Ana içeriğe atla

Avrupa'daki Gelişmeler ve Osmanlı İmparatorluğu

XV. yüzyıldan itibaren Avrupa’da önemli değişiklikler oldu. İtalya’da başlayan ve daha sonra bütün Avrupa’yı etkileyen Rönesans, insanı önemli hale getirdi. Her şeyin önüne insanı koyan hümanizm ile Avrupa insanı cemaat ruhundan kurtulup, birey olma bilincine ulaştı. Bu dönemde geleneksel Katolik öğretilere karşı tepkiler yeni bir bilinci de doğurdu. Erasmus, Luther gibi reformistler geleneksel Katolik öğretinin karşısına Protestanlığı çıkardılar. Protestanlık, zamanla hem toplumsal hem de entelektüel bir çevre buldu ve başta Prusya (Almanya) olmak üzere geniş bir taraftar kitlesi de buldu. Rönesans, hümanizm ve reform daha sonraki dönemlerin aydınlanmasının da temellerini atmıştır.

XV. yüzyıl coğrafi ve teknolojik gelişmeler açısından da çok önemlidir. Bu dönemin en önemli buluşlarının başında matbaa gelmektedir. Matbaanın 1450  yılından itibaren Avrupa’da yaygın olarak kullanıldığı bilinmektedir. 1450 ile 1500 yılları arasında Avrupa’da 15-20 milyon kitap basıldığı düşünülürse (bu ilk basılan kitaplara İncunable denir) matbaanın, düşüncenin yayılması açısından ne kadar önemli olduğu kendiliğinden anlaşılır.

Barutun kullanılması ve silah teknolojisindeki gelişmeler (özellikle top teknolojisi) Avrupa’da çok önemli değişimleri doğurdu. Savaşlar çok pahalı hale geldi. Ayrıca top, surların içindeki şehirlerin de ayrıcalığını yıktı. Avrupa’da feodalitenin yıkılmasındaki önemli faktörlerden birisi de topun savaşlarda kullanılmasıdır. Bir başka değişiklik de gemi teknolojisinde yaşanmıştır. Yüksek bordolu, dayanıklı kalyonların yapılması ve bunların üzerine topların yerleştirilmesi Avrupalı insana gemilerle yeni dünya arayışı kapısını açtı.

XVI. yüzyılda Avrupalılar artık “dünyanın yuvarlak, denizlerin de bir bütün olduğunu öğrenmişlerdi”. Özellikle Portekiz denizciliğinin ileri boyutlara varması onları baharatı, altını ve doğudaki efsanevi Hıristiyan kralını aramaya sevk etti. Portekizlilerin ilk hareketleri, Hindistan’a doğru olmuştur. Nitekim XV. yüzyılın en sonunda Vasco de Gama, Afrika’nın kuzeyinden Hindistan’a ulaşmayı başarmıştır.

Aynı dönemde Portekiz’in yanı sıra İspanya’da aynı amaca yönelik çalışmalara başlamıştır. İspanyol denizcisi (aslen bir İtalyan’dır) Magellan batıdan Hindistan’a gitmeyi planlamış fakat başka bir kıtaya gitmiştir. Her ne kadar Magellan yeni bir kıtaya gittiğini bilmese de XVI. yüzyıla girildiğinde dünyanın haritası değişmeye başlamıştır.

XVI. yüzyılda İngiltere’nin de bu sürece girdiği görülüyor. Bu yüzyılda keşiflerin artık sömürgeciliğe yöneldiği dönemdir. Nitekim 1500 yılında İspanya’da Sömürge Bürosu kurulmuştur. Uzak-doğu, Amerika daha sonra Güney Amerika zamanla kendilerine fatih diyen Avrupalıların sömürgesi haline geldi. XVI. yüzyılın sonlarından itibaren de Amerika’da İngiliz kolonizasyon hareketi başladı.

Coğrafi keşifler Avrupa’yı çok derinden etkiledi. İlk etapta gemiler dolusu altın ve gümüş Avrupa’ya aktı. Bu kadar çok altın ve gümüş önce emisyon ardından da enflasyon sorunini doğurdu. Fakat uzun vadede önemli bir değerli maden stoğunun birikmesini de sağladı. Bu gelen değerli madenler, belli ailelerin ellerinde birikmeye başladı. Bu belli ölçüde yeni oluşan ulusal krallara da finans kapısı oluşturdu. Yeni ve ellerinde çok miktarda altın ve gümüş olan aileler türedi. Örneğin, Függer ailesinin elinde çok altın ve gümüş vardı ve bir çok Avrupa kralına borç veriyordu. Bu yeni zengin sınıf önemli bir güce ulaşmıştı. Bu, daha önceki dönemlerde olamayan bir gelişme idi.

