28 Aralık 2014 Pazar

Kıyafet ve Modernleşme

Şapka Devrimi

İnsanların giyim ve kuşamları toplumsal ya da ulusal kültürü yansıtan en belirgin ölçütlerden biridir. Kültürün her alanında olduğu gibi giyimde de toplumsallığı belirleyen ve değişmelere neden olan bazı temel etkenler vardır. Bu etkenlerden çoğu inanç, zevk, ekonomik koşullar, psikolojik eğilimler vb. gibi bireye bağlı olup giyimde ve kuşamda değişikliğe neden olmaktadır. Osmanlı’daki giyim kuşam ise ulusallıktan çok ümmet anlayışını, geleneksellikten çok karmaşayı doğuran bir derlemenin egemenliğini yansıtmaktaydı. Osmanlı’da giyim kuşam sosyal ve dini farklılaşmaları kuvvetlendirici niteliktedir.

Türkler Orta Asya’da giyim eşyalarını derinden yapmışlar ve biniciliğe elverişli bir biçimi tercih etmişlerdi. Hunlarla birlikte deriden yapılmış kalpak, kalpağın içinde keçeden yapılmış börk giyilmeye başlanmıştır. Türklerin İslamiyeti kitleler halinde benimsemesiyle birlikte, batıya yönelip, İran üzerinden Anadolu’ya yerleşmesi ve çeşitli kültür çevreleri ile içi içe bir yaşam dönemine geçişi giyim kuşamda da büyük değişmelere yol açmıştır. İnanç değişikliği, kadın ve erkek giyimlerinde farklılaşma yaratmakla kalmamış, kadında örtünme (tesettür) denilen yeni bir uygulamayı da getirmiştir.

İslamiyet’e geçişten sonra en büyük değişiklik başlıklarda olmuştur. Kalpak yerine Arap başlığı olan sarık, Müslüman erkeğin simgesi haline gelmiştir. Kavuk, külah ve sarıklar çok değişik adlarla çoğalırken, bu farklılıklar, ilmiye, tarikat ve ordu mensupları ile resmi görevlilerin rütbe ve derecelerini belirleyen bir simge niteliğine de bürünmüştü. Ölülerin mezar taşlarına bile onların hayatta iken giydikleri sarığın şekli kazınmaya başlanmıştı.

Osmanlı toplumu, din temeline dayanan cemaatlerden oluştuğu için, her cemaatin kendi geleneklerine göre bir kıyafet kullanması belirlenmişti. Müslüman olmayan kişi ve topluluklar da sarık kullanmışlar ve onlara belirli renkte sarık sarma ya da işaret koyma zorunluluğu getirilmiştir. Örneğin; III. Selim döneminde, Müslümanların serpuş (başlık) ve ayakkabıları için sarı, Ermeniler için kırmızı, Rumlar için siyah, Yahudiler için de mavi renk kabul edilmişti.

Fesin Öyküsü: Şapka Devrimi ve Anlamı


Osmanlı’da giyim kuşam, II.Mahmut’un yeni kurduğu askeri birliğe yeni bir başlık giydirmesi ile büyük değişikliğe uğramıştır. Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından sonra oluşturulan birliğe 1829’da yürürlüğe giren bir tüzükle fes giydirilmesine karar verilmişti. Frikyalılardan başlayarak Grek kolonilerinde ve Roma İmparatorluğu döneminde kullanılan fes daha çok Kuzey Afrika’da tutunmuş, oradan da Yunan adalarına yayılmıştı. II.Mahmut askere fes giydirmek istediğinde Şeyhülislam Mehmet Tahir Efendi, bunun şeriata aykırı olduğunu ileri sürmüş, padişah şeyhülislamı azledip, Tunus’tan 50.000 fes getirtmişti. Bir süre sonra ilmiye sınıfı dışındaki devlet görevlilerinin de fes giymelerine karar alınmış, Tanzimat döneminde fes yaygınlaşmıştı.

Bu arada daha çok Müslüman olmayan tebaanın, özellikle de Yahudi hekimlerin ve sarrafların giydikleri kalpak da güncellik kazanmaya başlamıştır. Orta Asya kökenli olan kalpak, fes ve sarığın yanında üçüncü bir tür başlık olarak yaygınlaşırken II.Abdülhamid 1903’de topçulara ve süvarilere fes yerine kalpak giydirmek istemişti. Fakat, evvelfesi şeriata aykırı bulup karşı çıkanlar bu kez de fesi savunup kalpağa karşı çıkmışlardı. Fes bir süre sonra bir dini sembol haline geldi.

Önceleri devlet gücüyle giydirilen fesin köylere kadar yayıldığı XIX. Yüzyılda aydınların kasket ve şapka giyme eğilimi gösterdikleri de dikkati çekmektedir.

Ulusal Bağımsızlık Savaşı yıllarında şapkaya Hıristiyan Avrupalılara özgü bir başlık gözüyle bakılıyordu. Bu nedenle de şapka giyenler gavur ya da Frenk taklitçisi diye suçlanıyordu.

Erkeklerin şapka giymelerine ilişkin bir yasanın çıkartılmasına ve kıyafetteki değişikliklere işte bu aşamalardan geçildikten sonra gelinmiştir. Bu yoldaki ilk adım da Şeriye ve Evkaf Bakanlığı’nın kaldırılmasından sonra hukukçuların giysileri ile atılmıştı. 3 Nisan 1924’de kabul edilen “Hakimler ve Adliye Mensuplarının Resmi Kıyafetleri” hakkındaki yasa ile, hukukçuların görevleri sırasında giyecekleri üniforma belirlenmişti.

1925’de ordu mensuplarına şems siperli (güneşe karşı korumalı) bir başlık giydirileceği açıklandı. İçişleri Bakanlığı ile Dışişleri Bakanlığı birimlerinde memurlar şapka giymeye başladılar.

