğun devamının sağlanması ve gayrı müslim unsurların imparatorluktan kopmasının engellenmesi için araç olması da Tanzimat bürokratlarının yaptıkları reformların siyasal modernleşmeyi hazırladığı gerçeğini değiştirmez.

Kısaca, döneme egemen olan stratejik karar, sınırlı bir laikleşmeyi önererek şeriattan bağımsız karar alma alanını genişletmeye yönelmiştir. Ancak, yine de her yeni atılım, son aşamada dini bürokrasinin onayına sunulmak zorundaydı.

Tanzimat Fermanı için diyebiliriz ki, düşüncelerde o an için olmasa bile, zamanla ülkenin sosyal ve siyasal durumunun ortaya koyduğu tehlikeyi anlayabilen bir grup çıkarmış, Tanzimat hareketleri ile birlikte meşrutiyet rejiminin kurulabilmesi ortamı hazırlanmıştır. Tanzimat’ın bir başka özelliği, Avrupa’da ortaya çıkan yeni düşüncelerin, XIX. yüzyılın ilk yarısında Osmanlı sınırları içine girmekle kalmayıp, merkezi otoriteyi de etkilemiş olmasıdır. Modern çağın temel siyasal örgütlenme ilkeleri, Asya’nın öteki bölgelerine ve Afrika’ya geçmeden önce, XIX. yüzyılın ilk yarısında Osmanlı devletinin sınırları içinde dolaşmaya başlayacak ve böylece, XX. yüzyılda Türkiye Cumhuriyeti binasının oturacağı temele ilk taş konmuş olacaktır.

Tanzimat’ın Sürmesi: Islahat Fermanı


1821 de Mora’da başlayan Yunan ayaklanması, Avrupa devletlerinin de desteğiyle 1830’da Yunanistan’ın bağımsızlığıyla sonuçlandı. Osmanlı İmparatorluğu’ndan koparak üzerinde ilk milli devletin kurulduğu bir toprak parçası olan Yunanistan bu olanağa Viyana Kongresinde bir araya gelerek Kutsal İttifak adıyla bir anlaşma kabul etmiş olan Avrupa Devletleri’nin bu Kutsal İttifakı bir kenara atmaları sonucu kavuştu. Viyana Kongresi 1815’de toplanmış, Napolyon Savaşları nedeniyle alt-üst olan Avrupa siyasal haritasını yeniden düzenlemiş ve statükonun korunması konusunda Avrupa Devletlerince görüş birliğine varılmıştı. Ancak bu bağlayıcılık Yunan ayaklanması söz konusu olduğunda bir kenara itildi ve yeni kurulan Yunanistan Devleti’nin Rusya’nın uydusu olmaması için Avrupa Devletleri kendi himayelerine almakta gecikmediler.

Diğer yandan Viyana Kongresinde ilk kez Rus Çarı Aleksandr Doğu Sorunu kavramından söz etmişti. Doğu Sorunu ile kast edilen Osmanlı İmparatorluğu idi ve üç aşamadan oluşan bu süreç 1774 Küçük Kaynarca Anlaşması ile başlamıştı.

Doğu Sorununun ilk aşaması Küçük Kaynarca anlaşması ile Rusya’nın Ortodoks nüfus üzerinde sağladığı etkiye karşılık Avrupa Devletleri’nin diğer gayrimüslimleri himaye politikasına yönelmesi ile başlayan Gayrimüslimlerin Himayesi sorunudur. (Bkz: Doğu Sorunu kutusu) Bu çerçevede Osmanlı coğrafyası içinde misyonerlik etkinliklerine girişen batılı ülkeler açtıkları misyoner okullarında batılı düşüncelerle, ulusçuluk  ülküleriyle donanmış nesiller yetiştirmeye başladılar. Misyonerlerin kurduğu matbaalarda basılan kitaplarda dinsel propagandaların yanı sıra ulusçuluk, laiklik, liberalizm gibi düşünceler de yayılmaya çalışılıyordu.

Diğer yandan özellikle ticaretle uğraşan gayrimüslimler Avrupa Devletleri konsolosluklarından aldıkları vatandaşlık belgeleriyle batı ile daha yakın ticari ve kültürel ilişkiler kurmaya başladılar. Yabancı dil bilen gayrimüslimler, batılı devletlere tercümanlık hizmetlerinde bulunarak bu ilişkileri daha da geliştirdiler. Bu sürecin sonunda Osmanlı toplumsal yapısı içinde Müslümanlarla eşit sosyal, siyasal ve hukuksal haklar isteyen talep eden bir gayrimüslim nüfus oluşmaya başladı. Gayrimüslim nüfusun istekleri sadece bu haklarla sınırlı kalmayıp bir süre sonra Osmanlı İmparatorluğu’ndan kopma düşünceleriyle gelişen ayaklanmaları hazırlayan bir düşünce ortamı yarattı.

Fransız Devrimi’nin ardından tüm dünyaya yayılan düşünce akımları ve özellikle ulusçuluk ideolojisinin etkisi kısa sürede Balkanlar coğrafyasını da etkisi altına aldı. Balkanlarda arka arkaya yaşanan ayaklanmalar öncelikle bu bölgedeki vilayetlerin ayrıcalıklı (özerk) yapıya kavuşmasını ve ardından da İmparatorluktan kopuşunu getirdi. Osmanlı yönetimi açısından Balkanlarda yaşanan karışıklıkları önlemek, bölgeye yönelik gittikçe genişleyen reform önlemleri almakla mümkün görünüyordu. Ancak 1856’da Paris Barış Konferansı’nda bir araya gelen Avrupa Devletleri bu reformların tüm Osmanlı gayrimüslim nüfusunu içine alacak şekilde bir genel ıslahat şekline getirilmesi konusunda Osmanlı İmparatorluğu ile bir anlaşma imzaladılar.

Bu anlaşmanın gereğini yerine getirmek ve toplumsal iç dinamiklerin isteklerini karşılamak üzere Osmanlı İmparatorluğu 1856 yılında, Tanzimat Fermanı’nın bir tamamlayıcısı niteliğinde olan Islahat Fermanı’nı ilan etti.