Büyük ticaret kentleri kurulmuş, büyük şirketler yoğun ticaret organizasyonlarına girişmişlerdi. Doğu’nun ve Amerika’nın hammaddeleri ve doğal zenginlikleri biteviye Avrupa’ya akıyordu. Ardından bunun ekonomik sistemi de yaratıldı. Merkantilizm olarak isimlendirilen yeni ekonomik sistemin temelinde değerli maden zenginliği yatmaktadır. Bu görüşe göre insanlar ve devletler ne kadar çok altına sahip olurlar ise o kadar zengindir. Bu öğretiye tepki gecikmedi. Tepkinin kaynağı aristokratlardı. Zira onların elinde yeni oluşan kent-soylular kadar altın ve gümüş yoktu. Onlara göre zenginliğin kaynağında toprak yatmakta idi. Bir insan veya devlet ne kadar çok toprağa sahip ise o kadar zengindir. Fizyokratizm olarak isimlendirilen bu görüş de belli bir yandaş topladıysa da, bu çekişmenin kazananı merkantilistler oldu.

Merkantilizm, Avrupa devletleri için yeni ufuklar açmıştır. Tüm dünyayı kapsayan yeni ticari zihniyet bir süre sonra üretime yönelmiştir. .XVI. yüzyıl sonu ve XVII. yüzyıl başlarında başta İngiltere’de olmak üzere loncaların etkisi dışında manifaktürel üretime geçilmiştir. Bu üretimde önemli artışlar doğurmuş, sanayi devrimine giden yol açılmıştır.

Görüldüğü gibi, XV. yüzyıldan itibaren Avrupa’nın ekonomik, düşünsel, toplumsal yapısı tamamen değişmiştir. Fakat bu değişim sadece Avrupa’yı değil bütün dünyayı etkilemiştir.

Avrupa’daki Değişimler Karşısında Osmanlı İmparatorluğu


XVI. yüzyılın ortalarından itibaren, Osmanlı İmparatorluğu önemli sorunlarla karşı karşıya kalmıştır. Öncelikle bu dönemlerde çok önemli ekonomik sorunlar Osmanlı yönetimini bunaltmıştır. 1550 yılından itibaren devletin bütçesinde açıklar oluşmaya başlamıştır. Bu tarihten itibaren devletin geliri harcamalarından daha azdır. Merkezden maaş alan yeniçeri askeri sayısındaki sürekli artış, denetlenemeyen saray harcamaları ve lüks tüketim devlet bütçesini alt üst etmiştir. Bir başka ekonomik sorun da para ayarındaki bozulmalardır. Özellikle XVI. yüzyılın sonlarında paranın değeri büyük ölçüde düşmüştür. Avrupa’dan çok miktarda gelen gümüş paranın satın alma gücünü bir hayli düşürmüştür. Para sunumu fazlalığı enflasyonu doğurmuş ve mali sorunların yanı sıra ciddi bir ekonomik bunalım kendisini göstermiştir. Yeni enflasyonist dönem peşin sıra bir çok toplumsal sorunları de ortaya çıkarmıştır.

Bütçe açıklarının kapatılabilmesi için yeni bir toprak sistemine geçilmiştir. Yavaş yavaş tımar sistemi kaldırılarak iltizam sistemi oluşturuldu. Bu çerçevede toprağın daha önceden tımara ayrılan kısımları açık arttırma ile satılmaya başlandı. Önceleri, bir, iki, üç, beş yıllığına satılan bu toprak gelirleri daha sonraları ömür boyu karşılığı satılmaya başlandı. Bu mali açıdan bir rahatlama getirdiyse de bu kez toprak geliri ellerinden alınan sipahiler ayaklandılar. XVI. yüzyılın sonlarında Celali Ayaklanmaları denilen büyük ayaklanmalar yaşanmıştır.