Görüldüğü gibi başlık konusundaki gelişmeler halktan çok bürokrat ve askerler arasında gelişme göstermişti. Atatürk, düşünce değişikliğini yalnız kafanın içinde arayıp, dışının eskisi gibi bırakılamayacağını da biliyordu. Kıyafet ve şapka devrimleri konusunda bütün sorun halkın da kıyafetini laikleştirmek, bu sayede dinsel hayatın sembollerini günlük yaşayıştan uzaklaştırmak, kafalarda yer alan batıl inançları söküp atmak, şapka ile ortaya çıkan batı düşmanlığı zihniyetini ortadan kaldırmak  amaçlanmıştı.

Atatürk 24 Ağustos 1925’te başlayan Kastamonu- İnebolu yöresindeki geziye elinde bir Panama Şapka ile çıkmıştı. Konuşmalarında “Uygarım diyen Türkiye’nin gerçekte uygar olan halkının, baştan aşağı dış görünüşü ile de uygar ve ileri insanlar olduğu göstermek zorunda” bulunduğunu vurguluyordu. Giydiği başlığın adının şapka olduğunu da belirterek, bunun giyilmesinin din açısından doğru olmadığı öne sürenlere de “Yunan başlığı olan fesi giymek caiz olur da şapka giymez neden olmaz?” sorusunu yöneltiyordu.

Atatürk’ün bu gezisi hemen etkisini göstermişti. Devlet görevlilerinden olduğu kadar halktan da bir kesim fesi çıkartıp şapka giymeye başlamıştı. 2 Eylül 1925’te yayınlanan bir Bakanlar Kurulu Kararnamesi ile, devlet memurlarının “halkın kendiliğinden giymeye başladığı şapkayı giymeleri zorunluluğu” getirilmişti. Bununla resmi görevlilerin giyimdeki çağdaşlaşmaya öncülük etmeleri düşünülmüştü.

25 Kasım 1925’e gelindiğinde konu bir hükümet tasarısı olarak değil milletvekilleri önerisi olarak Meclis’e getirildi. Şapka İktisası (Giyilmesi) Hakkında Kanun olarak yasalaştı.Yasa’nın 1.maddesi şöyle düzenlenmişti: “Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri ile genel, özel, yerel yönetimlere ve bütün kuruluşlara bağlı memurlar ve hizmetliler, Türk ulusunun giymiş olduğu şapkayı giymek zorundadır. Türkiye halkının da genel başlığı şapka olup buna aykırı bir alışkanlığın sürdürülmesini hükümet yasaklar.” Söz konusu yasa kadın giyimine ilişkin bir hüküm içermemekte, erkek giyiminde de yalnızca şapkayı kapsamına almaktadır.

Şapka giyilmesine ilişkin yasadan yıllarca sonra 3 Aralık 1934’te “Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun” adını taşıyan 2596 sayılı yeni yasa daha yürürlüğe konmuştu. Bununla hangi din ve mezhepten olursa olsun, din adamalarının, yalnızca ibadet sırasında ve törenlerde özel kıyafet taşımalarına izin veriliyordu, bunun dışında dinsel kisvelerin giyilemeyeceği hükme bağlanıyordu.

Şapka bir başlık olarak değil, hür fikir ve düşüncenin sembolü olarak kabul edilmişti. Atatürk bu devrimle kafanın içindeki batıl inanışları söküp atmak istemiştir, Bir düşünce devrimidir.

Tarımda Devlet

Büyük zaferin kazanılmasından önce, Mustafa Kemal Paşa, 1 Mart 1922 tarihinde TBMM’yi açış konuşmasında köylü ve tarım sorunlarına eğilmiştir. “Türkiye’nin gerçek sahibi ve efendisi, gerçek üretici olan köylüdür. O halde, herkesten daha çok refah, mutluluk ve servete hak kazanmış ve layık olan köylüdür”. Atatürk, İzmir İktisat Kongresi’nde yaptığı konuşmada tarımın önemi üzerinde durmuş; “Kılıç kullanan kol yorulur, fakat saban kullanan kol, her gün kuvvetlenir” değerlendirmesini yapmıştır.

Köylünün en büyük sıkıntısı, aşar veya öşür denilen mahsulünün onda birini vergi olarak ödemesiydi. Büyük bir mali fedakarlığı göze alan hükümet, 1925 Şubatında Aşar Vergisini kaldırdı. Böylece köylü ağır ve sıkıntılı bir vergi sisteminden kurtulmuş oldu.

1925’te çıkarılan başka bir kanunla Hükümet, köylüyü topraklandırmak amacı ile bedelini yirmi yılda ödemek üzere toprak dağıttı. Ziraat Bankası, küçük çiftçilere kredi kolaylıkları tanımakla ve faiz haddini düşürmekle yararlı hizmetler yaptı. Kooperatifçiliğe önem verildi. 1928’de kurulan Tarım Kredi Kooperatifleri, Ziraat

Okulları ve Yüksek Ziraat Enstitüsü açıldı. Çiftçiye destek verilerek ekonomiyi canlandırmaya çalışılmıştır.

Köylüye yararlı olmak ve yardım sağlamak amacı ile tohum ıslah istasyonları, örnek Devlet Üretme Çiftlikleri açıldı. Traktör kullanımı teşvik edilerek, ucuz alet ve makine dağıtımı yapıldı. Atatürk çiftlikler kurarak ve modern yöntemler uygulayarak çiftçilere örnek oldu.