Islahat Fermanı Tanzimat Fermanı’nın tamamlayıcısı ve pekiştiricisidir. Tanzimat Fermanı’ndan farklı yönü, yalnızca azınlıklar için bir takım haklar öngörmesidir.

Ferman’a göre; Müslüman olmayanları küçük düşürücü sözler kullanılamayacak,azınlıklar devlet memuru olabilecek ve her tür okula girebilecek, mahkemeler açık olacak ve herkes kendi dininde yemin edebilecek, işkence, dayak ve angarya yasak olacak; Hıristiyanlar yerel yönetim meclislerine üye olabilecek, yabancı uyruklular mal ve mülk edinebilecek, gayrimüslimlerden alınan baş vergisi olan cizye kaldırılacak, Hıristiyanlar için bedelli askerlik getirilecek ve herkes şirket, banka gibi ticari kurumlar açabilecekti.

Tanzimat Dönemi Düzenlemeleri


Tanzimat ve Islahat fermanlarının ilanıyla başlayan Tanzimat dönemi, Türk modernleşmesi açısından dönüm noktasıdır. Bu dönemde bütün alanlarda köklü düzenlemelere gidilmiştir. Tanzimat dönemi düzeltim hareketleri hem III. Selim ve II. Mahmut’un çalışmalarının tamamlayıcısı olmuş hem de bu reformları yaygınlaştırarak modernleşmeyi daha kalıcı kılmanın yollarını aramıştır. Önceki dönem düzenlemeleri geliştirilmiş ve reformlar daha kurumsal hale getirilmiştir. Bu çalışmaları reformları şu başlıklar altında inceleyebiliriz.

Yönetsel düzenlemeler: II. Mahmut döneminde kurulan bakanlıkların yanı sıra 1839’da Ticaret Bakanlığı, 1846’da Ziraat ve 1848’de İmar Bakanlığı kurulmuştur. Bu bakanlıkların kurulması ile Osmanlı’da yönetim teknik kadroları oluşturuluyordu. Aynı çerçevede Tanzimat Meclisi, Maliye Meclisi gibi bazı yönetim meclisleri de oluşturulmuştur. Tanzimat bürokrasisi içinde memur kavramı oluşturulmuştur.

Tanzimat döneminde yönetsel bölümlenme köy, nahiye, kaza, sancak ve eyalet şeklinde örgütlenmiştir. 1864 yılında yapılan geniş çaplı düzenlemelerle yönetim kademelenmesi sistemleşmiştir. Yine bu dönemde kaymakam ve vali gibi görevlilerin görev ve yetkileri yasalarla tanımlanmıştır. 1858 yılında İstanbul’da, 1870 yılından sonra da İmparatorluğun diğer yerlerinde belediye örgütleri kurulmuştur. İstanbul dışındaki yerleşmelerde İhtiyar Meclisi, Nahiye Meclisi, Kaza Meclisi, Sancak Meclisi ve Vilayet Meclisi gibi yerel yönetim meclisleri kurulmuştur. Böylece basit anlamda yerel yönetimlere katılım sağlanmıştır.

Hukuksal Düzenlemeler: Tanzimat ile yapılan çalışmaları III. Selim ve II. Mahmut düzenlemelerinden ayıran en önemli fark, hukuk sistemindeki yeniliklerdir. Hukuksal düzenlemeler zamanda Türk modernleşmesinin temel dayanağı olmuştur. Hukuk alanında da düzeltim iki eksen etrafında öbeklenmiştir. İlk eksen kişi temel hak ve özgürlükleri/haklar sistemi, ikinci eksen ise yasalaştırma çalışmalarıdır.
XIX. yüzyılın başlarında Avrupa’da temel hak ve özgürlükler hukuk metinlerine kişi doğal hukuku olarak girmiştir. Kanun önünde eşitlik, kamu hizmetlerinden eşit yararlanma ve vicdan özgürlüğü kişi temel hak ve özgürlüklerinin temelidir. Bunlardan kaynaklanan kişinin doğal, vazgeçilmez ve devredilmez olan hakları henüz Osmanlı yasa metinlerinde yoktu. Bu konuda ilk kez II. Mahmut döneminde yazılı metne girmeyen söylem ve uygulamalar kendisini göstermişti. Tanzimat ve Islahat fermanları ile insanlar dil, din ve ırkları ne olursa olsun eşit kabul edilmişti. Ne var ki cinsiyet eşitliği bir başka deyişle kadın-erkek eşitliği Osmanlı’da hiçbir zaman sağlanamamıştır.

Batı hukukunda insanların doğal hukuku olarak kabul edilen temel hak ve özgürlükler, Osmanlı İmparatorluğu’nda padişahın her an geri alma hakkının saklı tutulduğu bir sadaka gibi kabul edilmiştir. Sultan da kendisince gerekli gördüğü durumlarda bu sadakayı geri almıştır. Ne var ki artık temel haklar öğrenilmiş ve onları isteyen yeni bir grup ortaya çıkmıştır. Bu istek Osmanlı aydınlarınca hürriyet olarak simgeleşmiştir.

Yeni hukuksal düzenlemelerin ikinci ayağı kanunlaştırma çalışmalarıdır. Bu açıdan ilk adım 1840 yılında çıkarılan Ceza Kanunu idi. Bu aslında kişi hukuku olması itibarıyla şeriata yapılan bir karışma idi. Bu yasanın içindeki şu cümle, “dağdaki bir çobanla bir vezirin eşit tutulacağı” (Madde 1), yeni hukukun ruhunu yansıtıyordu. 1851 yılında ve daha sonraki yıllarda bu kanuna eklemeler yapılmıştır.

1850 yılında Ticaret Kanunu ve 1863 yılında Deniz Ticaret Kanunu kabul edildi. 1858 yılında Arazi Kanunu ve 1869 yılında da Vatandaşlık Kanunu kabul edildi. Bu dönem içinde benzeri bir takım kanunlar yapılıp kabul edildi. Bu kanunlar Avrupa ülkelerindeki (özellikle Fransa) kanunların çevirisi şeklinde oluyordu. Buna resepsiyon denir.

Kanunlaştırma çerçevesindeki en önemli adımlardan birisi de Mecelle’nin hazırlanmasıdır. Ahmet Cevdet Paşa başkanlığında oluşturulan bir komisyon

tarafından oluşturulan 16 ciltlik bu kitapta, alım-satım, kira, kefalet, rehin, bağış, tasarruf, ortaklık gibi bir çok ticari konular sistemleştirilmiştir.