Celali Ayaklanmaları her ne kadar devlete karşı olsa da köylü halk çok derinden etkilenmiştir. Köylünün ürünlerine el konmuş, mal ve can güvenliği yok olmuştur. Aynı dönemde medrese öğrencileri de ayaklanmış, suhte ayaklanmaları denilen bu ayaklanmalarla Celali ayaklanmaları iç içe geçmiş ve Anadolu halkı darmadağın olmuştur. Kimi yerlerde devlet görevlileri de bu ayaklanmacılarla iş birliğine girmişler ve Anadolu’da büyük bir karışıklık dönemi başlamıştır. Büyün bu olaylar sonucu Mustafa Akdağ’ın  büyük kaçgun dediği, Anadolu’dan binlerce insan sefil bir durumda İstanbul, Bursa gibi büyük şehirlere kaçmışlardır.

Bu dönemde yönetim sisteminde de büyük sorunlar yaşanmıştır. Kanuni’nin çağdaşı olan Fuzuli, “selam verdim rüşvet değil deyü almadılar” diye yakınırken dönemindeki rüşvet yaygınlığını çok güzel açıklamaktadır. Rüşvetin yanı sıra kayırma ve bir çok haksızlık alıp yürümüştür. Anadolu’daki karışıklıkların yanı sıra yeniçeri isyanları İstanbul’u adeta korku kenti haline getirmiştir. Adalet sistemi felç olmuş, halkın devlete güveni bitmiştir. Devlet yönetimi vezirlere, harem ağalarına ve harem kadınlarına bırakılmıştır. Tüm bu gelişmeler karşısında, XVII. yüzyıldan itibaren Osmanlı toplum ve siyasal yapısında yeni özelikler kendisini göstermeye başladı.

Öncelikle bu gelişmeler, az sayıdaki Osmanlı aydınını rahatsız etmiştir. Lütfi Paşa, Katip Çelebi, Koçi Bey gibi bazı insanlar, Osmanlı sisteminin bozulmaya başladığını ve bunun önüne geçmek için bir takım önlemler alınması gerektiğini yazmışlardı. Ne var ki, Osmanlı, değişen Avrupa’da olduğu gibi yeni kurumlar ve oluşumlar yaratamadı, tersine daha sıkı bir şekilde geleneğe sarıldı. Bu çerçevede gelenekselleşmiş din kavramı da gittikçe daha önemli bir hale geldi.

Avrupa’da yaşama geçen merkantil ekonomiler, Osmanlı İmparatorluğu için hiçbir şekilde benimsenebilir bir sistem değildi. Osmanlı sistemi ekonomik olarak da siyasal olarak da toprak zenginliğine dayanıyordu. Bu çerçevede Osmanlı topraklarına giren gümüş de ticaret ve diğer alanlarda yatırıma yönelmiyordu. Bu para ancak toprağa yatırılabiliyordu. Elinde bir miktar parası olan, bu para ile Ancak iltizam satın alabiliyordu. Zira bu insanlar Avrupa’da olduğu gibi, ne ticaret yapabilir, ne de üretime yatırım yapabilirlerdi. Ahilik (daha sonraları gedik) sistemi üretimi sınırlandırmıştır. Ahilik sistemi bu anlamda Osmanlı küçük üretimi için bir anlamda koruyucu, bir anlamda da onun gelişmesine engel olmuştur.

Modern dönemler öncesi Osmanlı ekonomisi, kendine yeten, insanların aç kalmaması esasına dayalı geleneksel bir yapıya sahipti. Dolayısı ile büyümek, zenginleşmek gibi bir amacı yoktu. Avrupa kapitalizminde olduğu gibi, dışa açık, insanların bir kısmının açlığını kabul eden, yeni sömürgeci ekonomilerden de oldukça farklı idi.

XVIII. yüzyıl gelişmeleri Osmanlı toplumunda yeni bir sınıf doğurdu. Ayan denilen bu yeni sınıf, devlet ile halk arasında yeni bir seçkin sınıf idi. Bu sınıf resmi olarak ayrıcalıklara sahip, ekonomik ve siyasal egemenliği olan ve bunu Osmanlı iktidarına benimsettirmiş bir grup idi. Bu sınıf XIX. yüzyılın ortalarına kadar resmen, yüzyılın sonuna kadar da toplumsal olarak ayrıcalıklarını sürdürmüşlerdi.

