Ana içeriğe atla

İkinci Meşrutiyet Dönemi Düşünce Akımları

Siyasal hayatımızın yakın döneminde meşrutiyetin ikinci kez ilanı, tek sesli uygulamadan çok sesliliğe geçişe benzeyen yapısal değişmelerin de başlangıcı olmuş ve çağdaş anlamda siyasal hayat, hiç değilse kuramsal olarak kurulmuştur. Meşrutiyetin ilanında temel özellik, siyasallaşma sürecinin başlaması ve ona kaçınılmaz bir şekilde bağlı olarak; dernekleşmenin, partileşmenin ve toplumsal hayatta çok seslilik dönemin açılmış olmasıdır. Bu dönemde, özellikle İttihat ve Terakki’nin tek parti yönetimini kurduğu 1914 yılına değin Osmanlı Devleti’nde bir çok düşünce yanyana bulunabilmiştir. Bu bakımdan bu dönem Türk tarihinin en renki evrelerinden biri olmuştur.

Bu dönemdeki tartışma konuları Osmanlıcılık, İslamcılık, Batıcılık, Milliyetçilik/Türkçülük, Merkeziyetçilik-Adem-i Merkeziyetçilik ana başlıkları altında toplanabilir. Bu akımların temsilcilerinin ortak noktası; İmparatorluğu içinde bulunduğu durumdan kurtarmak ve eski görkemli günlerdeki durumuna getirmek amacıyla çaba harcamış olmalarıdır. Aynı amaç ile hareket eden bu düşünce akımları, yönetim açısından farklılaştıkça birbirlerinden uzaklaşmış ve bazen de çatışma içine girmişlerdir. Buna rağmen bu dönemdeki düşünceleri kesin çizgilerle birbirlerinden ayırmak çok zordur. Ancak düşünürlerinin etrafında toplandıkları yayın organları aracılığıyla bir ayrıma gidilebilmektedir.

Osmanlıcılık


Osmanlılar, “Kutsal Tarihlerini” hikâye ederken çağlarının somut kroniklerini kullanarak, şecerelerini silsilenameler şeklinde Nuh Peygamberin oğlu Yafes’e kadar götürmüşlerdi. Bu kutsallık ile birlikte Kayı (Türk) olgusu, Osmanlı hanedanının silsilenamelerdeki meşruiyet araçları olmuştu. Ancak, Osmanlı toplumu klasik çağın kurumsal istikrarına kavuşurken, Türk kelimesi yerleşik uygarlıkta göçebelik durumunu sürdürmüş unsurları anlatmış, yani Türkmenler ve Yörükler için kullanılmıştı.

Osmanlı adı uzun yıllar boyunca, tebaa ve Kayı’dan olmayan Türkmenler nezdinde, Kayı’nın ve dar anlamıyla yöneticinin adını temsil etmişti. Devlet, Osmanlı teriminin bir kimlik haline dönüşmesini amaçlamamış ve Osmanlı sisteminin işleyişi açısından bu gerekli olmamıştı.

Devlet uyruklarını tanımak için dinsel bölümlemeyi temel almış, bu durum uzun yıllar bir başka şeyi anlatmıştı; üstün olan bir tek dindi, ötekilere ise yaşama ve temsil hakkı verilerek hoşgörüyle bakılmalıydı. Devletin farklılıklara yönelik bu bakışında sadece etik değil, aynı zamanda hukuksal bir altyapı da yer almıştı. Bu altyapıda bir geleneğin (İslâm devlet ve hukuk geleneği) devamını aramak da yanlış olmamalıydı.

Devlet yönetimini kolaylaştırmak gibi pragmatik bir anlam taşıyan sistem yine devletin gücü ile paralel olarak yüzyıllar boyu işlemişti. Devlet gücünün azalmaya başlamasıyla hemen her konuda yaşanan sıkıntılar “milletlere” de yansımıştı. Avrupa devletleri daha kapitülasyonlardan başlamak üzere gayrimüslimlerin durumundan istifade etmeyi amaçlamışlar, bu durum 19.yüzyılla birlikte zirveye ulaşmıştı.

Devletin hem Avrupa karşısında antlaşmalarla vermek zorunda olduğu tavizler, hem de farklılıkları bir arada tutmak adına yaptığı ıslahatlar da sistemin çöküşünü hızlandırmıştı.

