Ana içeriğe atla

İzmir'in İşgali ve İşgale Tepkilerin Başlaması

Mondros imzalandıktan sonra Müttefikler İzmir ve çevresindeki ulaşım ve haberleşme olanaklarını denetim altına alıp, Ege ve Akdeniz kıyılarına gelip gitmeye başlamışlardı. Daha sonra da Paris Konferansından İzmir ve çevresinin Yunanistan’a verileceği hakkında duyumlar gelmeye başlayınca Müttefiklerin kıyı bölgelerindeki faaliyetleri artmıştı.

Bunun üzerine bölge önderleri ve Osmanlı yetkilileri bazı önlemler almışlardı. İzmir ve çevresinde Müdafaa-i Milliye, Müdafaa-i Hukuk-ı Osmaniye ve İstihlas-ı Vatan (Vatanın kurtuluşu) gibi örgütler kurularak İzmir’in hukuken Türklere ait olduğu savunulmaya başlanmıştı. İzmir Müdafaa-i Hukuk-ı Osmaniye Cemiyeti’nin 17-19 Mart 1919 tarihlerinde İzmir’de yaptığı Kongrede divan başkanlığına seçilen İzmir Valisi ve Kolordu Komutanı Nurettin Paşa Yunan birliklerinin İzmir’e çıkmasına askeri güç kullanılarak engel olunacağını belirtince delegelerden Denizli Müftüsü Hulusi Efendi de bu karakterde bir valinin İzmir’den uzaklaştırılabileceğini belirtmişti.

Gerçekten de Bölgedeki savunma hareketlerine öncülük eden Nurettin Paşa Yunan Metropolitinin girişimleriyle İngilizlerin Osmanlı Hükümetine yaptığı baskılar sonucunda görevden alınıp İstanbul’a çağrılmış ve kolordu komutanlığına daha önce emekliye sevk edilmiş olan Ali Nadir Paşa, İzmir Valiliğine de, İzmir Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ni İttihatçılık yapmakla suçlayan Kambur İzzet getirilmişti.

19 Mart 1919’da İzmir’den gelen bir heyeti kabul eden Padişah VI. Mehmet (Vahdettin) bu olumsuz gelişmelere rağmen, İzmir’in Osmanlı ülkesinden ayrılamayacağını belirtmişti. Oysa belirtildiği gibi 30 Martta alt komisyon İzmir’in Yunanistan’a verilmesi kararını onaylamıştı.

Yunanlılar İzmir’i işgal etmeden önce 12 Nisan 1919’da yerli Rumların gösterileri önünde karaya asker çıkarmışlar ve Askerlik şubesi Başkanı ve Kolordu Komutan vekili Süleyman Fethi’nin uyarısı üzerine gemilerine geri dönmüşlerdi. Fethi Bey’in durumu bildirmesi üzerine Harbiye Nezareti de karaya asker çıkaran Averof gemisinin uyarılmasını istemişti.

İzmir’in işgal edileceği İstanbul’dayken kendisine bildirilen Calthorpe 13 Mayıs 1919’da İzmir’e gelip, Müttefik komutanlarla bir toplantı yaparak işgalin ayrıntısını belirledi. Ertesi gün Vali Kambur İzzet ile Kolordu Komutanı Nadir Paşa’ya birer nota göndererek Mondros’un 7. Maddesi gereğince İzmir ve çevresindeki istihkamların Müttefiklerce işgal edileceğini bildirdi. Nadir Paşa durumu İstanbul’a iletip talimat isteyince, Harbiye Nazırı Şakir Paşa Calthorpe’un isteklerine uyulmasını istedi. Nadir Paşa da İzmir ve çevresindeki askeri birliklere bir talimat göndererek Ateşkes koşullarına göre Müttefiklerin yapacağı işgale karşı konulmamasını emretti. Aynı gün Müttefik askerler belirlenen yerlerden karaya çıktı, Amiral Calthorpe aynı kişilere tekrar bir nota vererek 15 Mayıs günü saat 07.00’de Yunan birliklerinin ateşkes gereğince İzmir’e asker çıkaracaklarını,  olumsuz bir olaya meydan vermemeleri için Türk askerlerinin kışlalarından çıkarılmamasını, işgalin Anadolu’ya duyurulmasını önlemek için de İngilizlerin telgrafhaneyi işgal edeceklerini bildirdi. Vali hiç olmazsa işgalin Yunan birliklerince değil, ortak Müttefik birlikleri tarafından yapılmasını istediyse de kabul edilmedi.

