Ana içeriğe atla

İstanbul'un İşgali

Yeri geldikçe değinildiği gibi, Avrupa devletleri 19.yüzyıldan beri Türkleri Avrupa’dan tamamen atmak istemekteydiler. Birinci Dünya Savaşı sonunda da bu anlamda oldukça önemli bir noktaya gelmişlerdi. Çünkü savaş yıllarında bütün güçleriyle zorladıkları halde geçemedikleri Boğazlardan Mondros’un imzalanmasından hemen sonra donanmalarıyla serbestçe geçip İstanbul Limanına girmişler ve şehri denetim altına almışlardı. Müttefikler bu aşamada Saltanat merkezini İstanbul’dan Anadolu’da bir yere atarak, “Türklerin Avrupa’dan tamamen atılması” siyasetinin son noktasına gelebileceklerini düşünmüşlerdi. İstanbul Hükümeti ve Saltanat Müttefiklerin amaçları için çok önemli bir engel değildi, fakat Anadolu’da gelişen Müdafaa-i Hukuk Hareketi Onların işini engelliyordu. Bu Hareketin mutlaka denetim altına alınması gerekirken, tam tersine Hareket İstanbul siyasetini denetim altına almıştı. Müttefikler istemediği halde seçimler olmuş, Ulusal Hareketten yana milletvekilleri İstanbul’a gelip Misak-ı Milli gibi bir karar çıkarmışlardı.

Salih Paşa Padişahın karşı çıkması yüzünden kabinesine Meclis içinden bakan almamıştı, Felah-ı Vatan Grubu da yeni Hükümeti pek olumlu bulmamış ve Grupta yapılan oylamada çoğunluk Hükümete güvensizlik oyu vermişti. Fakat yine de yeni Hükümetin içinde Ulusal Hareketle bağlantı kuracak bakanlar vardı, dolayısıyla Hükümet değişikliği de İngilizleri pek memnun etmemişti. Bu durumda Müttefiklerin amaçlarına ulaşmaları için başka yöntemler geliştirmeleri gerekiyordu. İşte bu nedenle İstanbul’u resmen işgal etmeye, Ulusal Hareketten yana olanların hepsini tutuklamaya, bu Hareketi tamamen bastırdıktan sonra hazırlamakta oldukları barışı Osmanlı Devleti’ne kabul ettirmeye karar vermişlerdi. Çünkü hazırlamakta oldukları barış projesi belirtilen amaçlarına bütünüyle uygun bir projeydi.

Müttefiklerin İstanbul’u işgal etmeleri için açıklanabilecek gerekçeler olması gerekiyordu. Bu nedenle, Padişah ve Hükümetin barışa engel olan Ulusal Hareketi önleyemediğini, Çukurova Bölgesinde başlatılmış olan yeni Ermeni Kıyımının mutlaka önlenmesi gerektiğini ve kendilerinin alacağı güvenlik önlemlerine engel olunmaması gerektiğini öne sürdüler. İstanbul’daki Müttefik temsilcileri kendi aralarındaki görüşmelerde ve başkentleriyle ilişkilerinde bu hususları öne sürerek İstanbul’un işgalini savunmaya başlamışlardı. İstanbul’un işgaline önce olumlu bakmayan İtalyanlar, İngiltere ile Fransa’nın işgaline engel olamayacaklarını anlayınca sonradan Onlar da razı olmuşlardı. Sonuçta üç Müttefik devlet 10 Martta “İstanbul’un işgal edilmesi, Meclis-i Mebusanın şimdilik kapatılmaması, Harbiye Nazırlığı ile Posta ve Telgraf Örgütünün denetim altına alınması ve belirlenmiş bazı ulusalcıların tutuklanması” hususlarında karar birliğine varmışlardı.

11 Martta İtalyan temsilciliğinin bir görevlisi Rauf Bey’e İstanbul’un işgal edileceğini haber verdi, fakat Rauf Bey bunun Ulusalcıların şehri terk etmesini sağlamak için yapılmış bir blöf olduğunu düşünmüştü. Oysa Mustafa Kemal işgalin olacağını önceden tahmin etmiş ve Rauf Bey’den, ilerde meclis ve hükümet çalışmalarında görev alabilecek kişilerin Ankara’ya dönmelerini istemişti. Rauf Bey ve arkadaşları ise durumu tartışarak, “biz terk edersek tüm ulusalcılar da terk eder ve Meclis kendiliğinden dağılır,” diye düşünüp sonuna kadar şehirde kalmaya karar vermişlerdi.