Modern dünya ve ayrılıkçı hareketler karşısında millet sisteminin daha uzun süre hayatta kalmasını beklemek çok doğru olmasa gerekti. Nitekim, dinsel ve kültürel özgürlüklerini sağlayan gayrimüslimler, sırası geldiğinde bu özgürlükleri Osmanlı’ya karşı kullanmışlardı.

Toplum bütünlüğünün sağlanması amacıyla üretilmiş ve 19. yüzyılın yurtseverlik ideolojisi olarak algılanmış olan Osmanlıcılık da bu koşullar altında işletilememişti. Uzun yıllar boyunca yapılmış dinî bir tanımlama ile yaşamış, ardından da “millî” bir arayış içine girmiş olan grupların, böyle bir ideolojiye bütünüyle sahiplenmelerini beklemek çok güçtü. Zaten Osmanlıcılığa inananlar, devletin kurucu unsuru olan Türkler’di. Türkler için asıl olan ise, “Osmanlılık” ve “Osmanlı vatanı” idi. İkinci Meşrutiyet Dönemi’nde Osmanlıcılık yükselen yeni düşünceler karşısında Osmanlı Devleti’nin ve dolayısıyla yönetici Türklerin resmi söylemi olarak kalmıştı.

İslamcılık


İslamcılık akımı; Şerif Mardin’in tanımıyla, özelliklerini daha çok 19. yy ortalarında kazanan, Osm. İmparatorluğunun uzak çevresinde ve Hindistan’da şekillenmiş olmasına rağmen 1870’lerden itibaren imparatorluğun merkezinde gittikçe güçlenen bir ideolojik davranış kümesine verilen addır.

İslamcılık cereyanı iki eksenlidir:

İslamcılığı bir dünya görüşü ve hayat rehberi olarak takdim eden aydınlardan oluşan eksen. Muhammed Abduh gibi. Geniş halk kitlelerinin o kadar net ifade edilmeyen, teorik konulardan çok “İslami Nizam” gerçekleştirmeye çalışan arayışlar. Mevdudi buna örnek verilebilir.

İslamcılık farklı isimler altında bölümlenebilir. Yenilikçi İslamcılık, Popülist İslam vs. Yenilikçi İslamcılıkta; “İslam’ın pozitif bilimlere karşı olmadığı ve dolayısıyla batının fen ve tekniğinin alınmasında bir sakınca olmadığı” düşüncesi egemendir.

Osmanlılarda İslamcılık akımı ilk olarak II. Abdülhamid tarafından desteklenmiş ama asıl hüviyetini 1908’den sonra kazanmıştır. Buna göre Osmanlı İmparatorluğunun Batı karşısında gerilemesinin nedenleri Müslümanların eylemsizliği ve İslam’dan uzaklaşmalarıdır. Osmanlı devletinin çöküşünü engellemenin yolu İslamlaşmaktır. İslamcılık akımının savunucuları Batı taklitçiliğine karşı çıkmışlar, Batıdan sadece bilimi ve teknik bilgileri almakla yetinilmesi gerektiğini ileri sürmüşlerdir.

Bilindiği gibi 16. yy’da klasikleşen Osmanlı devleti çeşitli dinsel cemaatlerden, etnik gruplardan ve ulaşılması güç ekolojik oyuklarda yerleşmiş alt-kültür gruplarından oluşan coğrafi bir çevrede etkili bir yönetim kurmuştur. Osmanlılar kendi yönetimleri altında bulunan bu toplumları devletlerine sadakatle bağlamayı başarmışlardır. Herkesin kendi dini inancına göre yaşayabildiği bir özgürlük ortamı vardı. Hiçbir dinin kurumlarına dokunulmamıştır. Mekke ve Medine’nin alınmasından sonra Osmanlı padişahları kendilerini hilafetin varisleri olarak görmüşlerdir. Böylece Osmanlı sultanları İslam dünyasının koruyucusu durumuna gelmişlerdir.

Doğuda Şiiliğin ortaya çıkmasından sonra Osmanlı devlet memurları bazı görevler üstlendiler. İlk olarak Sünni İslam’ı anlattılar. İkinci olarak bazı etkili isimleri uzak yerlere sürdüler. Üçüncüsü ve en önemlisi dinsel bir elit ve bu elit tabakanın denetiminde bir eğitim sistemi kurmaya çalıştılar. Yüksek dinsel görevliler, maaşlarını devletten alan devlet memuru halini aldılar.

