Ana içeriğe atla

Misak-ı Milli Kararının Alınması ve İçeriği

Meclis-i Mebusan açıldıktan sonra milletvekilleri, ülkenin geleceğiyle ilgili Meclisin izleyeceği ana ilkeleri belirleyen, üzerinde anlaşabilecekleri ortak bir metin hazırlanmasını istemişlerdi. Genellikle tutanak dışı görüşmelerde ele alınan bu konunun ilk kez nasıl ortaya atıldığı bilinmemekle birlikte, milletvekillerinin Mustafa Kemal ile Ankara’da yaptıkları görüşmede vardıkları ortak kararlardan esinlendikleri kesindi. Nitekim kabul edilen Misak-ı Milli metni Sivas Kongre kararlarına ve Ankara’ya geldikten sonra Mustafa Kemal’in Ziraat Mektebinde yaptığı konuşmasına uymaktaydı. Meclis bu konudaki çalışmalarını sürdürürken M. Kemal daha sonra İstanbul’a başka ek metinler de göndermişti.

Milletvekilleri bir yandan başkanlık seçimiyle ilgilenirken, diğer yandan sözü edilen ortak metnin hazırlanması için Mecliste bir komisyon oluşturmuşlardı. Bu komisyon eldeki metinlerden ve ortaya atılan görüşlerden yararlanarak 27 Ocak 1920’de tüm milletvekillerinin imzalayabileceği ant niteliğinde bir metin hazırlayıp Meclise sunmuştu. Bu metin 28 Ocak 1920 günü Meclisin gizli oturumunda kabul edilerek ortak imzaya açılmış ve Rauf Bey’in 4 Şubat’ta Ankara’daki Mustafa Kemal’e verdiği bilgiye göre 100 kadar milletvekili tarafından imzalanmıştı.

Bir süre gizli tutulan bu metin, 17 Şubat 1920’de Edirne Milletvekili Şeref Bey’in, “bütün basına ve uygar devletlere duyurulması” istemiyle Meclise verdiği önergenin benimsenmesi sonucu resmen ilan edilmişti.

Şeref Bey’in Peyman-ı Müebbed-i Milli (Ebedi Milli Ant) dediği ve Ulusal Kurtuluş Savaşının tezi niteliğini taşıyan Misak-ı Milli metni 1 giriş ve 7 bölümden oluşmaktaydı. Ancak 7. bölüm, Birinci Dünya Savaşının başlamasından Meclisin açıldığı 12 Ocak 1920’ye kadar, devlete ve ulusa karşı işlenen suçların soruşturulmasını öngördüğü ve metnin diğer bölümlerinden farklı bir içerik taşıdığı için ana metinden ayrılarak imza edilmişti. Bu nedenle de esas Misak-ı Milli metni 6 bölüm olarak imzalanmıştı.

Misak-ı Milli’nin Giriş Bölümünde, kararları imzalayan milletvekillerinin, Devletin çıkarını ve ulusal hakları koruyacak bir barışa ulaşmak için uymaları gereken kurallar gösterilmiştir ve bunu üzerine yemin edildiği belirtilmiştir.

Birinci Bölümde, Mondros Ateşkes Antlaşması imza edildiği sırada yabancı işgaline giren bölgelerin geleceğinin o bölge halklarının özgür oyu ile belirlenmesi; Mondros Ateşkes sınırlarının içinde ve dışında din, ırk ve amaç yönünden Osmanlı-İslam çoğunluğunu oluşturanların yaşadığı yerlerin birbirinden ayrılık kabul etmez bir bütün olduğu açıklanmıştır.

İkinci Bölümde, yapılan özgür halkoylaması sonucunda anavatana katılmış olan Elviye-i Selase’de istendiği taktirde yeniden halkoylaması yapılabileceği belirtilmiştir.

Üçüncü Bölümde, Batı Trakya’nın geleceğinin de özgürce yapılacak bir halkoylamasıyla belirlenmesi öngörülmüştür.

Dördüncü Bölümde, Osmanlı Sultanlığının ve İslam Halifeliğinin Başkenti olan İstanbul’un çevresiyle birlikte güvenliğinin korunması koşuluyla, İstanbul ve Çanakkale Boğazlarının uluslar arası ticarete açılması konusundaki kararın, ilgili devletlerce ortak alınması gerektiği belirtilmiştir.

Beşinci Bölümde, bütün devletlerin kendi içlerindeki azınlıklara uygulayacağı ortak azınlık hukukuna uyulacağı kabul edilmiştir.

Altıncı Bölümde siyasal, ekonomik, adli ve mali gelişime engel olacak bağımsızlıkla bağdaşmayan hiçbir yaptırımın kabul edilemeyeceği, ancak vesayet altına sokmayacak biçimde borçların ödeneceği kabul edilmiştir.