Yeni kanunlara uygun yargı kurumları oluşturularak mahkemeler kurulmuş ve batı toplumlarında olduğu gibi yargılama ve mahkeme usulü uygulama alanı bulmuştur. Geleneksel kadı mahkemeleri sadece evlenme, boşanma ve miras paylaşımı konuları ile sınırlandırılmıştır.

Yeni kabul edilen batılı hukuk sistemi Türk kültür tarihinde din dışılığın, bir anlamda laikliğin bir başlangıcıydı.

Eğitimle İlgili Düzenlemeler: Tanzimat dönemi bu anlamda diğer reformlara göre daha şanslı idi. III. Selim ve II. Mahmut reformları az da olsa sonuçlarını vermeye başlamış, eğitilmiş insanlar yetişmeye başlamıştır.

II. Mahmut döneminde Maarif Bakanlığı’nın kurulmasından başka 1846 yılında Maarif Meclisi, 1851 yılında da Encümen-i Daniş adında bilimler akademisi kurulmuştur. Fakat bu akademi pek faydalı olamamıştır. 1849 yılında Dar’ül-maarif, 1859 yılında Mülkiye Mektebi, 1863 yılında da Dar’ül-fünun kuruluştur. Dar’ül-maarif ara yönetici, Mülkiye Mektebi de üst düzey yönetici yetiştirmek gibi bir amaçla kurulmuşlardır. Bu iki okul da bu amaca iyi bir şekilde hizmet etmişlerdir. Üniversite diyebileceğimiz Dar’ül-fünun ise uzun süre faaliyete geçememiştir.

1869 yılında çıkarılan Maarif Kanunu ile günümüzdeki eğitim kademelenmesine benzer bir eğitim sistemi oluşturulmuştur. Sıbyan veya İptidai /ilk mektepler, günümüz temel eğitiminin birinci kısmına denk gelmektedir. Rüştiye mektepleri ise orta okul seviyesindedir. İdadi ve Sultaniler ise lise dengi okullardır. Bunların üzerinde de çok çeşitli yüksek okullar kurulmuştur. Bu yasa ile ilk kez devlet bütçesinden eğitime pay ayrılmaya başlanmıştır. XIX. yüzyılın son çeyreğinde Osmanlı İmparatorluğu’nun bir çok yerinde bir çok okul açılmıştır.

Tanzimat döneminde Avrupa’ya öğrenci gönderilmesi hızlanmış, yabancı dillerden bir çok kitap tercüme edilmiştir. Tüm bu gelişmeler çerçevesinde XIX. yüzyılda yeni bir Tanzimat Aydını  tipi ortaya çıkmıştır.

Bütün bu gelişmeler yaşanırken yüz yıllardır hiç değişmeyen medreseler de hayatlarına devam etmiş, bu kurumlardan ise geleneksel, tutucu insanlar yetişmeye devam etmiştir. Bu da Osmanlı’daki aydın tipinde bir ikilem yaratmış, yeni-eski çatışmasını arttırmıştır.

Ekonomi İle İlgili Düzenlemeler: XIX. yüzyılda karmaşıklaşan ekonomik ilişkiler, Osmanlı İmparatorluğu’nda bu dönemde çok önemli değişimleri doğurmuştur. Geleneksel kapalı ekonominin yerini artık kapitalist ilişkiler ve yaptırımlar almaya başladı. Bu açıdan ilk olarak vergi sisteminde düzenlemeler yapıldı. Yüzlerce çeşit ve oranı sabit olmayan vergiler kaldırılıp yerine sabit ve belirli bir vergi getirildi. Bu çerçevede tarımın geliştirilmesi için çalışmalar yapıldı. Toprak mülkiyeti yaygınlaştırılarak, özel mülkiyet desteklendi. Böylece pamuk, zeytin gibi endüstri bitkileri üretiminin artışı ile tarımsal üretimde pazara yönelik üretim başladı. Özellikle Çukurova ve Ege kıyılarında, Avrupa pazarları ile ilişkilendirilebilen bir tarımsal etkinlik XIX. yüzyılın başlarından itibaren yaşanmaya başlandı.

1847 yılında manifaktürel üretime engel olan gedik sisteminin kaldırılması ile küçük sanayi yatırımları, tekel engelinden kurtuldu. Bu ilk anda çok etkili olmadıysa da yüzyılın sonlarından itibaren küçük ölçekli yatırımlarda hızlandırıcı bir etken olmuştur. Bu dönemde ticari yaşamda da önemli gelişmeler olmuştur. Gümrük düzenlemeleri yapılmış, Ticaret Mahkemeleri kurulmuştur.

Ne var ki, güçsüz durumdaki Osmanlı Devleti, kendi ekonomisini koruyacak koruma önlemlerini alamamıştır. 16 Ağustos 1838 tarihinde Osmanlı devleti İngiltere ile imzaladığı Balta Limanı ticaret sözleşmesi ile Osmanlı gümrük duvarları indirilmiştir. Böylece, zaten emekleme dönemine bile girememiş olan Osmanlı endüstrisi, Avrupa rekabeti karşısında savunmasız durumda bırakılmıştır.

Oysa yapılan çalışmaların bir amacı, ekonomik ilişkilerin Avrupa yöntemlerine göre ayarlanması ve liberal ekonomik politikanın benimsenmesiydi. Ayrıca, Avrupalılara göre, modern (pazar) toplumu, eşit derecede modern ve etkili bir bürokrasiyi gerektiriyordu.