Osmanlı yönetimi hem bürokratik hem de İslami’ydi. Çünkü sultan İslam dünyasının lideriydi. Fakat bunun yanında memurlar devleti koruma konusunda kendilerini sorumlu hissediyorlardı. Ulema ve memurların farklı eğitim almaları sonucu Osmanlı toplumunda yeni bir sınıfın doğmasına sebep olmuştur. Bürokrasi adını verdiğimiz bu sınıf özellikle 19. yy’da etkisini artırmıştır.

Zamanla bürokrasi ile ulema arasında düşünce ayrılıkları oluşmaya başlamıştır. Ulema sınıfı dini önde tutarken bürokrasi sınıfı ise laik bir tutum takınmıştır. Bu laik bürokrasi sınıfı 19. yy’ın başlarında değişimi başlatacak güce ulaşmıştır. Bürokrasi sınıfının yaptığı değişiklikler ulemanın hem gücünü hem de saygınlığını azaltmıştır. Bu bürokratik sınıfın tanzimatı gerçekleştirmesiyle batılılaşma hareketleri hız kazanmıştır. Müsadere kanununun kaldırılmasıyla ekonomik sıkıntılardan da kurtulan bu sınıf 19. yy’da ve 20. yy’ın başlarında tüm gelişmelerde başrol oynamıştır.

İslamiyet, Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluşundan başlamak üzere belirleyici bir etkiye sahip olmuştur. Fakat İslamcılık adıyla ortaya çıkan düşünce akımının amacı ve işlevi çok farklıdır.

XIX. yüzyıl ortalarında ortaya çıkan dinsel ve siyasal düşünce akımı olarak İslamcılık Bir tecdîd (yenileme), ıslah (düzeltme), ihya (canlandırma) hareketi olarak nitelenebilir. Siyasal hedefi açısından İslâm birliği (İttihad-ı İslam, Panislâmizm) hareketi; İslâm’ı anlayış ve yorumlayışları açısından modern İslâm ve İslâm’da reformist düşünce akımı olarak değerlendirilebilir. Mısır’da Cemaleddin Efgani ve Muhammed Abduh; Hindistan’da Seyyid Ahmet Han, Seyyid Emir Ali; Türkiye’de Said Halim Paşa, Mehmet Akif, Filibeli Ahmet Hilmi, İsmail Fenni Ertuğrul, Ferid Kam, Mehmet Ali Ayni, Şemseddin Günaltay, Muhammed Hamdi Yazır, Ahmet Naim, Said Nursî vb. aydın ve düşünürlerce savunuldu. Akımın belli başlı amaçları, İslâm’ı bütün boyutlarıyla topluma yeniden egemen kılmak, İslâm dünyasını Batı sömürüsünden kurtarmak, kalkındırmak ve birliğini sağlamak biçiminde anlatılabilir.

İslamcılık, gerçekte İttihad-ı İslâm (İslâm Birliği) adı altında 1870’ten beri Osmanlı yönetiminin temel politikasını oluşturuyordu. Bununla birlikte İslâmcı aydın ve düşünürler bu politikayı izleyen II. Abdülhamid’e muhalif cephede yeralıyor ve düşüncelerini açıklama imkanından da yoksun bulunuyorlardı. Bu nedenle bir akım olarak İslâmcılık, ancak II. Meşrutiyet’ten sonra Sırat-ı Müstakim (sonradan Sebilü’r-Reşad) dergisinin yayınlanmaya başlamasından sonra ortaya çıkabilmiştir. Daha sonra Beyan-ı Hak ve Volkan gibi dergiler de İslâmcılık düşüncesinin savunulduğu yayın organları oldu.

İslâmcıların siyâsî düşüncelerinin odak noktasını İslâm birliği tezi oluşturur. Onlara göre Müslümanlar hem düşünce, hem de siyaset ve devlet bağlamında bir birlik oluşturmalı; bu birliği bozucu, engelleyici bütün etkenleri ortadan kaldırmaya çalışmalıdırlar.

