Ana içeriğe atla

Paris Konferansı'nda Ermeni ve Doğu Sorunu

Osmanlılar 1878’de imzalanan Berlin Antlaşması’nın 61. Maddesi ile Ermenilere ıslahat adı altında bazı yönetim ayrıcalıkları verilmesini kabul etmişler ve Hıristiyan valilerin yönetiminde özel valilikler oluşturmuştu. Bundan sonra yurt içinde ve dışında çeşitli örgütler kuran Ermeniler başta Ruslar ve İngilizler olmak üzere Avrupalıların destek ve kışkırtmalarıyla İstanbul’da gösteriler, Anadolu’da ayaklanmalar çıkarmışlardır. Bu eylemlerle İstanbul’da hükümeti yıldırıp bazı ödünler elde etmek, Anadolu’da da Müslüman nüfusu kaçırtıp belirledikleri bölgede kendi çoğunluklarını sağlamak istemişlerdi. Daha önce belirtildiği gibi, Birinci Dünya Savaşı çıktığında Çarlık ordularına gönüllü yazılan Ermeniler Rusların Muş, Bitlis, Erzurum gibi şehirleri işgal etmelerini kolaylaştırmışlardı. Ayrıca Rusların eline geçen bölgelerde baskı ve şiddet eylemlerine girişip sivil halkı kaçırtmaya ve yok etmeye yönelmişlerdi. Bunun üzerine Talat Paşa Hükümeti yasa gücünde bir kararname çıkararak savaş sırasında devletin işini engelleyenlerin önlenmesini ve gerektiğinde tehlikeli görülen nüfusun başka yerlere göçürtülmesini kabul etmişti. Bu kararname yalnız Ermenileri değil, tehlike yaratan tüm unsurları içerdiği halde anılan türdeki davranışları genellikle Ermeniler çıkardığı için en çok onlara uygulanmış ve 750.000 kadar Ermeni zararlı olamayacakları yerlere göçürtülmüştü. Yasaya göre göç sırasında gerekli olan giyecek, yiyecek, nakliye, ilaç gibi gereksinimlerle, göçten sonra yaşamlarını sürdürmeleri için toprak ve diğer geçim gereksinimleri devlet tarafından karşılanacaktı. Uygunsuz hava koşulları, salgın hastalıklar ve Müslüman nüfus ile Ermeniler arasına sokulmuş olan düşmanlık duyguları nedeniyle çıkan çatışmalardan dolayı göç sırasında kitlesel ölümler olmuştu. Genel olarak her kesimden ölenler olduğu halde Avrupa siyasal çevrelerinde bu olay Ermeni soykırımı olarak nitelendirilmiş ve mağdur edilmiş bir zümre olarak Ermenilerin desteklenmesi gerektiği doğrultusunda bir kamuoyu oluşmuştu.

Vilayet-i Sitte denilen altı Doğu ilinin güvenliği konusunda Mondros’a konulan 24. Madde Ermenilere ayrı bir yurt sağlanacağını göstermekteydi. Nitekim antlaşmanın İngilizce metninde Osmanlıların Vilayet-i Sitte dediği bu illerden “in the six armenian” (6 Ermeni ilinde) diye söz edilmekteydi.1917 yılında o zamanki Osmanlı hükümeti bir soruşturma komisyon kurdurmuş ve göç olayında kusuru olanları cezalandırmış olduğu halde, Mondros’tan sonra bu olay yeniden gündeme getirilmişti. Mondros’u imzalayan İzzet Paşa Hükümetinin programında göç ettirilen yurttaşların eski yurtlarına döndürüleceği belirtilmişti. Osmanlı Millet Meclisindeki Ermeni milletvekilleri göç sırasında 1 milyon Ermeni öldüğünü iddia ederken Ermeni Patriği Zaven Efendi Ermenilerin yaşadığı yerlerin, halkın can güvenliği açısından Müttefiklerce işgal edilmesini savunmuş, Türkiye Ermenilerinin lideri sıfatıyla ortaya çıkan Bogos Nubar da Müttefiklerden Ermeni bağımsızlığının sağlanmasını istemişti. Bu baskılar karşısında Osmanlı Hükümeti de göç olayını yeniden soruşturmaya başlamıştı.