Tanzimat döneminin bir özelliği de Osmanlı Devleti’nin az sayıda da olsa fabrikalar kurmasıdır. Aslında daha önce II. Mahmut döneminde kurulan Feshane 1839’da Eyüp’te bir fabrika haline getirildi. Bu fabrikada daha sonraki dönemlerde festen başka tekstil ürünleri de yapılmıştır. 1844 yılında İzmit’te, 1848 yılında Veliefendi’de, ertesi yıl Hereke’de tekstil fabrikaları, bu yıllarda Bursa’da da ipek fabrikası açılmıştır. Bu fabrikalar kimi zaman kapanmışlarsa da önemli miktarda üretim yapmışlardır. Tekstil sektörünün yanı sıra kundura, cam ve kağıt sanayiinde de devlet yatırımları kendisini göstermiştir. Her ne kadar bu fabrikalarda üretilen mallar Avrupa ürünleri ile rekabet edebilecek seviyede değillerse de üretimin ve işletmeciliğin başlamış olması önemlidir. Bu Osmanlı’nın Avrupa kapitalizmine katıldığını göstermektedir. Ne var ki bu katılma, Osmanlı İmparatorluğu’nu kapitalistleşmesini üst boyutlara taşıyan Avrupa karşısında, yarı sömürge oluşa kadar götürmüştür. Kırım Savaşı sırasında Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk kez Avrupa devletlerinde borç para alması onu batağa sürüklemiştir. 1875 yılında mali iflas ve 1881 yılında Düyun-u Umumiye İdaresi’nin yani Genel Borçlar Yönetimi’nin açılması Osmanlı’yı mali açıdan da tutsak hale getirmiştir.

Tanzimat döneminde yapılan limanlar, kara ve demir yolları da Osmanlı’ya hem yeni ufuklar açmış hem de onun şeklini görüntüsünü ve yaşamını değiştirmiştir.

Toplumsal Alandaki Değişiklikler: XVIII. yüzyıldan itibaren yaşanan batılılaşma, Tanzimat döneminde en azında yeni oluşan aydınlar arasında bir taban yaratmıştır. Bu dönemde teknolojinin de yayılmaya başladığı düşünülürse modernizmin artık Osmanlı yönetimi ve toplumu için daha yoğun bir belirleyici olduğu anlaşılır. Özellikle üst yapı kurumlarında yaşanan değişimler bir dönem sonra toplumun yaşantısında ve düşüncesinde yer etmeye başlamış bu da toplumda az da olsa bir dönüşümü mümkün kılmıştır.

Tanzimat dönemi zihniyet dönüşümünün en çarpıcı alanı kadın kavramındaki değişimdir. Özellikle gazetelerin artmasıyla birlikte kadın gazeteleri çıkmaya başlamış ve kadınların çeşitli konulardaki yazıları yayınlanmaya başlanmıştır. Kız okullarının ve kız öğretmen okullarının açılması ile kadınların eğitimi bu dönemde kurumsallaşmış, kadın nüfus arasında okur yazar oranı artmıştır.

Tanzimat döneminde giyim konusunda da büyük değişimler yaşanmıştır. II. Mahmut döneminde sadece memurlarda başlayan yeni giyim hızla, özellikle İstanbul halkı arasında yayılmıştır. Artık ayakkabı, pantolon, gömlek, ceket ve kravat kullanan ama başında adeta müslümanlığın sembolü olan fes bulunan yeni bir giyim yaygınlaşmıştır. Keza kadın giyiminde de Avrupa modası ile islami geleneği bağdaştırmaya çalışan yeni kadın giyim tarzları kullanılmaya başlanmıştır.

Tanzimat döneminde Osmanlı eski toplumsal sınıfları ve toplumsal yapı değişmiştir. Geleneksel toplumun yerini daha açık bir toplum, kul yöneticilerin yerini bürokrat/memur almıştır. Bu dönemde kapitalistleşmeye koşut az görüntülerle de olsa tüccar sınıfının önem kazanması, az sayıda da olsa işçi sınıfının oluşması toplumsal yapıyı değiştirmeye başlamıştır. Bunun yanı sıra daha önce olmayan tipte bir aydın sınıfının oluşması Osmanlı İmparatorluğu’na yeni çehreler kazandırıyordu.

Tanzimat dönemi ile düşünce yapısında da önemli değişimler yaşanmış, geleneksel öbür dünyada mutluluğu hayal eden insan tipinden, bu dünyadaki mutluluğu isteyen insan tipine doğru geçiş başlamıştır. (Bu geçiş işlemi hala sürmektedir.) Ne var ki bu dünya karşılaştırması çerçevesinde yeni insan tipinde, batı uygarlığı karşısında bir aşağılık kompleksi de yavaş yavaş ortaya çıkmıştır.

Tanzimat’ın Getirdikleri


III. Selim, II. Mahmut ve Tanzimat düzenlemeleri bir bütünün parçalarıdır. Dolayısı ile bu çalışmalar bir bütün olarak düşünülmelidir. Bunların amacı, her şekilde Osmanlı Devleti’nin varlığının sürdürülmesiydi. Bu amaç XIX. yüzyıl dünyası için sağlanmış oluyordu.

Adı geçen iki sultan yenilikçi eylemleri için taban bulamamışlardı. Bu yeniliklerin ekonomik kaynaklarının bulunamaması, yeni bir düzen kurma gereğine inanmış bir teknik kadronun olmaması ve düzenlemelerin gerekliliğinin halka anlatılamamış olması önemli sorunlar oluşturdu. Düzenlemeler çoğu kez temelden çok dış görünüşe yöneliyordu. Yasal değişiklikler ise bir çok kez tam olarak uygulanamıyordu. Bu olumsuzluklar, Osmanlı reformlarının sonuç olarak başarılı olmasına engel olmuştur.

Osmanlı düzelti çalışmalarının bir özelliği de geleneğe pek dokunmadan yapılan reformlar olmasıdır. Nitekim bu dönemde yeni, modern kurumlarla birlikte, bir çok alanda geleneksel eski kurumlar da korunmuştur. Bu da toplumda bir ikilem (düalizm) oluşturmuştur. Kabaca alaturka/alafranga, eski/yeni, geleneksel/modern hata doğulu/batılı olarak isimlendirilebilen bu ikilem toplumda çatışmalar yaratmıştır. Toplum hem eski olandan tam kurtulamamış, hem de yeniye tam girememiştir. Bir çok konuda benzeri ikilemler günümüz Türk toplumunda da görülebilmektedir.

Osmanlı düzeltim hareketlerinde  yenilikçilerin kapsamlı bir düzeltim projeleri yoktu. Genel bir modernizm amacı üzerine kurulmaya çalışılan değişimler bir çok kez kendi iç dengelerinde çatışmalar yaratmıştır. Örneğin vergi düzenlemeleri çerçevesinde iltizam sistemi kaldırılıyor fakat yerine düzgün bir sistem kurulamadığı için iki yıl sonra tekrar geriye dönülüyordu. Bir bakanlık kuruluyor birkaç yıl sonra o bakanlık kapatılıyor sonra tekrar açılabiliyordu. Bu da reformlara olan inancı azaltıyordu.