İslâmcıların üzerinde önemle durdukları konulardan birisi de ulusçuluk sorunu olmuştur. İslâmcılar başlangıçta pek üzerinde durulmayan bu konuya giderek ağırlıklı bir yer verdiler. İslâm birliği düşüncesine ters düşen ulusçuluk anlayışını şiddetle eleştirerek çürütmeye çalıştılar. Devlet, hilafet kurumu, anayasa, milli hâkimiyet gibi meseleler de İslâmcıların tartıştıkları baslıca konular arasındadır. İslâmcı aydınların genel kanısına göre Kur’an ve Sünnet, belli bir devlet, hükümet ve yönetim biçimi öngörmemiş; ancak belli ilkeler koymakla yetinmiştir. Bu ilkelere uygun biçimde örgütlenen her yönetim biçimi İslimidir. Bu alanda üzerinde en çok duruları ilke ise şûrâdır. Buna göre İslâm devleti yöneticileri yönetim işinde doğrudan ya da dolaylı biçimde halka danışmak, meşveret etmek zorundadırlar. Bu yaklaşımları İslâmcıları Kanun-ı Esasi’yi (Anayasa), kanunlaştırma hareketlerini ve Meclis-i Mebusan’ı içtenlikle desteklemeye götürdü.

İslâmcı akım içinde yer alan Müslüman aydın ve düşünürler, eğilim ve yaklaşımları bakımından oldukça farklı çizgileri sürdürürler. İslâmcılar; gelenekçi muhafazakârlar (Ahmet Naim gibi); Modernistler, medrese ile mektebi, Doğu ile Batıyı birleştirmek isteyenler (İzmirli İsmail Hakkı ve Şemseddin Günaltay gibi), bu ikisi arasında bir yol tutanlar (Şeyhülislâm Musa Kazım gibi); modernist İslâmcılara karşı olanlar (Mustafa Sabri gibi) olmak üzere başlıca dört gruba ayrılırlar. Ne var ki, İslamcıları bu tür bölümlemelerle tam olarak tanımlamak olanaklı değildir. Çünkü birçok konuda birleşmiş görünseler bile aynı gruptaki aydınları birbirinden çok farklı görüşler savunduğuna tanık olunmaktadır.
Birinci dünya savaşından sonra Osmanlı Devletinin parçalanması nedeniyle İslâm birliği düşüncesi bütün maddî dayanaklarını yitirmiştir.

Türkçülük


Türkçülük diğer akımlara oranla daha geç ortaya çıkmasına karşılık Milli Mücadele’nin başarıya ulaştırılması ve Cumhuriyetin örgütlenmesinde rol oynayan en önemli akımdır.

Osmanlı Devleti’in İlber Ortaylı’nın deyimiyle İmparatorluğun En uzun Yüzyılı olan XIX. Yüzyılda, Fransız Devrimi’nin etkisiyle Balkanlara kadar yayılan ulusçuluk akımı, millet olma, bağımsızlık ve özgürlük gibi evrensel hakları taşıyordu. Osmanlı’nın geniş topraklarında yaşayan topluluklar da bu ayaklanmalara katılıyordu. Kısaca, Osmanlı’nın Ümmet politikası tersine dönmüştü. Artık, hâkimiyeti altında bulunan İslâm ülkelerinin Batıda yetişmiş, Fransa Devrimiyle tanışan genç aydınları, Osmanlı’ya karşı bağımsızlık savaşlarını başlatmak amacıyla ayaklanıyorlardı.

1865’te Yeni Osmanlılar ve 1875’ten sonra da Jön Türklerin öncelikle önlemeye çalıştıkları ulusçuluk akımları durdurulamaz bir noktaya gelmişti. Jön Türkler ki milliyet akımı etrafında toplanıyorlardı .600 yıl süren Hanedan-ı Osmanî yerine millî devlet kurmak, özgür ve insanca haklara sahip olmak için örgütlü bir çalışma oluşturuyorlardı. Kısa zamanda Jön Türk hareketi İttihat ve Terakki adlı bir siyasal kuruluşa dönüşüyordu. Şimdi yönetim, Türkçülük akımını ön plâna alan ve Hanedan-ı Osmanî’ye eleştiride bulunan genç kadroların eline geçmiş bulunuyordu.

Bu oluşum, monarşiye karşı meşrutiyet hareketinin sesini duyuruyor, Fransa Devriminden kaynaklanan ulusçuluk duygu ve düşüncesini de bir sembol olarak taşıyordu.