23 Aralık 2014 Salı

Etibank’ın Madenciliği

Lozan Barış Görüşmeleri sırasında gerçekleştirilen İzmir İktisat Kongresi (17 Şubat – 4 Mart 1923), Cumhuriyet döneminde izlenecek ekonomik politikayı saptıyordu. Bu kongrede özel sektör öncülüğünde liberal bir politika benimsenmiştir. İzmir İktisat Kongresi’nin “Sanayi ve sorunları” bölümünde Sanayi bankalarının kurulmasından söz edilmektedir. Bu doğrultuda, 1924 yılında İş Bankası ve 1925 yılında maden işletme ve kredi sağlama amacıyla Sanayi ve Maadin Bankası kurulmuştur. Kongrede, yabancı sermayenin Türk yasalarına uyma koşuluyla faaliyet gösterebilecekleri benimsenmiştir.

İzmir İktisat Kongresi’nde kabul edilen kalkınma ve sanayileşme politikaları doğrultusunda yabancı sermaye, kömür, bakır ve krom maden işletmeciliği başta olmak üzere, bu sektöre ortaklıklar şeklinde girmiştir. Bu dönemde Devlet, özel sektörün gelişmesini teşvik etmek amacıyla, 28 Mayıs 1927’de, 1055 Sayılı Teşvik Yasası’nı çıkarmıştır. 1923 yılında başlayan bu model istenen başarıyı sağlayamamıştır. 1932 yılında yeni bir değerlendirme ile Devletçilik Politikaları benimsenmiştir.

1932 yılı maden üretimleri şöyle gerçekleşmiştir. Taşkömürü 1.178.255 ton, linyit 14 000 ton ve kromit 55 000 ton dur. Bu rakamlar sanayileşme iddiasında olan bir ülke için yeterli düzeyde değildir.

1930’lu yıllara kadar, gerek Osmanlı Dönemi ve gerekse cumhuriyet döneminde, ülkenin doğal kaynaklarının tespitine yönelik bilimsel çalışmalar yapıldığını söylemek mümkün değildir. Bu belirsizliğin ortadan kaldırılması amacıyla maden aramalarına başlanması gerektiği bilinciyle 14 Haziran 1935 yılında Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü kurulmuştur (MTA). Bu kuruluşun bütün giderleri ile yatırımlarının her yıl Devlet Bütçesinden karşılanması prensibi ile memleketimizde işletilmeye elverişli maden yatağının bulunup bulunmadığını, işletilen maden ve taşocaklarının da daha faydalı surette işletilmelerinin neleri gerektirdiğini; araştırmak, fenni ve jeolojik tetkikler, kimyasal tahliller yapmak, proje ve raporlar hazırlamak, verimlilik hesapları yapmak, bütün teknik ve bilimsel işleri görmek, memleketin madenlerinde ve maden sanayinde mühendis ve kalifiye eleman yetiştirmek üzere kurulmuştur. Lüzumlu ve yararlı görülen sahalarda arama yapabilmesi için de arama ruhsatı alma sorumluluğundan muaf tutulmuştur. Aynı gün (14 Haziran 1935) MTA ile birlikte 2805 sayılı yasa ile, “madencilik, enerji üretimi ve dağıtımı alanlarında faaliyet göstermek üzere” Etibank kurulmuştur.

Etibank’a, kuruluş kanununda, “MTA’nın araştırmaları sonucunda verimliliği ve işletilebilirliği tespit olunan sahalarda Bakanlığın onayı ile işletmeler kurup, üretimi gerçekleştirmek” görevleri verilmiştir. MTA, ekonomik değere haiz sahaları ilgili bakanlık kanalıyla Etibank’a devretmeye, Etibank da, bu kaynakları işletmeye zorunlu kılınmışlardır. Aynı zamanda Etibank ruhsat alabilir, ruhsat devir alabilir ve elde ettiği hakları ya da hisseleri başkalarına satabilir, devir edebilir. Her türlü cevheri ve hammaddeyi alıp satabilme yetkileri bu kanunla Etibank’a verilmiştir.

2804 ve 2805 sayılı yasalarla oluşturulan bu iki kuruluş, madencilik sektörüne yeni bir anlayış, yeni bir yaklaşım ve sağlıklı bir değerlendirme getirmiştir. Bu çalışmalar, dönemin yönetim kadrolarının, madenciliğin, ülkenin geleceğindeki yeri ve önemini sağlıklı biçimde değerlendirdiklerinin göstergesidir.

24 Haziran 1935’de 2819 sayılı kanunla Elektrik İşleri Etüd İdaresi (EİEİ), ülkemizin elektrik enerjisine yönelik potansiyelinin saptanması amacıyla kurulmuştur. Bu kuruluşun faaliyetleri de Devlet Hizmeti olarak benimsenmiştir. Sümerbank, MTA, Etibank ve EİEİ’nin kurulmasıyla devletin sanayi alanındaki kurumsal altyapısı tamamlanmıştır.

Atatürk’ün 1935 yılı TBMM açılış nutkunda madencilikle ilgili görüşleri şöyledir: “Maden işleri yeni bir açılma devresindedir. Maden mühendislerimizi ihtiyaca yeter sayı ve değerde yetiştirmeye önem vermek gerekir”, “Kömür havzasının rasyonel işletilmesi için önlemler aramak da gereklidir”, “MTA’nın çalışmalarına azami inkişaf vermesini ve bulunan madenlerin planlı şekilde hemen işletmeye alınması gereklidir. Elde bulunan madenler için üç yıllık bir plan yapılmalıdır”.

EİEİ, enerji potansiyelinin saptanması, ülkenin enerji ihtiyacının karşılanması,kömüre dayalı termik santrallerin hayata geçirilmesi ile görevlendirilen Etibank ve linyit potansiyelinin saptanması hususunda MTA, 1935 yılından sonra önemli projeler üzerinde çalışmalara hemen başlamışlardır. Seyitömer, Soma ve Tavşanlı bölgelerinde arama ve üretim çalışmaları için gerekli yatırım kararları alınmıştır. Bu dönemlerde ülkemizin toplam linyit üretimi 150 bin ton civarındadır.