Çeşitli ülkelerde yaşayan Ermeniler ortak bir kongre düzenleyip Bogos Nubar başkanlığında 6 kişilik bir heyet seçerek Ermeni isteklerini dile getirmek üzere Paris Konferansı'na göndermişti. B. Nubar Onlar Konseyinden Erivan’da kurulan Ermeni Devleti ile Anadolu Ermeni bölgelerinin birleştirilerek geniş bir Ermenistan oluşturulmasını istemişti. Ermeni isteklerini destekleyen Venizelos Pontus Bölgesinden Ermeniler adına vazgeçmişti. Ermeni Devletinin kurulmasından yana olan İngilizler bile bu istekleri aşırı bulmuşlardı. ABD Başkanı Wilson 14 Mayıs 1919’da, ABD Senatosunun onaylaması halinde kurulacak Ermeni devletinin mandaterliğini üstlenmeyi kabul etmiş ve bölgedeki Ermeni nüfus yoğunluğunun araştırılmasını istemişti.

Müttefiklerin bir ara konferansa katılıp görüşlerini bildirmesine izin verdikleri Sadrazam Damat Ferit Paşa, Türk Bölgesinin sınırının Toros Dağları olduğunu belirtip, savaş yıllarında İttihat Terakki’nin Ermenilere yaptığı zulümden dolayı üzüntülerini ifade etmiş ve kurulacak Ermeni Devleti’ni onaylayacaklarını belirterek, Hıristiyan nüfusla Müslüman nüfusun ayrışmasını istemişti. Bu konuşmayı bile yadırgayan Fransız Başbakanı Clemenceau ise, “Ermenilerin suçunu İttihat Terakki’ye yıkarak kurtulamazsınız” diyerek Osmanlılara ağır yaptırımlar uygulayacaklarını göstermişti. Wilson’ın görevlendirdiği heyet 22 Haziran 1919’da bir rapor hazırlayarak Ermeni Devletinin kurulabilmesi ve yaşatılabilmesi için 100.000 kişilik bir Müttefik gücün bölgede görevlendirilmesi gerektiği belirtilmişti. Fakat o sırada sırf Ermeniler için Müttefik devletlerin hiçbirisi bu isteği yerine getirebilecek durumda değildi. Yine de Sevr Antlaşması’nın 88-89. Maddeleriyle ABD himayesinde bir Ermenistan Devleti’nin kurulmasına karar verilmişti.

Lozan görüşmelerinde ise Ermeni Devleti konusu gündeme bile alınmamıştır. Zaten Sakarya Savaşı’ndan sonra Wilson’ın atadığı heyet Türkiye’de  Ermeni devleti kurmanın dayanakları olmadığını bildirmişti.

Kendilerine tanınan yerel haklarla serbest yaşamaya alışmış olan Kürt aşiretleri Tanzimat’ın getirdiği merkezileşmeye karşı çıkarak ayaklanmışlardır. İlk ayaklanmayı 1841’de Botan Bölgesinde Bedirhan ailesi çıkarmış ve bastırılmıştır. Aşiretlerin gücü kırıldıktan sonra yerel bir otoriteye bağlanmaya alışmış olan aşiretler bu kez yine aşiretlerin içinden çıkan şeyhlere bağlanmışlardır. Aynı zamanda dinsel kişilikleri de olduğu için şeyhe bağlılık kutsal sayılmıştır.

Berlin Antlaşmasından sonra Ermenilere tanınan ayrıcalıklar Kürtleri de etkilemiş ve Ermeni sorununu yaratan devletler bir de Kürt sorunu yaratmak istemişlerdir. 1880’lerde ayaklanan Şeyh Ubeydullah’a Ruslar ve İngilizler destek vermişlerse de isyan bastırılmıştır. II. Abdülhamit döneminde Kürt aşiretlerinden Ermeni eylemlerine karşı kullanılmak üzere Hamidiye Alayları denilen özel birlikler oluşturmuştu. Bu dönemde aşiretlerin birçoğu iskan edilmiş ve bazı haklar tanınarak devlet sorumluluğu yüklenen aşiret başkanları disiplin altına alınmak istenmişlerdi. Daha sonra Kürt kökenli aydınların birçoğu II. Abdülhamit’in baskıcı yönetimine yürütülen Jön Türk hareketine katılmışlardı. Ulusallaşma hareketlerinin yoğun olduğu İkinci Meşrutiyet döneminde bazı Kürt önderler Kürt Terakki ve Teavün Cemiyeti’ni kurup, Kürtçe gazete ve dergiler çıkararak Kürt ayrılıkçılık hareketini geliştirmek istemişlerdi.