Bu dönemlerde siyasal gelişmeler açısından da benzeri gelişmeler kendisini gösterdi. Kurulduğu tarihten XVII. yüzyılın başına kadar yayılan/genişleyen Osmanlı İmparatorluğu bu tarihten sonra yayılma olanağı bulamamış ve XVII. yüzyıldan itibaren küçülmeye/büzüşmeye başlamıştır. XVII. yüzyılda kendisini gösteren askeri yenilgiler ve diğer sorunlar Köprülüler dönemi ile biraz hafiflemiş hatta Osmanlı yeni topraklar da kazanmıştır. Ne var ki XVIII. yüzyıl savaşlar ve uluslar arası ilişkiler açısından tam bir felaketler dönemi olmuştur

1699’da Karlofça ve 1718’de Pasarofça Anlaşmaları ile Osmanlı İmparatorluğu büyük topraklar yitirdi. 1774 Küçük Kaynarca Anlaşması ile iki konuda önemli kayıplar oldu. İlk kez nüfusu Müslüman olan bir bölge (Kırım) Osmanlı yönetiminden çıktı. İkincisi ise Rus Çariçesi’ne, Osmanlı toprakları üzerindeki Ortodoks Hıristiyan uyrukları üzerinde eylemsel egemenlik hakkı tanındı. Bu hak ve uygulama XIX. yüzyılda adeta bütün Hıristiyan uyruklar için diğer büyük Avrupa devletlerine de tanınmıştır.

Osmanlı Modernleşmesi'ne Genel Bir Bakış


Osmanlı İmparatorluğu sadece bir doğu devleti değil aynı zamanda bir batı devleti idi. Avrupa siyasası ve güç dengeleri içinde önemli idi. XVIII. yüzyıla değin Avrupa’da göz ardı edilemeyecek bir güç idi. Ne var ki Osmanlı sistemi ve toplum yapısı batılı değil doğulu idi. Avrupa için de Osmanlı doğu idi. Aynı çerçevede Osmanlı aydını da kendisini hep doğulu olarak görüyordu. Zaten onlara göre batı kendilerinden daha aşağı statüde idi. Osmanlı sultanı ilk kez 1606 Zitvatorok Anlaşması ile bir Avrupa kralını (Habsburg Hanedanını) kendisine eşit tutmuştu.

Savaş meydanlarında Osmanlı’nın eski zaferlerini kazanamaması, ilk kez batının en azından askeri açıdan üstün olduklarını Osmanlılara kabul ettirdi. Savaş meydanlarındaki yenilgiler sonucunda ilk kez ordunun batılı askerler gibi olması veya ordunun modernleştirilmesi düşüncesi ortaya çıktı. Bernand Lewis’in deyimi ile, “bir zamanlar Avrupa’ya dehşet salan Osmanlı orduları –artık- kendi hükümdarından ve sivil halkından başka kimseyi korkutamaz hale gelmişti.”

1732 yılında İbrahim Müteferrika’nın hazırladığı raporda, Avrupa ülkeleri ordularının örgütlenmeleri, talimleri, savaş yöntemleri ve kanunları hakkında bilgi vermektedir. Burada Avrupa ordularının üstünlüğü ve onların örnek alınabileceği açıkça söylenmektedir. Bu çerçevede 1734 yılında bir Fransız, Comte de Bonneval, İstanbul’da bir Mühendishane Mektebi açtı. Kendisi daha sonra müslüman oldu ve Humbaracı Ahmet Paşa adını aldı. Bu askeri mühendishane bir süre kapatıldı ise de, okulun açılması Osmanlı ordusu için çok önemli bir reform idi.

1773 yılında Baron de Tott başkanlığında yeni reformlar başladı. Yeni istihkam ve topçu kıtaları oluşturuldu. Top döküm teknikleri yenilendi ve topçulukta yeni gelişmeler uygulandı. Aynı dönemde denizcilik açısından da gelişmeler oldu. Yeni bir deniz mühendishanesi açıldı ve burada batı sistemine göre eğitim başladı. Bu kurumlar, III. Selim ve II. Mahmut döneminde yapılacak askeri reformların temelini oluşturmuştur.