İngilizler işgalden önce Batum’daki birliklerinin bir kısmını ve Malta’da bulunan Amirallik filosunu İstanbul’a getirdiler, Ankara, Afyon ve Ankara’daki güçlerini çektiler, 9 Martta İstanbul’daki Ulusal Hareketin yönetim merkezlerinden biri olan Türkocağını basarak çalışmalarına son verdiler. 10 Matta da Müttefiklerin belirtilen ortak işgal kararı alındı. İngilizler resmi işgal eylemine geçmeden önce 14 Martta Telgraf binasını denetim altına alıp, 15 Martta önceden belirlenmiş bazı kişileri tutukladılar. 16 Mart 1920 günü de Müttefik temsilcileri, “İstanbul’u işgal edileceklerini ve barış sağlanıncaya kadar denetim altında tutacaklarını” bildiren ortak notalarını resmen hem Padişaha, hem Sadrazama sundular. Sadrazam Salih Paşa Anadolu’daki olayların nedeninin İzmir’in işgali ile Ermenilere ve Rumlara devlet kurdurma projeleri olduğunu belirterek Müttefikleri sorumlu tutmaya çalıştı, fakat aslında bu aşamadan sonra ikisinin de üzüntülerini ifade etmekten başka yapacakları bir şey yoktu.

Müttefiklerin verdiği notada işgalin saat 10.00’da başlayacağı bildirildiği halde, sabahın çok erken saatlerinde bir İngiliz birliği Şehzadebaşı Karakolu’nu basarak karşı koyan 5 eri öldürdüler. Daha sonra Bahriye ve Harbiye Vekaletlerini işgal edip görevli subayların silahlarını aldılar. Fransızlar da Onlardan geri kalmamak için bazı resmi kurumları ve önemli yerleri işgal ettiler. Aynı gün deniz ulaşımını ve telgraf bağlantısını kesen Müttefikler, şehrin iki tarafındaki önemli sokak ve caddeleri tuttular, Türk subaylarına askerlerini kışlalarından çıkartmamaları talimatını verdiler ve gerekli yerleri denetim altına aldıktan sonra sıkıyönetim ilan ettiler.

Padişah önceden verdiği randevu gereğince Rauf Bey ve Felah-ı Vatan Grubundan bazı milletvekillerini Sarayda kabul etmişti. Görüşmede milletvekillerine sözlerine özen göstermelerini salık veren Sultan, Rauf Bey’in “Meclis kararı olmadan hiçbir belgeye imza atmayın” önerisine karşı, milleti koyun sürüsü yerine koyup, “her sürüye bir çoban gerek bu sürünün çobanı da benim” diyerek, ne yapılacağını en iyi kendisinin bildiğini ima etmişti. Nitekim sadrazam seçiminde dikkatli olması önerisine karşı da Padişah, “kendisi isterse Hahambaşını bile sadrazam atayabileceğini” söylemişti. Görüşme bittikten sonra Meclise gelen Rauf Bey, Temsilciler Kurulu üyesi Kara Vasıf, Ali Rıza kabinesinin Harbiye Nazırı Cemal, Erkan-ı Harbiye Vekili Cevat, Misak-ı Milli metnini Meclis kürsüsünden okuyan Şeref, İstanbul Milli Kongresini örgütleyen Esat gibi çok sayıda milletvekili ile birlikte İngilizler tarafından tutuklanıp 2 gün sonra Malta’ya götürülmüştü.

İşgal tamamlandıktan sonra İşgal Komutanlığı bir bildiri yayınlayıp:

1. Mondros Ateşkes Antlaşması gereğince Müttefiklerin Osmanlı ülkesinin güvenliğini sağlamayı üstlendiklerini ve işgal ile güvenliği sağlayacaklarını,

2. Sürdürmekte oldukları barış görüşmeleriyle Osmanlı ülkesini kalkındıracak, halkın mutluluğunu sağlayacak bir barış yapmaya çalıştıklarını,

3. Halife/Sultanın iradesine başkaldıran bazı eski ittihatçıların barışa karşı çıktıklarını, bu nedenle İstanbul’u işgal etmek zorunda kaldıklarını, amaçlarının Padişahın egemenliğini güçlendirmek olduğunu, bunu sağladıktan sonra işgali kaldıracaklarını,