Osmanlı İmparatorluğu’nun uluslararası politikadaki sorunları sonucunda Batı’ya olan gereksinimi da artmış bu da İmparatorluğu Batı etkisine savunmasızca açmıştır.

Yunan İsyanı, Mısır sorunu, Osmanlı-Rus ve İran savaşları Osmanlı yönetimini bunaltmış, bu çerçevede Osmanlı yönetimi, Batı’ya daha fazla yanaşmıştır. Bu da batılı diplomatların Osmanlı yönetimine karışmalarını mümkün kılmıştır.

Uluslararası sıkışıklığa koşut, iç politikada da önemli sorunlar kendisini gösterdi. Fransız Devrimi paralelinde ortaya çıkan milliyetçi hareketler, Osmanlı tebaası içinde gayrimüslimler arasında önemli bir taraftar buldu. Tanzimat uygulamaları içinde Müslümanlarla gayrimüslimler arasında yaşanan çekişmeler ve farklı hoşnutsuzluklar reformlara karşı bir toplumsal karşı duruşu ortaya çıkardı.

Toplumun çok büyük bir kesiminin geleneklerine bağlı bir kitle olduğu düşünülürse, Osmanlı reformlarının toplumsal bir taban bulamamasının ve topluma sızamamasının nedenleri anlaşılabilir.

Osmanlı düzeltim hareketlerinin kesinlikle başarısız olduğu gibi bir sonuç da çıkarılamaz. Tanzimat reformları ile modernleşme süreci üst yapıda başlamış, Osmanlı yönetim ve düşünce yapısı batılı çağdaş kurum ve düşüncelerle tanışmıştır. Uygulamada sorunlar yaşansa da kurumlar yaratılmaya çalışılmıştır. Reform istekleri siyasal iktidardan ayrılıp, yeni Tanzimat aydınlarınca istenilir olmuştur. Osmanlı tarihinde ilk kez kamu oyu oluşmuştur. Sonuç olarak, her türlü duraksamalara rağmen Tanzimat düzenlemeleri, Osmanlı toplumu ve yönetimi için bir dönüşümün başlangıcı olmuştur.

Genç Osmanlılar ve Siyasal Düşünceleri


Tanzimat ve Islahat düzenlemeleri Osmanlı toplumsal yapısı içindeki dinsel ve cemaatsal ayrımları ortadan kaldırdı. Bu dinsel ve cemaatsal ayrımlar millet sistemi olarak adlandırılan Osmanlı toplumsal örgütlenmesinin geleneksel temellerini oluşturuyordu. Dolayısıyla bu geleneksel temeller de ortadan kalkmış oldu. Tanzimat’tan önce devlet amaç uyruklar araç iken geliştirilen yeni anlayışta amaç uyrukların eşitliği ve refahı, devletin de bunu sağlamada araç olduğu düşüncesi geliştirildi. Gayrimüslimler dinsel kimlikten ulusal kimliğe sıçradılar. Ulusal kimlik tanımlaması çerçevesinde ulusçuluk düşüncesinin de etkisi ile Osmanlı yönetimine karşı yabancılaşma süreci içine girdiler.

Osmanlı aydınının bu kimlik tartışmalarına ve gayrimüslimlerin yabancılaşma sürecine tepkileri üç aşamada ortaya çıktı:

Birinci aşama İttihad-ı anasır (Unsurların Birliği) anlayışıyla tüm Osmanlı vatandaşlarını din ve cemaat farkını ortadan kaldıran bir yapay kimlik yaratma düşüncesiydi. Bu düşünce Osmanlıcılık adıyla sembolleştirildi.

Osmanlıcılık düşüncesinin öncüleri olan Şinasi, Ali Suavi, Namık Kemal ve Ziya Paşa bu ülküyü, bütün Osmanlı vatandaşlarını din ve etnik farkı gözetmeksizin üst yapıda Osmanlı adıyla ve kimliğiyle birleştirecek yeni bir kimlik tanımlaması olarak görüyorlardı. Bu yeni kimlik eski Osmanlı adından ve kimliğinden farklı toplumsal yapıda din, mezhep cemaat ayrımını göz önüne almaksızın bir Osmanlı anlayışı yaratmayı hedeflediği için Yeni Osmanlıcılık adını alıyordu. Yeni Osmanlılar düşüncelerini yaymak için basını bir silah olarak kullanıyorlardı. Tasvir-i Efkar, Hürriyet, Muhbir gibi bazı gazeteler hem İstanbul’da hem de yurt dışında (Londra ve Cenevre’de) Genç Osmanlılar tarafından yayınlanıyordu.

Yeni Osmanlıcılık düşüncesinin savunucuları Genç Osmanlılar bir yandan batının teknik ve kurumsal üstünlüğünü yakalamak ve gayrimüslimlerin endişelerini gidererek onları eşit uyruk konumuna getirmek; diğer yandan Müslüman (özellikle de Arap) nüfusun hanedana bağlılığını korumak ve İslamın birliği adına Müslümanları etnik ayrımdan uzak tutmak gayreti ile Yeni Osmanlıcılık ülküsünü olgunlaştırdılar. Osmanlıcılık ülküsü özellikle ulusçuluk ideolojisinin parçalayıcı etkilerine karşı bir kalkan haline getirildi.

Ne var ki bu kimlikle yeni bir Osmanlı milleti oluşturma fikri bazı zorluklarla karşı karşıyaydı. Öncelikle Osmanlı toplumsal yapısını oluşturan cemaatleri bir arada tutacak ortak bir bağlılık duygusunun olmaması, bundan başka ne Türkler’in ne de Türk ve Müslüman olmayan grupların bir Osmanlı milleti içinde eriyip yok olmayı istememesi, yani beraber ve birlikte yaşama isteğinin olmaması bunda etkiliydi. Bu nedenle Osmanlı milleti oluşturmak veya Osmanlıcılık düşüncesi boş bir hayal olarak yorumlanmıştır.