Birinci Dünya Savaşında Kürtçe konuşan nüfus devlete bağlı kaldığı için, Arap yoğunluğundaki Güney Irak’ı işgal eden İngilizler Kuzey Irak’a girememişlerdi. Savaşın sonuna kadar kendisini savunan bu bölge yukarıda değinildiği gibi Mondros imzalandıktan sonra ateşkes koşulları çiğnenerek İngilizler tarafından işgal edilebilmişti. İngilizler Mondros’tan sonra Kürt aşiret başkanlarından Şeyh Mahmut’a İngiliz himayesinde bir Emirlik kurdurmuşlarsa da, Mahmut daha sonra İngilizlere karşı isyan etmiş ve tutuklanmıştı.

Öte yandan bölgede bulunan İngiliz misyoneri Binbaşı Noel Kuzey Irak ve Güneydoğu Anadolu’daki Kürt aşiretlerini ulusal harekete karşı kışkırtmaya çalışırken, British Relief Found adlı bir yardımlaşma derneğinin başkanı sıfatıyla İstanbul’da bulunan İngiliz gizli servisinden Rahip Frew de Kürt aşiretlerine maddi yardımlar sağlayarak İngilizler lehine onları kışkırtıyordu. Frew aynı zamanda İngiliz Muhipleri Cemiyeti Başkanı Sait Molla ile de yazışmakta ve Kürt ayrılıkçılığını desteklerken Onunla ortak çalışmaktaydı.

Mondros’tan sonra Aralık 1918’de İstanbul’da, Şeyh Ubeydullah’ın ailesinden gelen ve Osmanlı döneminde Danıştay başkanlığı yapan Seyit Abdülkadir’in başkanlığında Kürt Teali Cemiyeti kurulmuştu. Bu örgütte ayrıca ünlü Kürtçe konuşan aşiretlere bağlı Adliye müfettişi Emin Ali, Babanzadelerden Şükrü, Dr. Mehmet Şükrü ve Mevlanazade Rıfat gibi kişiler bulunuyordu. Cemiyet Kürt ayrılıkçılığını savunan gazete ve dergiler çıkarmakta ve İngilizlerle işbirliği yaparak Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da şubeler açarak çalışmaktaydı. Öte yandan Ermeni Devleti kurulmasına karşı Kürt devletinin kurulmasını bir önlem olarak gören Osmanlı yöneticileri de bu hareketi destekliyordu. Bu açıdan, Osmanlı yönetiminde en etkili parti olan Hürriyet ve İtilaf Fırkası ile Kürt Teali Cemiyeti arasında bir anlaşma yapılmıştı. Kürt Teali Cemiyeti adına bir komite Ocak 1919’da İngiliz Yüksek Komiserliğine bir rapor sunarak, Kürt çoğunluğunun bulunduğunu iddia ettiği Musul, Diyarbakır, Bitlis, Van ve Harput gibi illerde İngiliz himayesinde özerk bir Kürt devletinin kurulmasını ve Paris Konferansı'nda Kürtlerin de temsil edilmesini istemişti. İngilizlerin Ulusal Kurtuluş Hareketini engellemek için en büyük girişimlerinden biri Kürt aşiretlerini Ulusal Hareketten ayırmaya çalışmalarıydı. Bu nedenle. Kürt ayrılıkçılığını bütün güçleriyle desteklemişlerdi. Gelişmeleri izleyen Calthorpe aşiret liderleri arasındaki görüş ayrılıklarının Paris Konferansı'nda ele alınıp giderilmesini istemişti.

Paris Konferansı'nda Kürtleri, Kürt Teali Cemiyeti’nin de yetkisini alan eski Brüksel Büyük elçisi Şerif Paşa başkanlığında bir heyet temsil etmişti. Şerif Paşa’nın Ermeni temsilcisi Bogos Nubar ile ortak hareket etmesi Ermeni planlarına engel olmak için Kürtleri destekleyen Osmanlıların ve hatta Kürt Teali Cemiyeti’nin desteğini çekmesine neden olmuştu. Yine Şerif Paşanın savaş boyunca İngiliz işgaline karşı direnen Kürt bölgelerini Ermenilerle ortaklık kurarak İngiliz mandası altına vermek istemesi, Kürt aşiret liderlerinin ve bölge halkının protestosuna neden olmuştu. Bu gelişmeler karşısında Kürt aşiret liderlerinin ve özellikle de bölge halkının büyük bir çoğunluğu devlete bağlılığı tercih etmiş ve önceleri Osmanlı otoritesine, daha sonra da TBMM’ne bağlılıklarını bildirmişlerdir. Sonuçta da İngiliz kışkırtmaları işe yaramamış ve tüm halk Ulusal Kurtuluş Hareketi etrafında birleşmiştir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İkinci Meşrutiyet Dönemi Düşünce Akımları