Bu dönemdeki reformların sadece askeri alanda olmadığı bilinmektedir. 1718-1730 dönemi (Lale devri olarak bilinir) batılılaşma açısından çok önemli idi. 1721 yılında Yirmisekiz Mehmet Sait Efendi, Avrupa’da gelişmeleri yerinde görmesi için Paris’e gönderildi. Bu elçinin Avrupa’dan getirdiği en önemli yenilik matbaa idi. Aslında İstanbul’da XV. yüzyıldan itibaren Yahudi ve Rum cemaatin kendi dillerinde matbaaları vardı. Fakat Türkçe matbaa yasaktı. İlk kez 1727’de Türkçe matbaanın kurulması için çalışmalar başladı ve 1729 yılında ilk Türkçe kitap basıldı. 1742 yılında matbaa kapatılmış ve 1784 yılından itibaren bir daha kapanmamak üzere tekrar açılmıştır.

XVIII. yüzyılda askeriye ve matbaa gibi can alıcı reformların yanı sıra başka reformlar da yaşanmıştır. 1720 yılında İstanbul’da ilk kez yeni bir itfaiye teşkilatı kuruldu. Bu dönem Osmanlı kültürünün önemli bir dönüşüm geçirdiği bir süreç olmuştur. Fransız mimari üslubu, bahçe düzenlemeleri, mobilyaları özellikle zengin bürokrat çevrede tanınıp kullanılmaya başlandı. Bu dönemde Osmanlı kültürü kendi içinde de önemli bir aşama gösterdi. Mimaride, edebiyatta, müzikte ve diğer güzel sanatlarda XVIII. yüzyılda önemli eserler yaratıldı.

Osmanlı modernleşmesi açısından III. Selim ve II. Mahmut dönemleri (1789-1839) bir dönüm noktasıdır.

Osmanlı Modernleşmesi İçinde III. Selim VE II. Mahmut Dönemi Düzenlemeleri


XVIII. yüzyıl sonu Avrupa açısından çok önemli değişimlere sahne oldu. Özellikle Fransız Devrimi ile yaşam bulan Kıta Avrupası’ndaki özgürlük hareketleri, laiklik ve hepsinden önemlisi ulusçuluk bütün Avrupa gibi Osmanlı’yı da etkiledi. Bu anlamda ileride üzerinde durulacağı üzere ulusçuluk, özellikle Osmanlı tebaası gayrımüslimler üzerinde ayrılıkçı bir etki yarattı. Fakat, tersi bir gelişme olarak toplumsal özgürlük hareketleri ve bu toplumlardaki kurumların uygulanması istekleri Osmanlı reformlarına kaynak oluşturdu. Toplumsal özgürlük hareketleri ve modernizm talepleri aydınlar tarafından Tanzimat Fermanı’ndan sonra görülmüştür.

II. Mahmut döneminin en önemli olayı Sened-İttifak’ın imzalanmasıdır. Sened-i İttifak belgesinde belirli bir reform programı yoktu. Sened-i İttifak’ın önemi ilk kez Osmanlı padişahının yetkilerini resmi bir belge ile kısıtlamış olması ve hükümdar ile ayanlar arasında yazılı bir anlaşma imzalanmasından gelmektedir. Başlangıçta II. Mahmut Alemdar Mustafa Paşa’nın bu girişimini hükümdarlık haklarına bir darbe olarak gördüğünden imzalamak istemedi ise de, sonunda başından tehlikeyi savdıktan sonra gereğine bakabileceği öğüdünde bulunan Eğriboyun Ömer Ağa’nın sözüne uyarak belgeyi istemeden de olsa onayladı. Ancak, bu girişimden öylesine rahatsızlık duymuştur ki ilk fırsatta senedi kaleme almış olan Beylikçi İzzet Bey’i Üsküdar’da astırdı. Diğer taraftan Nizam-i Cedit’in yerine Sekban-i Cedit kurulmasından bir ay sonra 14 Kasım 1808 gecesi İstanbul’da patlak veren ve Alemdar Mustafa Paşa’yı hedef alan Yeniçeri ayaklanması karşısında da sessiz kaldı. Mahmut Alemdar’ın öldürülmesi üzerine de sarayı kuşatan yeniçerilerle anlaşma yoluna gitti.