Etibank, ülkenin sanayi alanında yapacağı gelişmelerin enerji ile desteklenmesi bilinciyle, kömüre dayalı santrallerin ve yakacak kömür ihtiyacının karşılanması için çalışmalara başlamıştır. Kömür rezervlerinin artırılması için aramalara hız verilmiştir. 1930 yılında 9 bin ton olan linyit üretimi 1939 yılında 185 bin tona ulaşmıştır. 1940’lı ve 50’li yıllarda linyite yapılan yatırımlar sonucu (Değirmisaz, Soma, Tunçbilek, Seyitömer) üretimde artış sağlanmıştır.

Sanayileşme hedefine ulaşılabilmesi için demir ve çelik üretiminin gerçekleşmesi gerekir. 1937 yılında temeli atılan Karabük Demir Çelik Fabrikaları 1939 yılında üretime geçmiştir. Hammadde ihtiyacının karşılanması amacıyla demir aramalarına başlanmış ve Divriği Demir Yatağı 1938 yılında işletilmeye alınmıştır.

Dönem içerisinde, ülkenin petrol rezervlerinin saptanması ve işletilmesi, krom, bakır, manyezit, çinko ve kurşun başta olmak üzere birçok madenin aranması ve üretimiyle ilgili projelendirme çalışmalarının yürütüldüğünü görmekteyiz. Genel bir bilgi vermesi açısından 1938 yılı krom üretimi 280 bin ton, dışsatımı ise 200 bin tondur. Bilister bakır üretimi 65 ton dur. 1940 yılında 3600 ton kurşun, 845 ton da manyezit üretilmiştir.

Ülkemizin bor yatakları, Milli Mücadele’den sonra da, uzun yıllar Avrupa’nın asit borik üretimi için değerli hammadde kaynağı olmaya devam eder. Borax Consolidated Ltd., Amerikalı kartel ortağı ile Türkiye’deki üretimi, dünyanın başka yerlerindeki yatakların kullanılma durumuna göre, çıkarlarına uygun, fiyat ve satış politikaları ile yönlendirmeye çalışmışlardır. Bu her iki kartel Türkiye’de hiçbir zaman rafine tesis kurmayı istememiş ve düşünmemiştir. Bu iki kartel, 1950’li yılarda da Türkiye’yi kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmeye devam ederler. (1950 yılında bor dışsatımı 11.700 ton)

7 Kasım 2014 Cuma

Türkiye’de Devletçilik Uygulamalarına Genel Bir Bakış

Kapitalist dünya ekonomik krizinin Türkiye’deki etkilerini araştırmak bu dönemde ülkemizdeki devletçilik uygulamasını incelemeyi gerektirir. Gerçekte bu uygulamalar karmaşık ve çok yönlüdür. Atatürkçü düşünce sisteminde devletçilik, ülke ulus olanaklarının kullanımında, işletilmesinde, kalkınmada, gelişmede ve çağdaşlaşmada devletin ekonomik işlevine yön veren temel ilkedir.

Ekonomik hayata devletin müdahalesi aslında çok eskiden beri devam ediyordu. Ancak ekonomik krizle birlikte başlayan yeni dönemde bu müdahalenin uygulama alanı genişlemiştir. Türkiye ekonomisinde devlet müdahalesi çeşitli şekillerde uygulanmıştır. İlk olarak yabancı sermayenin elinde bulunan birtakım işletmeler millileştirilmiştir. 1924 yılında demiryolu, bankacılık, ticaret, imalat, madencilik, elektrik ve havagazı alanlarında faaliyet gösteren 100’e yakın yabancı sermayeli şirketten 22’si satın alınarak millileştirilmiştir. 1930’larda devletçilik politikası, yoğun bir şekilde girişilen millileştirme hareketleri ile daha da hız kazanmıştır. Ulaşım ve haberleşme gibi sektörlerde önemli millileştirmeler yapılmıştır. Örneğin 1933’de İzmir Rıhtım Şirketi, 1934 yılında İzmir-Afyon ve Manisa-Bandırma demiryolu hatları, 1935’de Aydın Demiryolu Şirketi, 1937 yılında İzmir Telefon Türk Anonim Şirketi ve 1939’da İstanbul Tramvay Şirketi gibi birçok yabancı sermayeli şirket satın alınmak suretiyle uluslaştırılmıştır. Böylece Türkiye’de yarı-sömürgecilik kalıntısı şirketler giderek temizlenmiştir.

Tüm dünya ekonomisinin büyük bir kriz içinde bulunduğu ve kapitalist ülkelerde reel gelirlerde önemli düşüşlerin meydana geldiği bir dönemde ortalama %7’ye yaklaşan bir büyüme hızının önemli bir başarı olduğu göz ardı edilemez. Dünya ekonomik krizi koşullarında gelişme ve sanayileşme olarak nitelendirebileceğimiz bu dönüşümün, temel olarak ekonominin kendi öz kaynakları ile gerçekleştirilmiş olması son derece önemlidir.

İttihat Terakki Yönetiminin Milli Ekonomi Politikası

İttihat ve Terakki yönetiminin siyasal milliyetçiliğine koşut ekonomik milliyetçik fikri de gelişti. Parvu Efendi’nin Türkiye’deki yazılarından ziyade Friedrich List’in görüşleri etkili oldu. Bu düşünceye göre Türk iktisadi yaşamı içinde Türk girişimcilerin etkin olması gerekir. Bu çerçevede İttihat Terakki’nin temel politikası, yeni bir ulusal burjuvazini kurulması idi. Bunun için, çeşitli kentlerdeki yiyecek temini, çeşitli askeri satın alma gibi konularda bir takım yerli ailelere ayrıcalıklar verildi. Bu devlet eliyle burjuvazi yaratılması idi. Tabi bu kişiler de genellikle İttihat Terakki’ye yakın kişilerdi.