Siyasal hayatımızın yakın döneminde meşrutiyetin ikinci kez ilanı, tek sesli uygulamadan çok sesliliğe geçişe benzeyen yapısal değişmelerin de başlangıcı olmuş ve çağdaş anlamda siyasal hayat, hiç değilse kuramsal olarak kurulmuştur. Meşrutiyetin ilanında temel özellik, siyasallaşma sürecinin başlaması ve ona kaçınılmaz bir şekilde bağlı olarak; dernekleşmenin, partileşmenin ve toplumsal hayatta çok seslilik dönemin açılmış olmasıdır. Bu dönemde, özellikle İttihat ve Terakki’nin tek parti yönetimini kurduğu 1914 yılına değin Osmanlı Devleti’nde bir çok düşünce yanyana bulunabilmiştir. Bu bakımdan bu dönem Türk tarihinin en renki evrelerinden biri olmuştur.

Bu dönemdeki tartışma konuları Osmanlıcılık, İslamcılık, Batıcılık, Milliyetçilik/Türkçülük, Merkeziyetçilik-Adem-i Merkeziyetçilik ana başlıkları altında toplanabilir. Bu akımların temsilcilerinin ortak noktası; İmparatorluğu içinde bulunduğu durumdan kurtarmak ve eski görkemli günlerdeki durumuna getirmek amacıyla çaba harcamış ol…

İzmir'in Yunanlılara Verilmesi ve İtalyan İstekleri

Birinci Dünya Savaşı çıktığında tarafsız kalan Yunanistan’ı kendi yanlarına çekmek isteyen İngiliz Dışişleri Bakanı Grey 15 Ocak 1915’te Yunan Hükümetine bir nota göndererek savaşa katılmaları halinde Yunan Megali İdeası için çok önemli olan İzmir ve çevresinin Yunanistan’a verileceğini bildirmişti. Öneriye olumlu bakmayan Yunan Kralı Konstantin, Venizelos’un zorlaması ile tahttan indirildikten sonra Yunanistan Haziran 1917’de savaşa girmişti. Oysa yukarıda değinildiği gibi Nisan 1917’de imzalanan St. Jean de Maurienne Anlaşması ile diğer bazı illerle birlikte İzmir’in İtalya’ya verilmesi kabul edilmişti. Bu nedenle Mondros’tan sonra Yunanistan ile İtalya İzmir bölgesinin egemenliği yüzünden çelişkiye düşmüşlerdi. Yunan siyaset ve basın çevreleri Yunanistan’ın eski Bizans’ın varisi olduğunu, dolayısıyla Batı Anadolu, Trakya ve İstanbul’un kendilerine verilmesi gerektiğini yayıyorlardı. İngiliz Başbakanı Lloyd George da bölgenin Yunanistan’a verilmesinin İngiltere’nin çıkarına olacağın…

Planlı Ekonomiye Geçiş

Ekonomi de devletçiliğin uygulamasına geçilmesi, ülke sanayisinin öncelikle nasıl kurulacağı sorusunu gündeme getirmişti. Çözüm için Sovyet Rusya dan esinlenerek sanayileşmenin titizlikle izlenecek bir plana bağlanması uygun görülmüştü. Sermaye azlığı ve sanayii ye elverişli bir iç pazarın zayıflığı, batı kapitalizmine uygun bir sanayileşmeye olanak vermemekteydi. Tarıma dayalı Osmanlı ekonomisi bir toprak sanayi yaratamadığı gibi köylüleri de tam anlamıyla toprak sahibi yapamamıştı.

Bu amaçla çağrılan Prof. Orlof başkanlığındaki bir Sovyet heyeti 1932 Ağustosunda Türkiye’ye gelmişti. Sovyet uzmanlar, kurulması gerekli görülen sanayii kuruluşlarına ilişkin raporlarını iktisat bakanı Celal Bayar’a vermişlerdi. Bakanlıkça gözden geçirilen ve yeniden yazılan raporu 16 Aralık 1933’te bakanlar kurulunda görüşülmesine başlanmıştı. Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı olarak kabul edilen planın uygulama görevi Sümerbank’a verilmişti. Birinci beş yıllık sanayii planını hazırlayan Sovyet heyeti dış…