İzmir’in işgal edileceği haberine Türk ve Rum halkı kendi bakış açılarına göre tepki gösterdiler. Rumlar sevinç gösterileri yaparken Türkler üzüntülüydü. Türk ocağında toplanan gençler valiye çıkarak şikayetlerini bildirdiler. Vali gelişmeleri İstanbul’a ilettiğini ve bunun dışında yapabileceği bir şey olmadığını belirtti. İzmir’de faaliyet gösteren savunma örgütleri olayı kınayan miting ve gösteriler düzenleyerek Türk hukukunun çiğnendiğini belirttiler.

15 Mayıs sabahı Müttefik savaş gemilerinin desteğinde, İzmir’i işgal edecek olan Yunan askerlerini ve onlara ait malzemeyi taşıyan 14 Yunan nakliye gemisi limana girdi. Şehirdeki azınlıkların coşkulu gösterileri arasında gemilerden inen Yunan askerleri ilk olarak rıhtım ve gümrük binasına girerek şehrin işgaline başladılar. Yunan askerlerine karşı Hukuk-u Beşer Gazetesi sahibi Hasan Tahsin’le sembolleştirilen bir karşı koyma eylemi oldu, fakat disiplinli ve organizeli olmadığı için çabuk kırıldı. Kolordu Komutanı Ali Nadir Paşa’yı tokatlayan ve yüksek rütbeli Türk subaylarını tartaklayan Yunanlılar “Zito Venizelos” (Yaşasın Venizelos) diye bağırmadığı için şube reisi Süleyman Fethi Bey ve kolordu başhekimi Yarbay Şükrü ile birlikte, kışladan gemilere kadarki yolda 9 subay ve çok sayıda sivili öldürdüler. Tutuklananların sayısı ise 2500 kişiyi bulmuştu. Tutuklulara esir işlemi uygulayan Yunanlılar bunları bir vapurun ambarına hapsetmişlerdi. Şehirdeki Türklere ait dükkanlar yağmalandı, sokaklar ve köşe başları tutuldu, Hükümet konağı ve diğer resmi daireler işgal edilip Yunan bayrağı çekildi.

Yunanlılar 16 Mayıs’tan itibaren çevrede de işgal ve katliamlara girişerek 16 Mayısta Urla’yı, 20 Mayısta Torbalı’yı, 22 Mayısta Menemen’i, 25 Mayısta Manisa, Bayındır ve Selçuk’u, 27 Mayısta Aydın’ı, 28 Mayısta Tire’yi, 29 Mayısta Turgutlu ve Ayvalık’ı işgal ettiler. İşgaller İzmir’in dışına çıkmayacağı, halka din ve ırk ayırımı nedeniyle hiçbir baskı yapılmayacağı, herkesin can ve mal güvenliğinin sağlanacağı gibi sözler çiğnenerek, katliamlar, baskı ve şiddet sürmüş, camiler çalgılı meyhanelere çevrilmişti.

Bu gelişmeler sırasında İstanbul’a halktan ve yetkili kişilerden olayla ilgili sayısız telgraf geldi. İşgal olayı Damat Ferit Paşa hükümeti tarafından kınandı; fakat kınama niçin İzmir işgal edildiği için değil, ortak Müttefik birlikleri yerine niçin yalnız Yunan birlikleri tarafından işgal edildiği için yapıldı. Bölgeye gönderilen yönergelerle halkın işgale tepki göstermemeleri ve hükümetin gerekenleri yapmakta olduğu bildirildi.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Vilayat-ı Şarkıye Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti

Mondros Anlaşmasının 24 Maddesine göre Müttefikler Erzurum, Van, Bitlis, Diyarbakır, Harput ve Sivas’tan oluşan Vilayet-i Sitte Bölgesini gerekli gördüklerinde işgal edebileceklerdi. Müttefiklerin ve Ermeni Patriğinin çalışmaları Bölgenin Ermenilere verilmek istendiğini gösteriyordu. Bu gelişmeler üzerine Doğu kökenli Osmanlı milletvekilleri Meclis içinde Şark Vilayetleri Grubunu oluşturup ortak bir çalışma içine girmişlerdi. Avrupa’nın yetkili çevrelerine yönelik yaptıkları çalışmalarla Doğu Anadolu nüfusunun Müslüman olduğunu ve Ermenilere vermenin haksızlık olacağını savunuyorlardı. Bunlardan Erzurumlu Hoca Raif Efendi ile Diyarbakırlı Süleyman Nazif öncülüğünde bir ekip 4 Aralık 1919’da, Doğu Anadolu’daki Müslüman halkın hukukunu korumak için İstanbul’da Vilayat-ı Şarkıye Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti adında bir örgüt kurmuşlardı. Cemiyetin başkanlığına Eski Bitlis Valisi Mahmut Nedim, yönetim kurulu üyeliklerine de Diyarbakır Milletvekili Rasim, eski Beyrut Valisi İsmail Hak

Laiklik İlkesi

Laiklik akılcılık ilkesinin yaşama uygulanmasının zorunlu bir sonucu olarak ortaya çıkmış evrensel bir ilkedir. Laiklik, bilginin dogmalardan ve inanç kategorilerinden bağımsızlaşması demektir. Bilginin deney ve gözlemlerden kaynaklanmasını öngörür. Laiklik kelimesi değişik ve çelişkili anlamlarda kullanılan bir kelimedir. Dilimize Fransızca’dan “laic, laiquee” sözcüklerinden geçmiştir. Kökü ise Latince’den “laicus” ve Yunanca “laikos” dan gelmektedir. Laikos din adamı niteliği ve yetkisini taşımayan kişi anlamı taşımaktadır. Laikos, halk anlamına gelen “laos” kelimesinden türetilmiştir. Türkçe’ye ‘‘halk’’ olarak çevrilmişse de gerçekte ‘‘avam’’ ya da ‘‘ahali’’ hatta ‘‘reaya’’ kavramlarına daha yakındır. Anlam itibariyle, dinsel olmayan; dine ait olmayan, din dışı unsurlara ait olandır. Osmanlılarda “La-dini’’ (dinsiz) kavramıyla da karşılanmıştır. Fakat, Tanrı tanınamazlık değildir. Laik Hukuk, dini olmayan, dini ilkelerden kaynaklanmayan hukuk demektir. Laik devlet ise, dini k

Halkçılık İlkesi

Milliyetçiliğin tabii sonucu olan halkçılık , çağdaş demokrasi prensibinin temelini teşkil eder. Halkçılığın tarifini yapmadan önce halk sözcüğü üzerinde durmak gerekir. Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre, halk sözcüksinin farklı tanımlarını yapmak mümkündür. Aynı ülkede yaşayan, aynı uyruktan olan insanlara halk denildiği gibi, ayrı ülkelerde yaşayan, aynı soydan gelenlere (Yahudi Halkı) ve aynı ülkede yaşayan farklı soylara da (Sovyetler Birliği) halk denmektedir. Bütün bunların yanında kabul gören bir başka tanımda; muayyen bir zaman ve yerde yaşayan insan topluluklarına halk denmektedir. Cumhuriyet dönemine kadar bizde halk yerine, ahali sözcüksi kullanılmaktaydı. Ahali anlayışını yıkan Atatürk, Türkiye halkını şöyle tarif etmektedir. “Türkiye halkı, ırken, dinen ve kültürel olarak birleşmiş, birbirlerine karşılıklı hürmet ve fedakârlık hisleriyle doldurulmuş, gelecekleri ve menfaatleri ortak olan sosyal bir topluluktur”. Görüldüğü gibi Atatürk, herhangi bir ayırımcılığı kabul etme