İttihat ve Terakki Cemiyeti bir siyasal teşkilât olarak Türkçülük akımını temel felsefe kabul ediyordu. Başlarında Ziya Gökalp olmak üzere önemli bir çekirdek aydın kadro, bu akımın düşünce sistemini yaymaya çalışıyorlardı. Özellikle Kırım’ın Gaspıra köyünde doğan İsmail Gaspıralı’nın başlattığı ve Azerbaycan’dan kaynaklanan bu akım yandaşları İttihat ve Terakki Cemiyeti içinde yer alıyorlardı. Özellikle Ahmet Ağaoğlu, Yusuf Akçura ve Mehmet Emin bunlardan ilk akla gelenleridir. Bir de yine Azerbaycan’da Hüseyinzâde Ali Bey vardır ki, Gökalp’e Türkçülük akımının aşılanması yönünden büyük etkide bulunmuştur.

Türkçülük akımının İttihat ve Terakki yönetiminde filizlenmesi, 1911 yılında Türk Ocağı’nın kuruluşunu hazırlamıştır. Türk Ocağı, günümüze kadar gelen Türk Yurdu dergisiyle birlikte Türkçülük akımının odak noktasını oluşturuyordu.
Osmanlı-sonrası (Post-Osmanlı) genç kadrolar niçin bu tür bir örgütlenmeye gidiyorlardı? Niçin Türkçülük akımını ön plâna alıyorlardı? Bu konu, İttiihat ve Terakki kuruluşunun çözümlemesi gereken en önemli sorunuydu..19. yüzyıldaki ilk Türkçü aydınların Türkçülük düşüncesi; günümüzdekilerin tersine devrimci, ilerici, halkçı, laik, özgürlükçü ve bağımsızlıkçı çizgidedir. Bu dönemdeki Türkçüleri etkileyen modern Azerbaycan edebiyatının kurucusu, Türk dünyasının ilk dram yazarı, abece ıslahatçısı, şair, eleştirmen ve filozof Mirza Fethali Ahundzade (1812-1878) gerilikten kurtulmak için kökten çözümler üreten bir milliyetçidir. Türkçüler arasında baslangıçta Almanya’dan destek arayan ve Rusya Türkleri için bağımsızlık öngören Anti-Rus strateji söz konusuydu. Savaş bittiğinde ise, Bolşeviklerden destek arayan, Rusya Türkleri için ‘kültürel özerklik öneren, anti-emperyalist bir stratejiye yönelmişlerdi.

Siyasal bir tez olarak Türkçülügün tarihi, önce Ahundzade ve sonra Yusuf Akçura’nın 1904 yılında yayımlanan Üç Tarz-ı Siyaset eseriyle başlatılabilir. Fakat, ilk defa toplumbilimsel bir yöntemle, eksik, çekingen ve dağınık düşüncelerin toplanması ve bir sistem haline getirilmesi II. Meşrutiyet döneminde sağlanmıştır Aslında Jön Türkler Batı ile temas kuran, bir kısmı Batıda eğitim görmüş bir kadro olarak karşımıza çıkıyordu. Dönemin ulusçuluk çağı olduğunun bilincindeydiler.

Özellikle, Kasım 1908’de Rusya’dan kaçarak İstanbul’a gelen bazı Türk milliyetçilerinin kurdukları Türk Derneği bu akımın beşiği olmuştur. Türk Derneği’nin kendi kendisini kapatmasından sonra Türk milliyetçileri bu kez Ağustos 1911’de kurulan Türk Yurdu Cemiyeti’inde toplanmaya başladılar. Fakat Türkçülüğün asıl örgütlenmesi bu derneğin de kendisini feshederek Asker Tıbbiyelerin öncülüğünde 3 Temmuz 1911’de kurulan Türk Ocağı derneğinde gerçekleşti. Derneğin resmi kurucuları şair Mehmet Emin (Yurdakul), Ağaoğlu Ahmet ve Dr. Fuat Sabit (veznedar) Beylerdir. Balkan Harbi’nden sonra seçilen yönetim kurulunda Hamdullah Suphi Tanrıöver (Reis), Akçuraoğlu Yusuf (İkinci Reis), Halis Turgut, Hüseyin Ragıp, Dr. Akil Muhtar (Özden) ve Dr. Hüseyin Ertuğrul Beylerden oluşmaktadır.