Fakat Yeni Osmanlıların bir Osmanlı milleti oluşturmak için gerekli gördükleri anayasalı parlamentolu bir rejim boş bir hayal olmamış, ve gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Merkezde bütün toplumun temsilcilerinden oluşan bir meclis kurma düşüncesi Tanzimat Dönemi’nde oluşturulan yerel ve genel nitelikli danışma meclislerinden esinlenmiştir.

Gerçi bu meclisler sadece talep iletme aşamasındaydılar. Nitekim ahâlinin de hükümetten yardım sağlamanın ötesinde kendi kendini yönetme konusunda herhangi bir kaygısı yoktu. Bununla birlikte bu meclislerde oluşturulan temsili yönetim ilişkileri içerik açısından olmasa bile biçimsel olarak yeni siyasal temsil ilişkilerinin doğmaya başladığını gösteriyordu. Bu meclislerde kazanılan deneyimler; I. Meşrutiyet Meclis-i Mebusanı’nı oluşturan ve bu meclislerden gelen mebusların siyasal davranışlarında görülen olgunluğa ve demokratik terbiyeye katkıda bulunmuştur .

Bu uygulamalar, bir parlamento aracılığı ile halkın siyasal temsilinin sağlanması düşüncesini savunanların görüşlerinin oluşmasında da etkili olmuştur. Bu düşüncenin oluşmasında bu uygulamaların ve Batı’dan gelen etkilerin yanısıra, İmparatorluğun yitirilmiş olan bazı topraklarında; örneğin Mısır ve Tunus’daki temsil uygulamalarının da etkisinden söz edilebilir. Daha 1829’da Mısır’da Mehmet Ali Paşa, her yıl bir kaç gün toplanan 156 üyeli bir Danışma Meclisi atamıştı. 1861’de Tunus Bey’i müslüman bir ülkede Avrupa tipinde ilk anayasayı ilan etmişti. Bu anayasa yürütmeyi Bey’e verirken yasama yetkisini Bey’in atadığı 60 üyeden kurulu Büyük Meclis ve Bey arasında paylaştırıyordu. En son 1866’da Mısır’da Hidiv İsmail, seçmenleri ve işlevleri çok sınırlı bir danışma organı kurarak ilk seçimli meclis denemesinde bulunmuştu .

Tanzimat uygulamalarına karşı çıkan Yeni Osmanlılar, Tanzimat’ı eleştirirken; bu reformların hakları belirten ve koruyan bir anayasanın ve halkı temsil eden bir meclisin kabul edilmesiyle uygulanabileceğini belirtiyorlardı . Onlara göre; Tanzimat’ın söz verdiği yasalar yerine, bir bürokratik seçkinler (elit) sultası gelmişti. Yeni Osmanlılar’a göre, söz verilen yasalar rejimin kuru bir vaad olarak kalması bir kurumsal sorundan kaynaklanıyordu: Ancak halkı temsil eden bir meclis bu yeni düzenin uygulamaya geçmesini sağlayabilirdi. Ancak bir parlamento her sınıf insanın çıkarını gözetebilirdi.

Yeni Osmanlılara göre Tanzimat’ın ikinci bir eksikliği, bir temel felsefeye dayanmamasıydı. Batı’da anayasacılığın ve temsil sisteminin arkasında XVII. Yüzyıldan beri gelişen aydınlanma felsefesi yatıyordu. Örneğin Namık Kemal’e göre Tanzimatçılar Osmanlı siyasal sisteminin temel felsefesini oluşturan İslamcı dünya görüşünü bir yana atmışlar ve böylece reformları çürük bir temele oturtmuşlardı. Oysa, İslamcı ilkeler demokratik sistemin de felsefesini oluşturabilir, halkın yönetime katılması usul-ü meşveret ile sağlanabilirdi.

Yeni Osmanlıların öngördükleri anayasal düzen 1876’da gerçekleştirildi. Ne var ki bu gelişmenin Avrupa’da görülen örneklerinde olduğu gibi uzun bir sürecin beklenen bir sonucu olduğunu ileri sürmek mümkün değildir. Her şeyden önce Meşrutiyet Batı’ya yönelik bir zihniyet değişikliğinin ürünüydü . Gelişmenin ölçütü olarak Batı kurumları görülüyordu ve çağdaş yönetim biçiminin Avrupa’da geçerli olan parlamentolu yönetim olduğu görüşü Tanzimat aydınınca kabul edilmişti. Ayrıca milliyetçiliğe karşı Osmanlı birliğinin sağlanması için Parlamentarizm yöntemi savunulmuştu. Diğer yandan daha önce sözü edilen Tanzimat dönemi temsil uygulamaları da Meşrutiyet rejiminin kuruluşunda etkili olmuştur.

Meşruti Rejime Geçme Girişimi ve Osmanlı Devleti’nde İlk Yazılı Anayasa


Genç Osmanlıların en önemli başarısı aynı zamanda kendi sonlarını da hazırlayan I. Meşrutiyet’in ve ilk Osmanlı anayasası olan Kanun-u Esasi’nin 1876’da ilan edilmesini sağlamak oldu. Genç Osmanlılar, Abdülaziz’e başlattıkları muhalefeti, mücadeleye dönüştürdüler. Nihayet Mithat Paşa’nın öncülüğündeki yenilikçi idareciler Abdülaziz’i tahttan indirerek yeğeni V.Murat’ı başa geçirdiler(30 Mayıs 1876). Ancak hastalığı sebebiyle üç ay sonra o da tahttan indirilerek, Kanun-i Esasi’yi ilan edeceğini beyan eden kardeşi II.Abdülhamit Osmanlı tahtına çıkarıldı. Meşrutiyet’in ilanıyla kurulacak Mebuslar Meclisi’nde bütün topluluklar temsil edilebilecekti. Tam bu dönemde Rusya, Osmanlı Devleti’ne 1876’da toplanan İstanbul konferansında alınan kararları kabul ettirmek için savaş ilan etti.(Nisan 1877). Tarihimizde “93 Harbi” diye bilinen 1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı, meşruti rejim kurma girişiminin sona ermesi gibi askeri ve siyasal bakımdan önemli sonuçlar doğurmuştur.