III. Selim ve II. Mahmut Dönemi Osmanlı Reformları


Askeri Düzenlemeler

Yukarıda da anlatıldığı gibi Osmanlı İmparatorluğu’nda modernleşme öncelikle askeri alanda başlamıştır. Dolayısı ile III. Selim sultan olduğu zaman böyle bir süreç başlamıştı. Bu çerçevede Nizam-ı Cedid denilen yeni düzenleme başladı. (Nizam-ı Cedid, daha sonraları III. Selim’in reformlarının hepsine verilen genel bir isim halini almıştır.) Bu düzenleme ile batı standartlarında, batı giyimli ve sürekli talim yapan bir askeri örgüt kuruldu. Buna paralel tophane, tersane ve mühendishaneler de tekrar düzenlendi. Yeni bir baruthane kuruldu. Fransa ve İsveç’ten mühendisler getirtilerek tersaneler elden geçirildi ve modern gemi yapım yöntemleri uygulanmaya başlandı.

1807 yılında III. Selim’e karşı girişilen ayaklanma ile askeri düzeltimlerde duraksama olduysa da II. Mahmut bu düzeltme çabalarını kaldığı yerden devam ettirdi. II. Mahmut, Sekban-ı Cedid adlı bir askeri birlik kurdu. II. Mahmut’un askeri alandaki en büyük yeniçeriliği kaldırması olmuştur. Her ne kadar askeri açıdan imparatorluğun en sıkışık olduğu bir döneme rastlasa da yeniçeriliğin kaldırılması yeni sistem için yaşamsal bir öneme sahipti.

Yeniçeriliğin kaldırılmasına koşut Asakir-i Mansure-i Muhammediye adlı bir yeni bir ordu kuruldu. Bu ordu Avrupa esasına göre örgütlenerek bölük, tabur, alay, tümen temeline göre düzenlendi. Ordular sürekli eğitim içinde idi ve modernize edilmişlerdi. Bu dönemde herkes için standart 4-6 yıl askerlik zorunlu hale geldi. Askerler bir bu kadar süre de memleketlerinde yedek asker olarak belli günlerde eğitime tutuldular. Yeni orduya Avrupa harp sanatını bilen piyade ve süvari subaylarının yetiştirilmesi için 1834 yılında İstanbul’da Maçka kışlasında Mekteb-i Umumi Harbiye öğretime açıldı. Askerlerin eğitimi için Avrupa’dan ve Mısır’dan subaylar getirtildi. Alman Feldmareşal H.Von Moltke getirilen subayların arasındaydı.

Yönetsel Düzenlemeler

III. Selim döneminde sultan bir çok kez danışma meclisleri toplamıştır. Yönetsel açıdan standart olmayan bu meclis II. Mahmut döneminde yaygınlaşan yönetim meclislerinin öncülü olmuştur. İdari açıdan özellikle II. Mahmut döneminde çok önemli değişiklikler yaşanmıştır. Bunların başında Muhtarlık örgütünün kurulması gelir. 1829 yılında her köy ve mahalle için birer muhtar seçilmiş ve görev tanımlamaları yapılmıştır.

II. Mahmut, tahta çıkışından sonraki dönemde çeşitli yollara başvurmak suretiyle Anadolu ve Rumeli ayanlarının nüfuzunu kırdı. Eyaletleri merkeze bağladı.

Yönetimle ilgili önemli bir değişiklik de II. Mahmut döneminde müsaderenin kaldırılarak yönetici sınıfın daha özgür kılınmasıdır. Yine II. Mahmut döneminde, Nezaretler/Bakanlıklar ve ülke yönetim meclisleri kurulmuştur. 1836 yılında Dışişleri Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı ve Adalet Bakanlığı 1838 yılında ise Maliye Bakanlığı ve Maarif (Eğitim) Bakanlığı kurulmuştur. Aynı yıl reformları organize etmek ve denetlemek amacı ile Meclis-i Vala adında bir meclis kurulmuştur. Bu meclis danışma meclisi değil, bir icrai meclis idi. Bu tarihten sonra reformları bu meclis düzenledi. 1838 yılında farklı yönetim konularında başka meclisler de kurulmuştur.

Siyaset ve Diplomasi Alanındaki Düzenlemeler

Osmanlı yönetimi III. Selim dönemine kadar Avrupa devletlerinde daimi elçilikler bulundurmamıştır. Herhangi bir şekilde ilişki kurmak gerekirse geçici bir elçi o ülkeye gönderilerek durum geçiştiriliyordu. Dolayısı ile Osmanlılar batının diplomasi usullerine yabancı idi. Bu amaca yönelik olarak ilk kez 1793 yılında Londra, 1795’de Prusya ve 1797’de Paris’te sürekli elçilikler oluşturuldu. Bu çerçevede 1836 yılında kurulan Hariciye Nezareti/Dışişleri Bakanlığı çerçevesinde uluslararası politika Osmanlı için ilk kez kurumsal hale geliyordu. Gerçi bu kurumlar batılı devletlerin Osmanlı İmparatorluğu’na müdahale ettikleri veya imparatorluğu etkileme kanalı olarak kullandığı kurumlar da olmuştur.