Özellikle Balkan Savaşı’ndan sonra Osmanlıcılık akımının başarısız olmasıyla ortaya çıkan ülkü boşluğunu dolduran Türkçülük akımının amacını genel hatları ile şu şekilde özetlemek mümkündür:

Osmanlı bayrağı altında bilinçsiz bir şekilde yaşayan Türkleri ulusal bir duygu ile bilinçlendirmek, ulusal benliğini kazandırmak, Türk milletini İslam uluslararasıcılığına  güçlü bir unsur olarak yeniden sokmak. Aynı zamanda sarsılmış olan Osmanlı Saltanatı’nın dayanaklarını yeniden kuvvetlendirmek. Modernleşmek.

Türk milliyetçilerinin bir kısmına göre, körü körüne bir Batı taklitçiliği içine girmemek, özellikle Tanzimat kafasının Türk toplumunu özünden uzaklaştırma hususunda büyük zararları olmuştur. Bu yüzden, Batılılaşmanın ilk koşulu olarak ulus haline gelmek ilkesi görülmüştür. Bu aşamadan sonra, Türk milletini Batı uygarlığı içinde durmadan ilerleyen, hiçbir milletten geri kalmayan bir seviyeye yükseltmektir. Siyasal amaçlara ulaşabilmek için, ulusal bir ekonomi politikanın izlenmesi ve özellikle kapitülasyonlardan kurtulmak gerekmektedir. Bu yüzden Ziya Gökalp, Tekin Alp gibi yazarlar Türk Yurdu, İktisadiyat Mecmuası gibi dergilerde “Millet Nedir? Millî İktisat Neden İbarettir”; “İktisad-ı Millî; “Milli İktisada Doğru” vb. yazılar yazarak kamuoyunu aydınlatmaya çalıştılar.

Siyasal bağımsızlığın sağlanması için, önce kültürel bağımsızlığın sağlanması gerektiğini vurguladılar. Dilde özleştirmeye, tarih bilincini aşılamaya çalıştılar. Bütün bunların gerçekleştirilmesinden sonra bu dönemdeki Türkçülük akımının son amacı; “Asya’da birbirine bitişik olarak yayılmış olan Türk illerini Osmanlı bayrağının gölgesinde toplayarak büyük ve kuvvetli bir ‘İlhanlık’oluşturmaktır.. Ziya Gökalp Turan adındaki şiirinde Türkçülük akımının bu amacını şöyle açıklar:
Vatan ne Türkiye’dir. Türklere, ne Türkistan
Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir; Turan.
Görüldüğü gibi Türkçüler için Osmanlı ancak siyasal bir örgütlenmedir. Sosyal bir gerçeğin adı değildir. Öyleyse bu örgütlenmeyi sağlam bir sisteme oturtmak gerekmektedir. Balkan Savaşları, gayrimüslimlerin ayrılmasını sağlamıştır. Ortadoğu’da Araplar kendi örgütlenmelerini yapmakla uğraşmaktadırlar. O halde devlet ancak Türk milletini bilinçlendirip güçlendirmekle kurtarılabilir. Bu ideal Millî Mücadele ile gerçekleşecektir.

Sonuç olarak Türk milliyetçiliği Batıdaki ulusçuluklar gibi tamamen toplumsal dinamiklerle ortaya çıkmış değildir. Bu dönemdeki Türk milliyetçiliğini iç dinamiklerden çok dış dinamikler belirlemiştir. Ama şurası Türk modernleşme tarihi açısından çok önemlidir; “Türk milliyetçiliği medreseden değil mektepten çıkmıştır” . Osmanlı’daki bu mektepli aydınlara Türkistan göçmeni yine mektepli aydınlarda eklenince Türk modernleşme süreci ve Türk milliyetçiliği düşüncesi ülkemizin en köklü felsefi temelleri olan düşünce geleneği haline gelmiştir.

Batıcılık


Türk düşünce tarihinin en temel kavramlarından ve özlemlerinden biri olarak karşımıza çıkan ‘batılılaşmak / modernleşmek / çağdaşlaşmak terimlerini günlük dile çevirmek gerekirse, en yalın ve en doğru ifadeyle bunun ‘daha iyi ve mutlu yaşamak’ özlemi olduğunu söyleyebiliriz. Oysa sürecin kendisine, yani Batılılaşma ya da modernleşme olgusunun evrimine baktığımızda, hele bunu dünya bağlamında ele aldığımızda meselenin bir hayli karmaşık olduğunu görürüz.