Özellikle Dünya Savaşı’nın başlamasından sonra, yabancı şirketlere Osmanlı yasalarına bağlılık, Türk personel kullanımı, Türkçe  kayıt tutma ve Türkçe tabela kullanma zorunluluğu da getirildi . Çeşitli sanayi okullarının açılması hızlandırıldı. Ziraat aletlerini kullanımı yaygınlaştırılmaya çalışıldı. Bu dönemin en önemli olaylarından birisi de kooperatiflerin ve yerli finans sektörünün desteklenmesi olmuştur. Özellikle Batı Anadolu’da üzüm, incir, zeytin üreticileri birlikleri kurulmuştur. Çok sayıda sermayesi tamamen Türk olan bankalar kurulmuştur.

İttihat Terakki yönetimi sanayi yatırımları konusunda da benzeri girişimlerde bulunmuştur. Birinci Dünya Savaşı öncesinde çıkarılan, sanayiinin desteklenmesi yasası, (Teşvik-i Sanayi Kanunu; bu kanun Cumhuriyet döneminde de yinelenecektir) Türk sanayicisine gümrük ve vergi muafiyetleri, parasız fabrika arsası vermek, kredi sorunlarını çözmek gibi ayrıcalıklar getirdi. Tüm bu oluşumlar içinde İttihat Terakki yönetimi Dünya Savaşı’na girince ilk olarak kapitülasyonları kaldırdığını duyurdu. İlginçtir, buna ilk tepki gösteren devlet de Almanya olmuştur.

Böylesine düşüncelere sahip olan İttihat Terakki yönetiminin bunları tam olarak gerçekleştirmeye gücü yoktu. Öncelikle 1909’dan Osmanlı Devleti’nin yıkıldığı zamana değin yönetim fiili olarak savaşın içinde idi. Trablusgarp Savaşı, Balkan savaşları ardından Birinci Dünya Savaşı Osmanlının yakasını bırakmadı. Doğaldır ki savaşlar sırasında ekonomik öncelikler savunma amacına yönelik olur.

Bir başka faktör, Osmanlı’da bir girişimci kitle/müteşebbis sınıf yoktu. Bir takım ayrıcalıkları elde eden kişiler ise bunlardan sadece spekülatif olarak yararlanabiliyordu. Dolayısıyla, “İttihat Terakki’nin milli burjuvazi yaratma isteği bir milli spakülatör sınıfını ancak yaratabilmiştir”. Bu çerçevede savaşlar sırasında kara borsa, yokluk eksik olmamıştır. Bu da İttihat Terakkinin milli ekonomi yaratma çabalarının önünde bir engeldir. İttihat Terakkinin milli ekonomi yaratmadaki en büyük engellerden birisi de Osmanlı Devleti’nin yüz altmış milyon lirayı bulan dış borcu idi. Bu para Avrupa emperyalizmi için vazgeçilebilecek bir para değildi.

Tam anlamıyla yarı sömürge olmuş bir toplumda milli ekonomiyi oluşturmanın yöntemi de bir evrimsel dönüşümle olamazdı. Bunun yöntemi ancak devrim  ile olabilirdi. Ne var ki bu politikalar çok önemli idi. Çünkü İttihat Terakki’nin milli ekonomi politikası, Türk devrimi için hem düşüncede hem de uygulamada ciddi örnekler oluşturdu.

Osmanlı Ekonomisinin Yarı Sömürge Oluşu

XIX. yüzyıl öncesinde Avrupa devletleri dünyayı şekillendirmeye başlamışlardı. Coğrafi keşiflerin ardından yeni dünyanın ve doğunun değerli madenleri ve ham maddeleri yoğun bir şekilde Avrupa’ya akmaya başladı. Avrupa’da gelen değerli madenlerin sermayeye dönüşümü, ham maddenin de mamul maddeye dönüşümü, sanayi devrimini ve ardından emperyalist ekonomileri doğurdu.

XIX. yüzyılda dünya neredeyse sömürenler ve sömürülenler olmak üzere ikiye ayrılmıştı. Sanayi Devrimi ile üretimde büyük artışlar gerçekleştiren Avrupa artık yeni Pazar arayışlarına yöneldi. Pazar açısından da en bakir alan Avrupa dışındaki topraklar idi. Ne var ki bu toplumlarında önemli bir sorunu vardı. Zira bu toplumların satın alma gücü yoktu. Hem değerli madenleri hem de ham maddeleri zaten yok pahasına Avrupa’ya akıyordu. Bu durumda XIX. yüzyıl yeni bir hareketi daha doğurdu. Bu da geri kalmış ülkelerin satın alma gücünün arttırılması idi. Bunun için Avrupa’dan dünyanın öteki devletlerine finans akımının yaratıldığını görüyoruz. Böylece borç para vererek, Avrupa dışı ülkelerin satın alma gücü yükseltilecek, mamul mallar için gereken talep yaratılmış olacak, bu ülkeler mali açıdan da Avrupa’ya bağlı olacaktır. Bunun için her şey hazırdı. Bir İngiliz politikacısının deyişi ile “artık Avrupa’da bütün dünyaya yetecek kadar para mevcuttu”.