Eğitim Alanında Yapılan Düzenlemeler

III. Selim dönemi eğitimi askeri eğitimi, askeri eğitim ve hariciye eğitimi ile yoğun yaşam alanı bulmuştur. Bu çerçevede kurulan askeri mühendishane ve tıp okulu önemli eğitim, öğretim kurumlarıdır. Bu okullarda modern öğretim uygulanmıştır. Bu çerçevede diplomasi alanında da faaliyet göstermesi için Tercüme Odası ve dil okulları da kurulmuştur. Buralarda hem, yabancı dil öğretiminin söylenebilmesi hem de diplomasi için yabancı dil bilen (çoğunlukla Fransızca) eleman yetiştirmek içindir. III. Selim ve II. Mahmut dönemlerinde yabancı dil bilgisini geliştirmek ve alanlarında yeni gelişmeleri öğrenebilmek için çok sayıda öğrenci yurt dışına gönderilmiştir. Bu kişiler özellikle batıdaki yeni düşünceleri ve gelişmeleri öğrenmişler ve Türk modernizminin sürükleyici gücü olmuşlardır.

Özellikle II. Mahmut döneminde temel öğretim sistemleştirilmeye çalışılmış hatta kısa bir dönem, İstanbul’da erkek çocuklara ilk okula gitme zorunluluğu da getirilmiştir. Okullarla ilgili büyük reformlar ancak Tanzimat döneminde hayat bulmuştur.

Toplumsal Alanda Yenilikler

II. Mahmut döneminin en önemli olaylarından birisi ilk kez 1831 yılında nüfus sayımlarının yapılmasıdır. Böylece toplumsal gizilgüç belirlenmiş edilmiş olacaktı. Bu sayımlar özellikle Tanzimat döneminde dönemsel olmasa da yinelenmiştir. Yine aynı yıl ilk kez Resmi Gazete diyebileceğimiz Takvim-i Vekayi yayına başlamış ve sürekli yayınlanmıştır. Ne var ki XVIII. yüzyılın sonları ve XIX. yüzyılın başlarında çeşitli Osmanlı şehirlerinde Fransızca gazeteler yayınlanmaya başlamıştı.

Bu dönemde ilk kez pasaport uygulaması başlanmıştır. II. Mahmut’un saltanatının sonlarına doğru posta teşkilatı kurulmuş ve haberleşme sistemleştirilmiştir. Yine bu dönemde ulaşım politikası güdülmeye başlanmıştır. II. Mahmut’un sağlık alanındaki reformları da dikkat çekicidir. Ordunun hekim gereksinimini karşılamak için 1827 yılında İstanbul Şehzadebaşı’nda Tıp Mektebi açıldı. Bu konuda önemli bir reform da karantinaların kurulmasıdır. 1812’den beri aralıklarla devam eden veba ve kolera salgınları için 1838’de Avusturya’dan getirilen uzmanların yardımıyla İstanbul yakınlarında bir karantina merkezi kuruldu.

1838 yılında ülkedeki tarım ve endüstrinin geliştirilmesi için ziraat ve sanayi meclisi kurulmuş, bu meclise ülkenin imarı ile ilgili görevler de verilmiştir. Tanzimat döneminde bu amaca yönelik bakanlıklar da kurulmuştur.