Çünkü tarihsel verilere göre, Osmanlı Devleti`nin Batı`ya yönelişindeki en önemli etken, devletin hükmetme yollarının uğradığı bozgun ve yıkımdır. 18. yy. boyunca yoğunlaşan ve üst-üste gelen askeri başarısızlıklarda somutlaşan 19. yüzyıl boyunca tartışılan konu bir ölçüde Osmanlı dünya görüşünün kendisini üreterek dönüştüremediği için bozgunudur. Batı`nın siyasal ve sosyal baskısıyla egemenliğini yitirmek, dolayısıyla yok olmak tehlikesi karşısında, devlet, bazı kurumları Avrupa`daki örneklerine uygun olarak batılılaştırma yolunu seçer. Arzulanan şey ise, kaybetmek üzere olduğu egemenliğini korumak için merkezi idareyi güçlü kılmaktır. Dünya görüşü tartışmaları, pratik endişeler sebebiyle henüz yapılmamaktadır. Ama uygarlık objesi: Batı`dır.. Bu nedenle Tanzimat’tan sonra devleti kurtarmak ve modernleştirmek yolunda ortaya çıkan fikir akımlarından biri de  o dönemdeki deyimiyle Garpçılıktır. Batılılaşma, genç Cumhuriyet’in altı ilkesinden önem sırasıyla ulusçuluk, laiklik, inkılapçılık ve cumhuriyetçilik ilkeleriyle yakından bağlantılıdır. Batılılaşma çoğu zaman modernleşme/çağdaşlaşma ile eş anlamlı olarak kullanılmıştır. Bir mecaz denemesiyle, Altı Ok’tan dördünü atan yay, Batılılaşmadır. Yukarıda anılan dört ilkenin de başarı ölçütü Batılılaşma olarak görülmüştür.

Tanzimat’tan beri Batıcı Türk aydınlarının büyük bir bölümü İslâm’ı Doğululuğun esası olarak görmüş, yenileşmenin ve ilerlemenin önündeki engel olarak hedef göstermiştir.

İkinci Meşrutiyet’te Batıcılık akımının başlıca savunucuları;, Abdullah Cevdet, Ahmet Rıza, Celal Nuri, Kılıçzade Hakkı, Tevfik Fikret, Mustafa Asım, Mahmut Sadık olarak sayılabilir. Genel olarak bu yazarlara göre gerileme Batı uygarlığından kopuk kalmaktan kaynaklanmaktadır. Bu kopukluğun başlıca nedeni İslam dinidir. Hayatın her alanında şeriatın hükmü, tutucu bir güç olarak, her değişmeye karşı önleyici bir etken olmuştur; Hayat fosilleşmiştir.”Bunun için kökten Batıcı Ahmet Muhtar`a göre Ya Garplılaşırız, ya mahvoluruz.”Dr. Abdullah Cevdet`e göre Batı uygarlığı gülü ve dikeniyle alınması gereken bir bütündür. Tek hedef “Avrupa uygarlığını benimseyerek Avrupa`nın bir parçası haline gelmek olmalıdır. Osmanlı Devleti`nin bu geriliğinin nedeni dünya işlerini hükmü altına alan bir din-devlet bileşimi sistemidir.

Batıcılara göre Osmanlı Devleti’nin en büyük sorunu Batılı olmamaktan kaynaklanmaktadır. Dolayısı ile tek kuruluş yolu vardır; o da bu yüzyılın düşünce ve gereksinimlerine uygun uygar bir devlet ve toplum halini almaktır. Yani bilimsel anlamıyla batılılaşmaktır. Ona gitmek zorunludur.

Batıcılar bu işin nasıl olacağı konusunda ise hemfikir değildirler. Batı’nın bir bütün olduğunu gülü ve dikeni ile benimsenmesini savunan Abdullah Cevdet ve arkadaşları birinci grubu oluşturur. Bu noktada Abdullah Cevdet Batı’yla çatışmayı “Bal kabağının Krupp güllesiyle çarpışması” olarak değerlendirir ve tatlı fakat boş bir hayal olduğunu ifade eder.