Bu süreç Osmanlı’da da farklı gelişmelerle yaşanmıştır. Gerçi Osmanlı’nın değerli maden sömürüsü açısından bir özelliği yoktur. Tersi bol gümüşün Osmanlı’ya girmesi söz konusudur. Fakat ham maddelerin akışı açısından Osmanlı bu sürece girmiştir. XVI. yüzyılın ikinci yarısında önce Fransa’ya daha sonra diğer ülke tüccarlarına verilen ayrıcalıklar/kapitülasyonlar Osmanlı’nın ham maddelerinin adeta gümrüksüz Avrupa’ya gitmesini sağlamıştır. Bu olay, Osmanlı İmparatorluğu’nun sonuna kadar da devam etmiştir. Osmanlı sınırları içinde  yetişen sof (Ankara’da üretilen bir çeşit keçi kılı ipliği), daha sonraki dönemlerde pamuk, meyveler, madenler sürekli Avrupa’ya götürülüyordu.

XIX. yüzyıl öncesi için farklı ekonomik politikalar sonucu, Osmanlı için sömürge diyemeyeceğimiz bu gelişmeler XIX. yüzyılda sömürgeleşmenin temellerini de oluşturuyordu. 1838 yılında İngiltere ile yapılan ticaret anlaşması gümrükler konusunda Osmanlı yönetiminin iradesini neredeyse yok ediyordu. 1854-55 yılında Kırım Savaşı’nın getirdiği ekonomik buhrana koşut ilk kez bu dönemde Osmanlı İmparatorluğu, Avrupalı banka ve bankerlik şirketlerinden yüklü miktarlarda borç almıştır. 1875 yılına kadar hesapsızca alınan borç sonucu Osmanlı maliyesi bu yıl iflas ettiğini ilan etmiştir. Birkaç yıl aradan sonra 1881 yılına Düyun-u Umumiye/Genel Borçlar İdaresi oluşturulmuştur.

Bir dönem bu kurumda çalışan Mizancı Murat Bey’in deyimi ile “devlet içinde devlet olan Düyun-u Umumiye” Osmanlı İmparatorluğu’nun sömürge yönetim kurumu olmuştur. Bu kurum İngiltere, Fransa, İtalya daha sonra Almanya devletlerinin resmi temsilcilerinden oluşmaktadır. Devletler her türlü borç alma ve ödeme işlemlerini bu kurum üzerinden gerçekleştirmeye başlamışlardır. Böylece hem artık daha güvenle borç verebilecekler hem de bu para geriye gelecekti.

Düyun-u Umumiye, kurulduğu zaman Osmanlı İmparatorluğu’nun yaklaşık yüz milyon Osmanlı lirası borcu bulunmaktaydı.  Ne var ki bu paranın yaklaşık yarısı faiz, komisyon, sigorta, garanti parası gibi kesintiler sonunda Osmanlı hazinesine girmeden borç hanesine yazılıyordu. Daha sonraki tarihler akan borç faizleri ise ancak yeni borçlanmalarla karşılanabiliyordu.  Böylece Osmanlı maliyesi tam bir kısır döngü içine girdi. Bu borçlar bir takım karşılıklar gösterilerek alınıyordu. Osmanlı maliyesinin gösterdiği karşılıklar da devletin vergi gelirleri idi. İşte Düyun-u Umumiye’nin kurulmasındaki mantık da buradadır. Devletin borç alırken karşılık gösterdiği vergi gelirlerine  alacaklılar doğrudan kendileri el koyuyordu.

Düyun-u Umumiye, bu amaçla bütün Osmanlı topraklarında örgütlendi ve XX. yüzyıla geldiğimizde beş bin kişilik bir personele kavuştu. Düyun-u Umumiye’nin kurulması ile yabancı yatırımcılar da bu kurumun garantisi ile hızla Osmanlı topraklarına aktılar. Bu konuda önemli bir sektör demir yolları yatırımlarıdır. Demir yollarını yapan yabancı şirketler, finansını, Düyun-u Umumiye ile elde ettikleri şirketlerin çok uzun yıllar işletme ayrıcalığını alıyorlardı. Üstelik demiryollarının yirmi kilometre sağında ve yirmi kilometre solunda, kırk kilometrelik bir koridorda her türlü maden, tuzla, dalyan işletme hakkı ve ayrıcalığı bu şirketlere bırakılıyordu.

Yabancı şirketler bir süre sonra Osmanlı maliyesi denetiminin dışında stratejik sektörler de dahil yatırımlara başladılar. Ulaşımın yanı sıra, her ülkenin Osmanlı topraklarında haberleşme şirketleri kuruldu. Bankacılık sektörü de benzeri bir biçimde oluştu Fransız-Osmanlı ortaklığı olan Osmanlı Bankası’nın yanı sıra  yabancı banka ve sigorta şirketleri de İstanbul, Selanik, İzmir gibi kentlerde kuruldu. Yine bu kentlerdeki ulaşım, aydınlatma, su gibi kamu yatırımı diyebileceğimiz yatırımlar da yabancı şirketlere verildi. Tütün satın alımı, sigara yapımı ve satılması tekeli ise bir Fransız-Belçika şirketi olan, Reji şirketine bırakıldı.

XIX. yüzyılın sonlarından itibaren İngiliz, Fransız, Amerikan, Alman şirketleri hızla Osmanlı sınırları içinde çoğaldı. Önemli olan bunlar  Osmanlı yasalarına değil kendi ülkeleri yasalarına tabi idi. Kendi topraklarında yabancı ülkelerin vergi topladığı, kendi toprakları üzerindeki madenlerin işletilmesinin yabancılara bırakıldığı, kendi köylüsünün emeğini yabancı şirketlere terk edildiği, kendi toprakları üzerindeki fabrikaları denetleyemeyen bir ülke yarı sömürgedir.

Bu durum ilk kez II. Meşrutiyet döneminde fark edilmiştir. Özellikle bir Alman göçmenin Parvus Efendi adı ile yazdığı yazılar etkili olmuştur. İttihat Terakki döneminde yeni milli ekonomi politikası uygulanmaya çalışılmıştır.