II. Mahmut döneminde gerçekleştirilen kıyafet değişikliği de kayda değer bir gelişmedir. 1828’de Asakir-i Mansure-i Muhammediye askerlerine fes giydirildikten sonra, ertesi yıl devlet memurlarının batılı tarzda giyinmeleri bir sağlandı. Sarık sarmak ve cübbe giymek yalnız din adamlarına bırakıldı. Bizzat padişah sakalını keserek batılı giysisi ile uyruklarına örnek oldu. Avrupa tipi eğlenceler düzenledi. Sultan devlet dairelerine resmini astırdı. Bunlar yeni dönemin batılı uygulamaları idi.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İkinci Meşrutiyet Dönemi Düşünce Akımları

Siyasal hayatımızın yakın döneminde meşrutiyetin ikinci kez ilanı, tek sesli uygulamadan çok sesliliğe geçişe benzeyen yapısal değişmelerin de başlangıcı olmuş ve çağdaş anlamda siyasal hayat, hiç değilse kuramsal olarak kurulmuştur. Meşrutiyetin ilanında temel özellik, siyasallaşma sürecinin başlaması ve ona kaçınılmaz bir şekilde bağlı olarak; dernekleşmenin, partileşmenin ve toplumsal hayatta çok seslilik dönemin açılmış olmasıdır. Bu dönemde, özellikle İttihat ve Terakki’nin tek parti yönetimini kurduğu 1914 yılına değin Osmanlı Devleti’nde bir çok düşünce yanyana bulunabilmiştir. Bu bakımdan bu dönem Türk tarihinin en renki evrelerinden biri olmuştur.

Bu dönemdeki tartışma konuları Osmanlıcılık, İslamcılık, Batıcılık, Milliyetçilik/Türkçülük, Merkeziyetçilik-Adem-i Merkeziyetçilik ana başlıkları altında toplanabilir. Bu akımların temsilcilerinin ortak noktası; İmparatorluğu içinde bulunduğu durumdan kurtarmak ve eski görkemli günlerdeki durumuna getirmek amacıyla çaba harcamış ol…

İzmir'in Yunanlılara Verilmesi ve İtalyan İstekleri

Birinci Dünya Savaşı çıktığında tarafsız kalan Yunanistan’ı kendi yanlarına çekmek isteyen İngiliz Dışişleri Bakanı Grey 15 Ocak 1915’te Yunan Hükümetine bir nota göndererek savaşa katılmaları halinde Yunan Megali İdeası için çok önemli olan İzmir ve çevresinin Yunanistan’a verileceğini bildirmişti. Öneriye olumlu bakmayan Yunan Kralı Konstantin, Venizelos’un zorlaması ile tahttan indirildikten sonra Yunanistan Haziran 1917’de savaşa girmişti. Oysa yukarıda değinildiği gibi Nisan 1917’de imzalanan St. Jean de Maurienne Anlaşması ile diğer bazı illerle birlikte İzmir’in İtalya’ya verilmesi kabul edilmişti. Bu nedenle Mondros’tan sonra Yunanistan ile İtalya İzmir bölgesinin egemenliği yüzünden çelişkiye düşmüşlerdi. Yunan siyaset ve basın çevreleri Yunanistan’ın eski Bizans’ın varisi olduğunu, dolayısıyla Batı Anadolu, Trakya ve İstanbul’un kendilerine verilmesi gerektiğini yayıyorlardı. İngiliz Başbakanı Lloyd George da bölgenin Yunanistan’a verilmesinin İngiltere’nin çıkarına olacağın…

Planlı Ekonomiye Geçiş

Ekonomi de devletçiliğin uygulamasına geçilmesi, ülke sanayisinin öncelikle nasıl kurulacağı sorusunu gündeme getirmişti. Çözüm için Sovyet Rusya dan esinlenerek sanayileşmenin titizlikle izlenecek bir plana bağlanması uygun görülmüştü. Sermaye azlığı ve sanayii ye elverişli bir iç pazarın zayıflığı, batı kapitalizmine uygun bir sanayileşmeye olanak vermemekteydi. Tarıma dayalı Osmanlı ekonomisi bir toprak sanayi yaratamadığı gibi köylüleri de tam anlamıyla toprak sahibi yapamamıştı.

Bu amaçla çağrılan Prof. Orlof başkanlığındaki bir Sovyet heyeti 1932 Ağustosunda Türkiye’ye gelmişti. Sovyet uzmanlar, kurulması gerekli görülen sanayii kuruluşlarına ilişkin raporlarını iktisat bakanı Celal Bayar’a vermişlerdi. Bakanlıkça gözden geçirilen ve yeniden yazılan raporu 16 Aralık 1933’te bakanlar kurulunda görüşülmesine başlanmıştı. Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı olarak kabul edilen planın uygulama görevi Sümerbank’a verilmişti. Birinci beş yıllık sanayii planını hazırlayan Sovyet heyeti dış…