Bu girişim Tanzimat ortamında yetişen ve ülkenin kurtuluşunu meşruti sistemde gören Babıali bürokrasisi içindeki küçük bir grubun ürünüydü. 1876 Anayasası’nı hazırlayanlar, demokrasiyi ve dolayısıyla anayasayı yığınların seçeneklerini, özlemlerini yansıtan bir belge olarak görmekten çok; Meclisi kuran, yasama etkinliklerine halkın da bir ölçüde katılmasını sağlayan ve Padişahın yetkilerini sınırlayan bir belge olarak yorumlamışlardır.

Çünkü 1876 Kanun-u Esâsîsi sözcük olarak ve kuramsal olarak milli iradeden söz etmez . Çünkü gerçek egemen Padişahın kendisidir. Hey’et-i Vükela ve Hey’et-i Ayan üyelerini atama yetkisi Padişah’a aittir. Hükümet esas olarak Padişah’a karşı sorumludur. Parlamentoyu dağıtmak Padişahın yetkisi içindedir ve isterse yasama organının faaliyetlerine karışabilir. Anayasada belirtilen klasik hak ve özgürlüklerin gerçekleştirilmesi için hiç bir güvence yoktur. Ünlü 113. Madde’nin varlığı bunun en iyi kanıtıdır.

Kanun-u Esâsî çift meclis sistemini benimsemişti. Hey’et-i Ayan reisi ve üyeleri Padişah’ça atanıyordu. Hey’et-i Mebusan için ise her elli bin erkek nüfus için bir temsilci olmak üzere oluşturulacaktı.

Türkiye’de ilk parlamento seçimleri anayasada belirtilen esaslara göre değil de “Talimat-ı Muvakkate” adlı bir yönergeye göre yapılmıştır . Bu ilk seçimler, anayasaya ve onun çıkarılmasını emrettiği seçim yasasına göre yapılmamıştır. Seçimler genel değildir. Yalnız erkekler katılmış ve erkeklerin katılması da tam anlamyıla gerçekleşmemiştir. Bu seçimlerde, o sıralarda yasal hiç bir siyasal parti faaliyeti olmadığından siyasal partiler söz konusu değildir.

19 Mart 1877’de açılarak çalışmalarına başlayan Meclis-i Umûmî, çeşitli etkinliklerin yanısıra bir seçim yasası da hazırlamış, fakat 28 Haziran 1877’de Meclis-i Mebusan’ın dağıtılması üzerine yasalaşmamıştır. Aynı yöntemle ikinci bir seçim yapılmıştır. 13 Aralık 1877’de toplanan ikinci meclis de uzun ömürlü olmamıştır .

İlk Meclis-i Mebusan’da 68’i müslim, 48’i gayrimüslim, toplam 116; ikinci dönemde ise 59’u müslim, 47’si gayrimüslim, 106 mebus meclis faaliyetlerine katılmıştır .

İlk Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nda çalıştığı kısa dönemde, hiç beklenmeyecek bir şekilde ülke sorunları dile getirebilmiş ve hükümet uygulamaları eleştirilebilmiştir. Meclis’de demokratik düşünceler savunulmuş ve tartışılmıştır. Örneğin seçme yaşının 25’den 21’e indirilmesi, oy verme hakkının mülk sahiplerine bırakılmaması, mebusluk için vergi verme koşulunun aranmaması ve seçimlerin tek dereceli olması gibi öneriler tartışılmıştır .

Londra Konferansı’ndan önce çalışmaya başlayan bu meclis, hükümet tarafından sunulan teklif ve kanun tasarılarını karara bağlayarak ilk dönem çalışmalarını tamamlamıştı. Ancak 93 Harbi’nin sürdüğü sıkıntılı zamanlarda meclisteki temsilcilerin yürekli eleştirileri sarayı kızdırmıştır. Savaşın kötü gidişi parlamentonun sonunu getirmiştir.

Nitekim Gazi Osman Paşa’nın büyük bir kahramanlık göstererek beş ay savunduğu Plevne’yi aşan Ruslar, Yeşilköy’e kadar ilerlemişlerdi. Doğu’da ise ancak Erzurum önlerinde durdurulmuşlardı. Meclis savaşın bozguna dönüşen akışından hükümeti ve padişahı sorumlu tutarak, siyasal gerginliği yükseltmekteydi. II. Abdülhamit, devletin ileri gelenleri ve bazı mebuslarla yaptığı toplantıdan bir sonuç alamayınca, Kanun-i Esasi’nin kendisine verdiği yetkiyi kullanarak ve devam etmekte olan savaşı gerekçe göstererek meclisi kapattı (14 Şubat 1878). Bu Birinci Meşrutiyet’in sonu demekti.

Milliyetçilik etkilerinin özellikle İmparatorluğun orta doğu coğrafyasında yaşayan Müslüman nüfusun ayrılıkçı hareketlere başlamasına yol açması nedeniyle Osmanlı aydının Osmanlıcılık önerisi dışındaki ikinci aşamadaki tepkisi İttihad-ı İslam (Müslümanların Birliği) düşüncesiyle İslamcılık akımını ortaya çıkardı.

II. Abdülhamit’in de parlamentoyu ortadan kaldırdıktan sonra dört elle sarıldığı İslamcılık ideali hedeflenen Orta doğu coğrafyasında değil yine Anadolu coğrafyasında daha etkili oldu. Çünkü Orta doğuda misyonerlik etkinlikleri Arap milliyetçiliğinin filizlenmesini ve bölgede etnik ve dinsel çatışmaların körüklenmesini sağlamıştı. Bu nedenle İslamcılık bu coğrafyada ve İmparatorluğun genelinde birleştirici bir tutkal olarak tutunamadı.  13 Aralık 1877’de toplanan ikinci meclis, İstanbul mebuslarından Astarcılar kethüdası Ahmet Efendi’nin savaş felaketinden sarayın da sorumlu olduğunu ima eden sözleri üzerine, II. Abdülhamid tarafından, Anayasanın kendisine verdiği yetkiye dayanarak 14 Şubat 1878’de kapatılmıştır .