Planlı Ekonomiye Geçiş

Ekonomi de devletçiliğin uygulamasına geçilmesi, ülke sanayisinin öncelikle nasıl kurulacağı sorusunu gündeme getirmişti. Çözüm için Sovyet Rusya dan esinlenerek sanayileşmenin titizlikle izlenecek bir plana bağlanması uygun görülmüştü. Sermaye azlığı ve sanayii ye elverişli bir iç pazarın zayıflığı, batı kapitalizmine uygun bir sanayileşmeye olanak vermemekteydi. Tarıma dayalı Osmanlı ekonomisi bir toprak sanayi yaratamadığı gibi köylüleri de tam anlamıyla toprak sahibi yapamamıştı.

Bu amaçla çağrılan Prof. Orlof başkanlığındaki bir Sovyet heyeti 1932 Ağustosunda Türkiye’ye gelmişti. Sovyet uzmanlar, kurulması gerekli görülen sanayii kuruluşlarına ilişkin raporlarını iktisat bakanı Celal Bayar’a vermişlerdi. Bakanlıkça gözden geçirilen ve yeniden yazılan raporu 16 Aralık 1933’te bakanlar kurulunda görüşülmesine başlanmıştı. Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı olarak kabul edilen planın uygulama görevi Sümerbank’a verilmişti. Birinci beş yıllık sanayii planını hazırlayan Sovyet heyeti dışında, 1933 Haziranında ülkenin ekonomik durumunu incelemesi için Hines başkanlığında bir ABD heyeti de çağrılmıştı. İki hafta boyunca Ankara’da ve İstanbul’da incelemeler yapan heyet kısa bir rapor vererek geri dönmüştü.

Yatırımların dörtte biri Sovyetlerden getirtilecek tesisler ve onlardan alınacak kredilerle gerçekleştirilecekti. Planda belli bir sanayisinin demir sanayisinin Karadeniz Ereğli’sine bağlı yerlerde ve sahilden biraz içerilerde, kağıt sanayisinin de İzmit’te kurulması önerilmişti.

Plan, 15 üretim kolunda 1932’ye kadar olan gelişmeleri inceledikten sonra, 1938 yılı sonuna kadar kurulması öngörülen işletmelerin nerelerde kurulması gerektiğine ve bunların yatırım tahminlerine ilişkin bilgileri içermekteydi. Toplam yatırımlar için gerekli kaynağın % 5’ini İş Bankası geri kalanının da Sümerbank’ça yapılacağı düşünülmüştü.
Birinci beş yıllık planın uygulamasına çalışılırken, 1936’da ikinci bir plan için çalışmalara başlanmıştı. İktisat Bakanı Bayar’ın girişimiyle o yılın ilk günlerinde  Ankara’da bir Sanayi Kongresi düzenlenmişti. Bunun açılışında konuşan Bayar Türkiye’nin hammadde pazarı olmaktan çıkıp sanayileşmesinin zorunlu olduğunu belirttikten sonra, bu girişimde özel sermaye yede yer verileceğini belirtmiştir. Dokuma ve Şeker sanayii kuruluşları için devlet ve özel sektör arasında bire sınır belirlediklerini söylemişti. Kurulması düşünülen Demir ve Çelik sanayii için yatırım bedellerinin bakır ve kurşun gibi madenlerle ödenmesinin istendiğini de eklemişti.

İkinci beş yıllık sanayii planı, hazırlanmış olduğu halde resmen kabul edilip yürürlüğe konmamıştı. 1937’de  3 yıl süreli bir Maden Programının uygulanmasına başlanmıştır. 16 Eylül 1938’de bir bakanlar kurulu kararıyla Dört Yıllık Plan yürürlüğe konmuştu. Böyle olduğu halde savaş olasılıklarının artması bu planın da gerçekleşmesini olanaksız kılmıştı.

Plan çerçevesinde alınan önlemler Türkiye’yi 1932’den başlayarak dünyadaki ekonomik bunalımın etkilerinden kurtarmada büyük etken olmuştu. Ayrıca sanayileşme yolunda atılım yapma olanağı bulunmuştu. 1929’dan sonra ithal edilecek malların hacmi kotalara bağlanarak sınırlanmıştı. Böylece 1932’den sonraki dönemde ticaret bilançosu 1938’e kadar fazla vererek kapanmıştı.

Kamu İktisadi Kuruluşları (KİT)’ler ancak bu önlemlerle kurulabilmişti. Sanayi kuruluşları için gereken kaynakları yaratmak ve bunları yönlendirmek amacıyla 1925’de kurulan Sanayi ve Maden Bankası daha sonraları devlet sanayii ofisinin ve Türkiye Sanayi ve Kredi Bankası diye iki kısma ayrılmıştı. Birinci beş yıllık sanayi planının hazırlandığı 1933’de bunu uygulamak amacıyla bu iki kurum Sümerbank adıyla birleştirilmişti. Yine bu plan çerçevesinde Madencilik ve Enerji kaynaklarını bulmak ve bunları işletmek için 2 Haziran 1935’de Eti bank kurulmuştu. Bunları 1937’de bir KİT olarak örgütlenen Denizbank izlemişti.

KİT’ler aracılığıyla yapılan yatırımlar sonucunda Türkiye’deki sermaye oluşumunda büyük artışlar sağlanmıştı. Bunun gayrı safi milli hasılaya oranı, 1926 yılında % 2 iken, 1939’da % 6’ya çıkmıştır. Yalnızca İmalat sanayi ve madencilik kesiminde ise oran % 50’yi bulmuştu. Sanayii yatırımlarının toplam yatırım içindeki payı da % 30’a yükselmişti.