İkinci grubu oluşturan Celal Nuri ve arkadaşları ise Batının yalnız teknolojisinin alınması gerektiğini, Osmanlı Devleti hakkında düşmanca duygular besleyen Batıya kültürel açıdan karşı çıkılmasının kaçınılmaz olduğunu savunur.
Batıcılar İttihad-ı Anasır yani Osmanlı birliğine taraftardırlar. Bu anlamda Tanzimat ve Tanzimatçılığı savunmaktadırlar. Bu görüşlerin yanı sıra Batıcılar o dönem için köktenci diyebileceğimiz düşünceleri de savunmaktadırlar. Bunların arasında padişahın tek eşli olması, fes’in atılarak şapkanın benimsenmesi, kadınların diledikleri tarzda giyinmelerine ve dolaşmalarına izin verilmesi, mevcut abecenin atılarak Latin abecesinin benimsenmesi, okuyuculuk, üfürücülük, falcılık vb. davranışların yasaklanması, medreselerin kapatılarak batı kolejleri tipinde okulların açılması, birer tembellik yuvası olan tekke ve zaviyelerin kapatılması gibi yürekli isteklerde bulunabilmişlerdir.

Fakat Batıcılık düşüncesini savunanlar bu dönemde bir siyasal oluşum içinde toplanmadılar. Genellikle dağınık kaldılar. Ancak, düşüncelerinin önemli bir kısmı Cumhuriyet’in ilanından sonra uygulama alanı buldu.

Yorumlar

  1. bu site süper teşekkürler ödevimi burdan yaptım ögretmen begendi .teşekkürler...

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

İzmir'in Yunanlılara Verilmesi ve İtalyan İstekleri

Birinci Dünya Savaşı çıktığında tarafsız kalan Yunanistan’ı kendi yanlarına çekmek isteyen İngiliz Dışişleri Bakanı Grey 15 Ocak 1915’te Yunan Hükümetine bir nota göndererek savaşa katılmaları halinde Yunan Megali İdeası için çok önemli olan İzmir ve çevresinin Yunanistan’a verileceğini bildirmişti. Öneriye olumlu bakmayan Yunan Kralı Konstantin, Venizelos’un zorlaması ile tahttan indirildikten sonra Yunanistan Haziran 1917’de savaşa girmişti. Oysa yukarıda değinildiği gibi Nisan 1917’de imzalanan St. Jean de Maurienne Anlaşması ile diğer bazı illerle birlikte İzmir’in İtalya’ya verilmesi kabul edilmişti. Bu nedenle Mondros’tan sonra Yunanistan ile İtalya İzmir bölgesinin egemenliği yüzünden çelişkiye düşmüşlerdi. Yunan siyaset ve basın çevreleri Yunanistan’ın eski Bizans’ın varisi olduğunu, dolayısıyla Batı Anadolu, Trakya ve İstanbul’un kendilerine verilmesi gerektiğini yayıyorlardı. İngiliz Başbakanı Lloyd George da bölgenin Yunanistan’a verilmesinin İngiltere’nin çıkarına olacağın…

Planlı Ekonomiye Geçiş

Ekonomi de devletçiliğin uygulamasına geçilmesi, ülke sanayisinin öncelikle nasıl kurulacağı sorusunu gündeme getirmişti. Çözüm için Sovyet Rusya dan esinlenerek sanayileşmenin titizlikle izlenecek bir plana bağlanması uygun görülmüştü. Sermaye azlığı ve sanayii ye elverişli bir iç pazarın zayıflığı, batı kapitalizmine uygun bir sanayileşmeye olanak vermemekteydi. Tarıma dayalı Osmanlı ekonomisi bir toprak sanayi yaratamadığı gibi köylüleri de tam anlamıyla toprak sahibi yapamamıştı.

Bu amaçla çağrılan Prof. Orlof başkanlığındaki bir Sovyet heyeti 1932 Ağustosunda Türkiye’ye gelmişti. Sovyet uzmanlar, kurulması gerekli görülen sanayii kuruluşlarına ilişkin raporlarını iktisat bakanı Celal Bayar’a vermişlerdi. Bakanlıkça gözden geçirilen ve yeniden yazılan raporu 16 Aralık 1933’te bakanlar kurulunda görüşülmesine başlanmıştı. Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı olarak kabul edilen planın uygulama görevi Sümerbank’a verilmişti. Birinci beş yıllık sanayii planını hazırlayan Sovyet heyeti dış…