1876 Anayasası ve onun getirdiği parlamenter sistem geniş bir halk hareketinin sonucu gerçekleşmediğinden, savunabilecek bir örgütün bulunmaması nedeniyle kolaylıkla yürürlükten kaldırılabilmiştir. 1876 Anayasası yürürlükte olduğu dönemden çok II. Abdülhamid’in parlamentoyu kapatarak meşrutiyet uygulamalarına yaklaşık otuz yıllık bir süre ile ara verdiği dönemde bir özgürlük simgesi olmuş ve bu anayasayı tekrar yürürlüğe koymak uğrundaki çabalar halkın gittikçe artan bir oranda siyasallaşmasını sağlamıştır .

Ortak amaçları olan devletin kurtarılmasının, II. Abdülhamid’in istibdad yönetimden kurtulmak ve 1876 Anayasası’nı tekrar yürürlüğe konulması ile mümkün olabileceğini savunan ve genel olarak Jön Türkler veya Genç Türkler olarak adlandırılan grubun çalışmaları sonucu 24 Temmuz 1908’de meşrutiyet tekrar uygulamaya konmuştur. Birincisinden farklı olarak, siyasal hayatımızda meşrutiyetin ikinci kere ilanı tek sesli uygulamalardan çok sesliliğe geçişe benzeyen yapısal bir değişmenin başlangıcı olmuş, çağdaş anlamda siyasal hayat, hiç değilse kuramsal olarak kurulmuştur. Meşrutiyetin ilanındaki temel özellik, siyasallaşma ve ona kaçınılmaz bir şekilde bağlı olarak dernekleşme ve partileşme sürecini başlatmış olmasıdır.

Yorumlar

  1. her aradıgımızı bulamıyoruz sitenizi geliştirin çıkanlarda fena degil başarılar umarım genişletirsiniz ama yinede güzel..

    YanıtlaSil
  2. benden başka siteye kimse girmiyo galiba tabi kimse bilgisayarla ders çalışmaz işi güçleri ya oyun yada çetleşmek birazda geleceginize önem verin işiniz gücünüz bunlar olmasın yuh yani

    YanıtlaSil
  3. hmmmmm ;) bu yazanların hepsini yazıp dosyalamam lazım .. siteyi yapana tşk.edrm ;))

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

İkinci Meşrutiyet Dönemi Düşünce Akımları

Siyasal hayatımızın yakın döneminde meşrutiyetin ikinci kez ilanı, tek sesli uygulamadan çok sesliliğe geçişe benzeyen yapısal değişmelerin de başlangıcı olmuş ve çağdaş anlamda siyasal hayat, hiç değilse kuramsal olarak kurulmuştur. Meşrutiyetin ilanında temel özellik, siyasallaşma sürecinin başlaması ve ona kaçınılmaz bir şekilde bağlı olarak; dernekleşmenin, partileşmenin ve toplumsal hayatta çok seslilik dönemin açılmış olmasıdır. Bu dönemde, özellikle İttihat ve Terakki’nin tek parti yönetimini kurduğu 1914 yılına değin Osmanlı Devleti’nde bir çok düşünce yanyana bulunabilmiştir. Bu bakımdan bu dönem Türk tarihinin en renki evrelerinden biri olmuştur.

Bu dönemdeki tartışma konuları Osmanlıcılık, İslamcılık, Batıcılık, Milliyetçilik/Türkçülük, Merkeziyetçilik-Adem-i Merkeziyetçilik ana başlıkları altında toplanabilir. Bu akımların temsilcilerinin ortak noktası; İmparatorluğu içinde bulunduğu durumdan kurtarmak ve eski görkemli günlerdeki durumuna getirmek amacıyla çaba harcamış ol…

İzmir'in Yunanlılara Verilmesi ve İtalyan İstekleri

Birinci Dünya Savaşı çıktığında tarafsız kalan Yunanistan’ı kendi yanlarına çekmek isteyen İngiliz Dışişleri Bakanı Grey 15 Ocak 1915’te Yunan Hükümetine bir nota göndererek savaşa katılmaları halinde Yunan Megali İdeası için çok önemli olan İzmir ve çevresinin Yunanistan’a verileceğini bildirmişti. Öneriye olumlu bakmayan Yunan Kralı Konstantin, Venizelos’un zorlaması ile tahttan indirildikten sonra Yunanistan Haziran 1917’de savaşa girmişti. Oysa yukarıda değinildiği gibi Nisan 1917’de imzalanan St. Jean de Maurienne Anlaşması ile diğer bazı illerle birlikte İzmir’in İtalya’ya verilmesi kabul edilmişti. Bu nedenle Mondros’tan sonra Yunanistan ile İtalya İzmir bölgesinin egemenliği yüzünden çelişkiye düşmüşlerdi. Yunan siyaset ve basın çevreleri Yunanistan’ın eski Bizans’ın varisi olduğunu, dolayısıyla Batı Anadolu, Trakya ve İstanbul’un kendilerine verilmesi gerektiğini yayıyorlardı. İngiliz Başbakanı Lloyd George da bölgenin Yunanistan’a verilmesinin İngiltere’nin çıkarına olacağın…

Planlı Ekonomiye Geçiş

Ekonomi de devletçiliğin uygulamasına geçilmesi, ülke sanayisinin öncelikle nasıl kurulacağı sorusunu gündeme getirmişti. Çözüm için Sovyet Rusya dan esinlenerek sanayileşmenin titizlikle izlenecek bir plana bağlanması uygun görülmüştü. Sermaye azlığı ve sanayii ye elverişli bir iç pazarın zayıflığı, batı kapitalizmine uygun bir sanayileşmeye olanak vermemekteydi. Tarıma dayalı Osmanlı ekonomisi bir toprak sanayi yaratamadığı gibi köylüleri de tam anlamıyla toprak sahibi yapamamıştı.

Bu amaçla çağrılan Prof. Orlof başkanlığındaki bir Sovyet heyeti 1932 Ağustosunda Türkiye’ye gelmişti. Sovyet uzmanlar, kurulması gerekli görülen sanayii kuruluşlarına ilişkin raporlarını iktisat bakanı Celal Bayar’a vermişlerdi. Bakanlıkça gözden geçirilen ve yeniden yazılan raporu 16 Aralık 1933’te bakanlar kurulunda görüşülmesine başlanmıştı. Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı olarak kabul edilen planın uygulama görevi Sümerbank’a verilmişti. Birinci beş yıllık sanayii planını hazırlayan Sovyet heyeti dış…