1924’de Demiryolu, Bankacılık, Ticaret, İmalat, Madencilik, Elektrik, Hava gazı vb. alanlarda iş gören 94 yabancı sermayeli şirketten 22’si satın alınarak  millileştirilmişti. Bu arada yabancıların elindeki Demiryollarının tümüde satın alınmıştı. Cumhuriyet’ten önce yapılmış olan 4.177 km karşı, 2.954.680 km. daha eklenerek demiryollarının uzunluğu 7.132.135 km’ye çıkarılmıştır. Yabancı sermayeye dayanan sanayileşme modeli yerine öz kaynaklara dayanan “yarı-otarşik” bir sistemim uygulanmasına özen gösterilmiştir. Öyle ki 1939 yılına gelindiğinde Türkiye Şeker, Çimento, kereste, kauçuk ve deri ürünleri alanlarında kendi gereksinimlerini tümü ile karşılayacak duruma gelmişti. Ulusal gereksinimlerin yeterlilik yünlü dokumalarda % 83’e, pamuklularda % 43’e, kağıt ve mukavvada % 32’ye ve cam eşyada % 63’yükselmişti.

Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı: Bu ön planlama deneylerinden sonra, ekonomik buhranın etkilerinin Türkiye’de yoğun biçimde hissedilmeye başlandığı 1932 yılında ilk çalışmalar başlatıldı.

Birinci sanayi planı başlıca iki kısımdan meydana gelmiştir. Birinci kısmında dokuma, maden, selüloz, seramik, kimya sanayisi dallarında kurulması önerilen yirmi fabrika hakkında raporlar, ikinci kısmında iktisat vekaletinin yeniden kurulması için yapılan öneriler yer almıştır. Çok sınırlı alanda öneriler getiren plan Sümerbank’ın elinde uygulanma olanağı bulunca, bir yandan 4 yılda 5 yıllık plan sloganıyla uygulama hızlandırılmaya çalışılmış, öte yandan planlama faaliyeti başka sektörleri de kapsayacak şekilde yaygınlaştırılmıştır. Dış ticaret açığını kapamakta başvurulabilecek yollardan biride maden çıkarılmasını ve dışsatımını gerçekleştirmekti. Birinci sanayi planı uygulanırken bu yolda da adımlar atılmaya başlanmış; 1935 yılı Haziranında da Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü, Elektrik İşleri Etüt İdaresi ve Etibank kurulmuştur. Etibank, Sümerbanka benzer bir şekilde maden çıkarımı ve elektrik üretimi konularında hazırlanacak projelerin finansman ve uygulama örgütü olacaktır. Böylece maden ve enerji kesiminde araştırma örgütleri, plan ve Etibank birbirini tamamlayan bir kompleks oluşturacaktır. Birinci sanayi planının kapsadığı sektörlerde yeni bir program hazırlanması gereksinmesinin ortaya çıkması daha 1936 Ocağında ikinci sanayi planının hazırlıklarına girişilmesine neden olmuştur.

İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planı: İkinci sanayi planı 1936 Ocağında İktisat  Vekaleti kendine bağlı araştırma kurumları ve yatırımcı bakanlıklar, genel kurmay ve milli müdafaa vekaleti temsilcilerinin katıldıkları bir sanayi kongresi toplayarak ikinci sanayi planının temel çerçevesinin saptamıştır. Bu planı stratejik seçmeleri büyük ölçüde birinci sanayi planının devamıdır. Yalnız bu planda, dış ticaret açığının kapanması için dışsatımın artırılması istenmektedir. Bu planda, hazırlanan sanayileşmenin gerektirdiği dışalım artışını karşılamak için dışsatım istenmektedir. Bu nedenle bu planda ithal ikamesinden çok dışsatıma arttırmaya ağırlık verilmiştir.

İkinci plan, birinci plana göre daha büyük bir programdır. 100 yeni tesisin yapılmasını öngörmektedir. Birinci planda 45 milyon TL. yatırımla 15.500 kişilik bir istihdam yaratılması öngörülürken, ikinci planda 112 milyon TL.’lik yatırımla 35.000 kişilik bir istihdam yaratılması öngörülmüştür.  İkinci planda, birinci plana çok az yer almış olan madencilik, enerji santralleri, toprak sanayi, gıda sanayi, makine sanayi ve kimya sanayisine yer verilmiştir. Sanayii kuruluşlarının yer seçiminde de iki plan arasında farklılıklar vardır.  Birinci planda fabrikalar demiryolu güzergahı üzerindeki küçük Anadolu kentlerine dağılırken, ikinci planda kömüre dayalı enerji santralleri etrafında bir sanayi kompleksi oluşturacak biçimde sanayilerin toplandığı görülmektedir.

Bu plan 1936 yılında hazır olmasına karşın finansman sağlanamadığından hemen uygulamaya konulamamış, önce 1937 yılında planın madencilik kesimi bir Bakanlar Kurulu kararıyla “Üç Yıllık Maden Programı” adıyla uygulamaya konulmuş, 1938 yılında ise İngiliz ve Alman dış yardımının sağlanması üzerine 1938 Eylül’ünde İkinci Planda önemli değişiklikler yapılarak Üçüncü Sanayi Planı hazırlanmıştır. Bu plan Sümerbank, Etibank, Denizbank, Toprak Ofisi, Emlak ve Eytam Bankası eliyle 168 milyon liralık yatırım öngörmekteydi. Ama İkinci Dünya Savaşı’nın ufukta belirdiği bir dönemde bu planın uygulanmasına gidilmeyip, 1939 Nisan’ında, savaş çıkarsa bu koşullarda ülkenin kendine yeterliliğini arttıracak yatırımlara öncelik veren, çok dar kapsamlı bir, İktisadi Savunma Planı hazırlanmasına gidildiyse de savaşın çıkması üzerine bu plan da uygulanamamıştır.