Erzurum ve Sivas Kongre kararlarında bölünmez bütünlüğü savunulan topraklar Ateşkes sınırları iken, Misak-ı Milli’de, Mondros sınırları içinde ve dışında kalan Müslümanların yaşadığı toprakların bütünlüğü savunulmuştur. Fakat genel olarak Ulusal Kurtuluş Savaşı metinlerinde, Ateşkes sınırlarının dışına karışmama ilkesi kabul edilmiş ve Misak-ı Milli sınırları Ateşkes Sınırları olarak benimsenmiştir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Vilayat-ı Şarkıye Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti

Mondros Anlaşmasının 24 Maddesine göre Müttefikler Erzurum, Van, Bitlis, Diyarbakır, Harput ve Sivas’tan oluşan Vilayet-i Sitte Bölgesini gerekli gördüklerinde işgal edebileceklerdi. Müttefiklerin ve Ermeni Patriğinin çalışmaları Bölgenin Ermenilere verilmek istendiğini gösteriyordu. Bu gelişmeler üzerine Doğu kökenli Osmanlı milletvekilleri Meclis içinde Şark Vilayetleri Grubunu oluşturup ortak bir çalışma içine girmişlerdi. Avrupa’nın yetkili çevrelerine yönelik yaptıkları çalışmalarla Doğu Anadolu nüfusunun Müslüman olduğunu ve Ermenilere vermenin haksızlık olacağını savunuyorlardı. Bunlardan Erzurumlu Hoca Raif Efendi ile Diyarbakırlı Süleyman Nazif öncülüğünde bir ekip 4 Aralık 1919’da, Doğu Anadolu’daki Müslüman halkın hukukunu korumak için İstanbul’da Vilayat-ı Şarkıye Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti adında bir örgüt kurmuşlardı. Cemiyetin başkanlığına Eski Bitlis Valisi Mahmut Nedim, yönetim kurulu üyeliklerine de Diyarbakır Milletvekili Rasim, eski Beyrut Valisi İsmail Hak

Laiklik İlkesi

Laiklik akılcılık ilkesinin yaşama uygulanmasının zorunlu bir sonucu olarak ortaya çıkmış evrensel bir ilkedir. Laiklik, bilginin dogmalardan ve inanç kategorilerinden bağımsızlaşması demektir. Bilginin deney ve gözlemlerden kaynaklanmasını öngörür. Laiklik kelimesi değişik ve çelişkili anlamlarda kullanılan bir kelimedir. Dilimize Fransızca’dan “laic, laiquee” sözcüklerinden geçmiştir. Kökü ise Latince’den “laicus” ve Yunanca “laikos” dan gelmektedir. Laikos din adamı niteliği ve yetkisini taşımayan kişi anlamı taşımaktadır. Laikos, halk anlamına gelen “laos” kelimesinden türetilmiştir. Türkçe’ye ‘‘halk’’ olarak çevrilmişse de gerçekte ‘‘avam’’ ya da ‘‘ahali’’ hatta ‘‘reaya’’ kavramlarına daha yakındır. Anlam itibariyle, dinsel olmayan; dine ait olmayan, din dışı unsurlara ait olandır. Osmanlılarda “La-dini’’ (dinsiz) kavramıyla da karşılanmıştır. Fakat, Tanrı tanınamazlık değildir. Laik Hukuk, dini olmayan, dini ilkelerden kaynaklanmayan hukuk demektir. Laik devlet ise, dini k

Halkçılık İlkesi

Milliyetçiliğin tabii sonucu olan halkçılık , çağdaş demokrasi prensibinin temelini teşkil eder. Halkçılığın tarifini yapmadan önce halk sözcüğü üzerinde durmak gerekir. Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre, halk sözcüksinin farklı tanımlarını yapmak mümkündür. Aynı ülkede yaşayan, aynı uyruktan olan insanlara halk denildiği gibi, ayrı ülkelerde yaşayan, aynı soydan gelenlere (Yahudi Halkı) ve aynı ülkede yaşayan farklı soylara da (Sovyetler Birliği) halk denmektedir. Bütün bunların yanında kabul gören bir başka tanımda; muayyen bir zaman ve yerde yaşayan insan topluluklarına halk denmektedir. Cumhuriyet dönemine kadar bizde halk yerine, ahali sözcüksi kullanılmaktaydı. Ahali anlayışını yıkan Atatürk, Türkiye halkını şöyle tarif etmektedir. “Türkiye halkı, ırken, dinen ve kültürel olarak birleşmiş, birbirlerine karşılıklı hürmet ve fedakârlık hisleriyle doldurulmuş, gelecekleri ve menfaatleri ortak olan sosyal bir topluluktur”. Görüldüğü gibi Atatürk, herhangi bir ayırımcılığı kabul etme