4. Fakat barışı engelleyici eylemler durmazsa işgalin de süreceğini bildirdiler.

Bu bildiriyi bütün illere gönderen Müttefikler, Ulusal Hareket durmadığı taktirde başkentteki işgalin kalkmayacağını duyurmuş oldular.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İkinci Meşrutiyet Dönemi Düşünce Akımları

Siyasal hayatımızın yakın döneminde meşrutiyetin ikinci kez ilanı, tek sesli uygulamadan çok sesliliğe geçişe benzeyen yapısal değişmelerin de başlangıcı olmuş ve çağdaş anlamda siyasal hayat, hiç değilse kuramsal olarak kurulmuştur. Meşrutiyetin ilanında temel özellik, siyasallaşma sürecinin başlaması ve ona kaçınılmaz bir şekilde bağlı olarak; dernekleşmenin, partileşmenin ve toplumsal hayatta çok seslilik dönemin açılmış olmasıdır. Bu dönemde, özellikle İttihat ve Terakki’nin tek parti yönetimini kurduğu 1914 yılına değin Osmanlı Devleti’nde bir çok düşünce yanyana bulunabilmiştir. Bu bakımdan bu dönem Türk tarihinin en renki evrelerinden biri olmuştur.

Bu dönemdeki tartışma konuları Osmanlıcılık, İslamcılık, Batıcılık, Milliyetçilik/Türkçülük, Merkeziyetçilik-Adem-i Merkeziyetçilik ana başlıkları altında toplanabilir. Bu akımların temsilcilerinin ortak noktası; İmparatorluğu içinde bulunduğu durumdan kurtarmak ve eski görkemli günlerdeki durumuna getirmek amacıyla çaba harcamış ol…

İzmir'in Yunanlılara Verilmesi ve İtalyan İstekleri

Birinci Dünya Savaşı çıktığında tarafsız kalan Yunanistan’ı kendi yanlarına çekmek isteyen İngiliz Dışişleri Bakanı Grey 15 Ocak 1915’te Yunan Hükümetine bir nota göndererek savaşa katılmaları halinde Yunan Megali İdeası için çok önemli olan İzmir ve çevresinin Yunanistan’a verileceğini bildirmişti. Öneriye olumlu bakmayan Yunan Kralı Konstantin, Venizelos’un zorlaması ile tahttan indirildikten sonra Yunanistan Haziran 1917’de savaşa girmişti. Oysa yukarıda değinildiği gibi Nisan 1917’de imzalanan St. Jean de Maurienne Anlaşması ile diğer bazı illerle birlikte İzmir’in İtalya’ya verilmesi kabul edilmişti. Bu nedenle Mondros’tan sonra Yunanistan ile İtalya İzmir bölgesinin egemenliği yüzünden çelişkiye düşmüşlerdi. Yunan siyaset ve basın çevreleri Yunanistan’ın eski Bizans’ın varisi olduğunu, dolayısıyla Batı Anadolu, Trakya ve İstanbul’un kendilerine verilmesi gerektiğini yayıyorlardı. İngiliz Başbakanı Lloyd George da bölgenin Yunanistan’a verilmesinin İngiltere’nin çıkarına olacağın…

Planlı Ekonomiye Geçiş

Ekonomi de devletçiliğin uygulamasına geçilmesi, ülke sanayisinin öncelikle nasıl kurulacağı sorusunu gündeme getirmişti. Çözüm için Sovyet Rusya dan esinlenerek sanayileşmenin titizlikle izlenecek bir plana bağlanması uygun görülmüştü. Sermaye azlığı ve sanayii ye elverişli bir iç pazarın zayıflığı, batı kapitalizmine uygun bir sanayileşmeye olanak vermemekteydi. Tarıma dayalı Osmanlı ekonomisi bir toprak sanayi yaratamadığı gibi köylüleri de tam anlamıyla toprak sahibi yapamamıştı.

Bu amaçla çağrılan Prof. Orlof başkanlığındaki bir Sovyet heyeti 1932 Ağustosunda Türkiye’ye gelmişti. Sovyet uzmanlar, kurulması gerekli görülen sanayii kuruluşlarına ilişkin raporlarını iktisat bakanı Celal Bayar’a vermişlerdi. Bakanlıkça gözden geçirilen ve yeniden yazılan raporu 16 Aralık 1933’te bakanlar kurulunda görüşülmesine başlanmıştı. Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı olarak kabul edilen planın uygulama görevi Sümerbank’a verilmişti. Birinci beş yıllık sanayii planını hazırlayan Sovyet heyeti dış…